ÇİÇEK

DEFTERİ

Nagihan AYDIN

Gözlerimi açtığımda binlerce yıldız, karanlığın içinde parlayan gözlerle bana bakıyordu. Üzerime sardıkları kalın, yamalı yün battaniyeye sokuldum. Babaannemin dizinde, güvenli ve huzur içinde köye yolculuğum başlamıştı. Söylediklerine göre yaylaya bu son gidişimmiş. Bundan sonra köyde kalıp tarla işlerine yardım edecekmişim. Büyümüşüm.

Yayla evimizden çıkarken annem babamla vedalaştı. İki taraflı sustular. Annemin un kavurup kıvamını suyla açtığı ve içine pirinç attığı çorbasından içerken birbirlerine bakışlarını gördüm. Babam, “Biraz daha sabır, çobanın düğününü de yaptık mı bundan sonra birlikte gidip döneceğiz.” diyordu. Annem çaresizce çorbadan bir yudum daha aldı ve başını yana eğip yazmasını alnına doğru çekti. Hep böyle olurdu; annem ne zaman üzülse içindekiler gözlerinden gizlice süzülürdü. Babam yine erken ayrılıkları yok edecek, soluğunu her an yanımızda duyacağımız o sebebi; traktör almayı ertelemişti.

Babaannem yaylaya çok gelmezdi. Müzmin hastalıkları ve eskiden geçirdiği bel ameliyatından kalma aksak bir yürüyüşü vardı. Yayla işleri ağır olur, size de yük olmayayım, derdi. Hem gelse ne olur, yayla evimizde kalacak yer de yoktu. Ev dediysem tek gözlü taş bir odaydı. İçinde kerpiçten yapılmış odun ateşiyle harlanan bir ocak yeri ve üzerinde duran sacayağı, duvara yaslı tahta bir sofra, üzerinde yılların verdiği yorgunluğun izlerini taşıyan bakır sini, annemin ekmek yapmak için hamur kardığı ahşap, büyükçe bir leğen, üç döşek ve dört tane yün yorgan vardı. Bir de her sene gittiğimde babamın benim için sakladığı, üzerine başımı koyar koymaz masaldan masala koştuğum kanaviçe işi çiçeklerle bezenmiş küçük yastığım.

Ev, kapının yanında önüne tahta bir çıkıntıda gaz lambası sığacak kadar küçük, üstü boyalı ve açılmayan bir penceresi, uzun duvarı dağın sırtına bitişik dar bir odaydı. Babam, duvardaki taşların arasında bulunan oyuklara okuduğu takvim yapraklarını koyardı. Ben de babamın gün içinde koyun otlatırken benim için topladığı çiçekleri saklardım. Herkesten sakladığı siyah kalın defteri yine aynı yerde, duvara tutturduğu tahta rafın üzerinde dururdu. Defterini sadece eve dönünce açar, az zaman sonra kapatırdı. Tavanda, yaylaya gitme vakti geldiğinde köyden getirdiği küçük hasır erzak sepeti asılıydı. Ne zaman en yakın ilçeye gitse sepeti dolu getirirdi: Lokum, bisküvi, leblebi… Evimize misafir geldiğinde çocuklara sepetin içindekilerden çayın yanına ikram ederdi. Sepet, köyümüze geldiği vakitlerde de içi kurutulmuş ve saplarından bağlanıp demet yapılmış yayla çiçekleriyle dolu hâlde yattığı odada tam karşısında asılı dururdu. Kendince gittiği yerlerin arasında kopmayan gizli bir bağla, ümidini ve azığını hep başının üstünde taşırdı.

Annemin elleri büyük ve her zaman gri renklidir. Kül ile bulaşık yıkar, tencerelerin dışını kaplardı. Tencereleri yıkarken is lekesi sökülüp gidince ondan mutlusu olmazdı. Yıkadığı çamaşırları kuruluğun bir ucundan diğerine astığı kalın ipte kurutur, katlayıp sepete yerleştirirdi. Bütün ailemizin kıyafetleri tek bir sepette, üzeri tülbentle örtülü dururdu. Yayladan köye dönerken de sepet aynı titizlikle taşınırdı. Koyun derisinden yapılmış seccadesinde namazını kılar, beyaz başörtüsünü katlayıp seccadenin baş ucuna koyardı. Tespihinde üç tane renkli taş ayrımları vardı. Gece uyumadan önce eline alır, uykuya onunla dalardı. Naylon ayakkabılarımızı gece dışarıda bırakmaz, mutlaka içeriye kapının yanına; en başa babamın, sonra kendisinin, en sona da benim ayakkabılarım gelecek şekilde sıralardı. Dışarıdan bakıldığında teskin eden hâli huzurla içimizi ısıtırdı. Kimi zaman da sessizliği en büyük çekincemiz olurdu.

Ardıç Yaylası’nın sisi, yağmuru eksik olmazdı. Geçen sene babam, çobanla birlikte koyun sürüsünü erkenden getirip ağıla kapattı. Annem yaklaşan tehlikeyi sezmiş olacak ki daha onlar gelmeden çamaşır yıkamak için dışarıda odun ateşinde kaynattığı suyu temiz ve büyükçe bir bakraca doldurup içeriye aldı. Ardından yanan ateşi söndürdü. Evin önünde sabahtan kaynatıp gereksiz suyun süzülmesi için beyaz kumaşa sardığı peynir leğenini ve yıkadığı kap kacağı da eve taşıdı. Su kaynatmak için yanan ateşin yanına taşıdığı odunları tekrar evin yanındaki kuruluğa götürüp dizdi. Ben de ona yardım ettim. Öğle saatlerinde bastıran karanlığın ardından büyük bir gürültüyle evin çatısı dövülmeye başladı. Hepimiz dua ediyorduk. Babam aniden yerinden fırladı, “Dolu bu!” dedi. Gök gürültüsünün şiddeti şimşeğin aydınlığına kafa tutuyor, sırtımızı dayadığımız dağ bizi üzerinden söküp atmak için homurdanıyordu. Babam çobana da seslendi. Tahta kapıdan çıkıp ağıla doğru koştular. Gece geç saatlere kadar karanlık odanın içinde, ağır yün yorganın altında aklıma doluşan korkularla savaştaydım. Gök gürültüsünün ve yağan yağmurun sesini duymamak için annemin anlattığı eski masalları düşünüyordum. Ne zaman zihnimi susturup uykuya daldığımı hatırlamıyorum.

Sabah olduğunda babam bitkin bir hâlde eve döndü. Gelişiyle evin içine derin bir sessizlik çöktü. Sanki olanları annem sormaya, babam da anlatmaya korkuyordu. Ortaya serilen çiçekli bir örtünün üzerine konulan sofrada bütün tedirgin yüzler buluştu. Babam, annemin yaptığı sütlü aşlık çorbasını içerken anlatmaya başladı. Ağılın çatısı uçmuş, içi ve dıştaki açık yerler sular altında kalmış. Koyunlar gece boyu yağan yağmurun altında gün ışıyana kadar korkuyla dönüp durmuşlar. Gebe koyunlardan ve yeni doğan süt kuzularından telef olanlar varmış. “Zayiat büyük, tamir için de elde para yok.” derken de sesi titriyordu. Annem olanları başını kaldırmadan, ellerini dizlerine vurarak dinliyordu. Babam her zamankinden farklı annemi rahatlatacak tek kelime etmiyordu. Tek geçim kaynakları olan yaylacılık o yıl da istedikleri gibi olmamış, aksine borca girmişlerdi. Kış boyunca ne yiyip içeceklerdi. En son, çobanın ekmeği bölerken gözündeki yaşların yanağına doğru indiğini gördüm. Usulca korkak sesiyle “Emeklerimiz...” dedi ve sustu.

Çobanımız evin tek oğluymuş. İki ablası da evlenip gidince annesi akrabamız olduğu için babama yanına almasını söylemiş. Küçük yaşta yetim kalmaları sebebiyle babam da kıramamış, daha küçük yaştan ona çobanlığı öğretmeye başlamış. Yaşlı anacığına bir nebze olsun bakabilmek adına her söyleneni anında öğrenip babamın yükünü büyük oranda almaya başlamış. Kendisine emanet edilen yetime gözü gibi bakan babam da onun bu gayretli hâllerine gıpta ederdi. İsterdi ki ardında bir hayır duası bırakabilsin. Dünya malına pek az düşkünlüğü olan babamı en çok etrafındaki çocukları ve gençleri sevindirmesiyle bilirim. Ahiret azığının gönül sevindirmede olduğunu söyleyip her sene ısrarla “Artık vakti geldi şu köydeki eve bir oda daha katıp dışını sıvatalım.” diyen anneme, “Dünya malına bunca hizmet neden, sanki öbür dünyaya götürebilecek miyiz?” diye sorardı. Annem de çaresiz, o vaktin geleceği günleri beklerdi.

Yıllar yılları kovaladı. Köye geldiğimizden beri bir daha yaylaya gitmedim. Babam aynı sene koyunların yarısını satıp emaneti olan çobanın üç gün üç gece düğününü yaptı. Ertesi sene eldeki koyunlarla birlikte döndüler. Kalan koyunları da satıp bir traktör aldı. Artık baba ocağına, köye kesin dönüş yaptı. Abimle birlikte dededen kalma tarlalara pirinç ve buğday ekip hasat ettiler. 

Büyüdüm. Evlenip baba evinden gittiğim günden beri ellerim çiçek kokusuna hasret kaldı. Çok geçmeden yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayan babam Hakk’ın rahmetine kavuştu. Baş ucunda çobanımız “Benim merhametli babam.” diye ağlıyordu. Annem yine yazmasını kaşlarının üzerine kadar indirmiş gizleniyordu. Hangi yana baksam razı olmuş kalplerin vefalı sesleri yükseliyordu. Hasır sepetinden ikram ettiği lokum, bisküvi, leblebiler için cömertliğine dem vuruluyordu. Bir karıncayı bile incitmeden gönüllere değip gitmişti.

Aradan bir yıl geçti. Seneidevriyesinde bir ikram sofrası kurup ruhuna Kur’an-ı Kerim okuttuk. Vefatından az önce bana ısrarla ezberletip, “Ben ölürsem ardımdan okursun.” dediği Ayet-el Kürsi’ yi de… Dünyada yaşayıp gittiğine herkes şahitti ama kimsede zerre kadar alacağı ve üzerinde tek bir emanet kalmamıştı.

O gün akşam olduğunda annem, elinde siyah kalınca bir defterle çıkageldi. Bana doğru uzattı. Şaşıran bakışlarla defteri tuttum. Verirken, içine kaçan sesiyle “Baban bu defteri ölmeden önce sana vermemi istedi.” dedi. Evdeki misafirlerin gitmesini bekledim. Etraf çekilince defteri alıp evime gittim. Ellerim titriyordu. Sanki müşfik gözleriyle beni izliyordu. Defteri açtım. Sayfaları çevirirken her birinin arasına konulmuş farklı tür ve kokuda çiçekler karşılıyordu beni. Her biri ellerinden süzülüp bu sayfalara damlamıştı. Fakat hiçbir sayfada tarih ve yazı yoktu. Bir sayfa çevirdim ardından bir tane daha. Ortalara doğru geldiğimde bir not ilişti gözüme: “Bugün kızım doğdu.” İçimdeki tarifsiz o boşluk dolmuştu. Babam doğduğum güne tanıdığım en uzun ömürlü, kurusa da kokusunu kaybetmeyen yayla çiçeğinden bir dal koyup bu notu yazmış, yetim kalmış bir gönle daha sevgi emanetini teslim etmişti. Dünya malıysa yine dünyada kaldı.