ESKİMEYEN BİR CAHİLİYE TAASSUBU: IRKÇILIK
Dr. Abdurrahman HAN
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ، وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ، وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ
“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık gayesi uğruna ölen bizden değildir.”
(Ebu Davud, Edeb, 111-112)
Yeryüzünün şerefli halifesinin farklılıklar içinde yaratıldığının gerekçesiyle belirtildiği bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız ise O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…” (Hucurat, 49/13) Ayette “teârüf” olarak geçen ifade aynı özden gelen ve var oluşun bilincinde olan insanın; birbirini fark etmesi, tanıması, keşfetmesi, birbirinden bilmediklerini öğrenmesi, birbiriyle kaynaşması ve uyum içinde hareket etmesi gibi anlamlara kapı aralamaktadır. İnsanın bu farkındalığa ulaşması; makro âlemdeki muhteşem ahengin bir cüzü olarak evrendeki çok boyutlu çeşitliliğe uyum sağlama çabasından ibarettir.
“Hamiyyetü’l-Cahiliyye”: Cehaletin Ortaya Çıkardığı Bağnazlık
“…Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir...” (Rum, 30/22) Söz konusu ayet, bütün açıklığıyla insanın dilinin ve renginin; bunlara bağlı olarak da kültür ve geleneğinin farklı olmasının Allah’ın mucizelerinden ve varlığının işaretlerinden olduğuna dikkat çekmektedir. Evrendeki ontolojik çeşitlilik ve farklılığın insan idrakine müspet olarak arz edilmesine karşın zalim ve cahil olan insanın bunu kişisel, grupsal ya da toplumsal bir üstünlük sebebi kılması ise oldukça düşündürücüdür.
Sosyal grupların kalıtımla geçen bazı özellikleri sebebiyle farklılaştığını, bu farklılıkların onlar arasında statü ve değer farklarına yol açtığını ileri süren akımlara ırkçılık denmektedir (Recep Şentürk, Kadir Canatan, “Irkçılık” md., TDV İslam Ansiklopedisi). Tarihsel süreçte önce soy üstünlüğü ve asalet, sonra asabiyet şeklinde tezahür eden ırkçılık, modern dönemlerde daha çok siyasi, politik, dinî ve kültürel boyutlarıyla çok yönlü olarak karşımıza çıkmaktadır. Etnik özellikleri; farklılaşma, statü ve değer ölçüsü olarak gören ırkçılık anlayışına karşın İslam, herhangi bir etnik kökene sahip olmayı değil kulluğu, erdemli, ahlaklı ve müttaki olmayı insan için en şaşmaz ölçü, en büyük paye ve kıymet olarak görür. Bahsedilen şekilde bir ırkçılık anlayışını ise şiddetle yargılar ve onu cahiliye taassubu olarak görür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Asabiyet duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut asabiyet davası güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin ölümü cahiliye ölümüdür.” (Müslim, İmare, 57) buyurmuştur.
Irkçılık, Kibrin Ürettiği Hastalıklı Bir Ruh Hâlidir
Kibir denince akla gelen ilk varlık şeytandır. Onun, Allah’ın emrine karşı gelmesinin temel nedeni kendi varlığını, özünü insandan daha üstün görmesi olmuştur. Oysa varlığı kendinden olmayan kendinde nasıl bir üstünlük görebilir? Şu hâlde kibri salık veren ırkçılık düşüncesi, şeytanın Allah’ın huzurundan kovulmasına sebep olan sakat bir düşünme biçiminin insan marifetiyle yeniden şekillenmesidir. Bu düşünce, referanslarını dinden aldığını iddia eden Yahudi topluluğun kendilerini “Allah’ın kavmi” (Levililer, 26/12) ve insanların efendisi (Tesniye, 14/12) olarak değerlendirmelerinin, her türlü haksızlık ve zulmü kendi dışındakilere reva görmelerinin temel nedenidir. Bu anlayış, dindaşı olsa dahi insanı ten rengine göre sınıflandıran, siyah insanın beyaza hizmet için var olduğuna inanan ırkçılığı dinî ve siyasi hegemonyalarının bir aracı kılan Hristiyan dünyasının da bir sorunudur. Benzer yaklaşım diğer pek çok dinî gruplar için de geçerlidir. Temel bir insanlık sorunu olan ırkçılığın İslam’ın izzetli tarihinde de yer yer olumsuz gelişmelere sebep olduğu ve Müslümanları derinden etkileyen gelişmelerin yaşandığı bilinmektedir. Müslümanların birlik ve beraberliğinin, ümmet olma bilincinin önündeki en büyük engel sayılacak bu düşünce biçimini her hissettiğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabını ciddi biçimde uyarmıştır.
Kişinin, İçine Doğduğu Milletini Sevmesi Irkçılık Değildir
Her insan ailesini, akrabalarını, toplumunu, vatanını ve milletini sever. Onların kendi ülkeleri ve insanlık için ortaya koydukları anlamlı çalışmalarla gurur duyar, tarihteki başarılarıyla övünür. Ancak bu hasletler ırkçılık olarak değerlendirilmez. Nitekim bir defasında Hz. Peygamber’e (s.a.s.), “Ya Resulallah! Kişinin kendi kavmini sevmesi kabilecilik/ırkçılık sayılır mı?” diye sorulmuş o da, “Hayır. Lakin kabilecilik/ırkçılık, kişinin kendi kavminin haksız davranışına arka çıkmasıdır.” şeklinde cevap vermiştir (İbn Mace, Fiten, 7). Hadisten de anlaşılacağı üzere ırkçılık, adalet ve hakkaniyet gözetmeksizin ne pahasına olursa olsun kişinin yakın, dost, akraba ve toplumuna arka çıkması; dolaylı olarak kendi ırkını, diğerlerinin üstünde ve ayrıcalıklı görerek nesebini övünç kaynağı yapmasıdır. İnancımız tarafından yasaklanan da budur.
Irkçılığın Modern Tezahürleri
Modern dönemlerde ırkçılık, tarihteki ibtidai biçimlerinden çok daha farklı formlara bürünmüştür. Günümüz insanının örtük üstünlük söylemleri etnik mensubiyetle birlikte daha çok aidiyet, dinî inanç, kültürel ve siyasi kimlik, yabancı düşmanlığı gibi unsurlar üzerinden belirmektedir. Bunlar, salt etnik bir sebebe dayanmayan ama aynı yaklaşımın illeti olan asabiyetle maluldür. Tabii afetler, kaotik durumlar ve savaş gibi gerekçelerle yerel ya da küresel ölçekte yaşanan iltica dalgaları ve göçler bu tür olumsuzluklara önemli bir zemin oluşturmaktadır. Müslümanların kendi aralarında mezhep, meşrep ve cemaate dayalı üstünlük arayışları ve her bir yapının kendi Müslümanlığını biricik ve en doğru görmesi de bu maraz hâlinin yansımalarındandır.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de meydana gelen asabiyet eksenli ırkçılığın insanlık için ne tür felaketlere yol açtığı aşikârdır. Benliğin merkezde olduğu bu sarmal, önü alınamayan çatışmaları ve sonu gelmeyecek kan davalarını kaçınılmaz kılmaktadır. Oysa farklılıkların bir mucize ve rahmet olduğu gerçeği bu olumsuzlukları engelleyecek yegâne ölçüdür.