OTLARIN
MİSTİK
DÜNYASINDA
Enise ERKOÇ
Yıllardır çarşı içindeki dört beş metrekarelik aktar dükkanını işletiyordu (Bu arada kelimenin aslı “attar”. Itr, Arapçada “koku” anlamına gelir. Türkçede attar yerine akustik ve linguistik yani lafzi açıdan daha kullanışlı olduğundan zamanla “aktar”a dönüşmüştür). Mantıku’t Tayr’ın nâzımı olan Feridüddin Attar’ın, Yüce Allah’ın kâinata bir ikramı ve kudretinin nişanesi olan tabiat eczanesinden derlediği bu mekânla bir ülfeti ve ünsiyeti olmadan bir hikmet çeşmesine dönüşmesi mümkün-i muhaldi(imkânsız) sanıyorum. Bu yaşına kadar bu köşe onun ekmek teknesi, yağmur çamura karşı altına durduğu sığınağıydı. Haftada bir iki kere de olsa hemen oracıkta, bir iki dostuyla bir araya gelince oturup iki kıtlamayla içtiği muhabbetle daha da demlenen bir fincan çayı tarif et deseler, o anlarda yaşadığı duygu yoğunluğundan dağarcığına sözcükleri dizemezdi bile. Dili olsa o küçük mekân onunla birlikte pek çok ana şahitlik ederdi besbelli. İçeriye girince onun hissiyatının duvarlarla bütünleştiğini hissetmemek imkânsızdı. O gülümseyince duvara gün ışığı sicim gibi sızar, o hüzünlü olduğunda boyası kararan duvar onunla inler gibiydi. Yılların darbesiyle hafif eğilen belinin inikâsını (yansıma) bu yorgun duvarlarda kolaylıkla görebilirdiniz. Sesi, ailesinden aldığı terbiyenin bir nişanesi olarak edebini yansıtırcasına daima alçak tonda idi. Rabb’ine olan imanıyla yüklü iffetli bakışı, bazıları gibi müşterinin gözlerini delip geçmezdi. Hafif bir ihtiram uyandıran duruşu karşısında siz de saygıyla eğilme ihtiyacı hissederdiniz. Caminin duvarı dibindeki yaşlı ağaç gibi ufak bir rüzgârla heyecanlanıp cuşuhuruşa gelmiyordu. Ancak güçlü bir fırtına onu avazı çıktığı kadar bağırtabilirdi bu saatten sonra. Oysa üç dört sene öncesinde, pandemi miydi duyguları körelten, cümleyi hissizleştiren, ruhları öğüten bir rende miydi bilinmez. Dükkân komşularıyla beraber öyle bir mali darbeyle sarsılmıştı ki... İşte öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Biraz Arapça bilse “Bir gün gençliğimle karşılaşma şansım olsa, ona ihtiyarlığın bana ettiklerini bir bir anlatırdım” diyecekti besbelli. O gün yine “Ya Bismillah tevekkeltü Alallah la havle ve la kuvvete illa billah” diyerek evinden çıktı. Aklında yaşlı anacığının bakım masrafları, dükkanın birikmiş kirası, araları bir türlü düzelmek bilmeyen kız kardeşi, oğlunun düğün telaşı derken… Üstelik hayatın cilvesi ya, analiz sonucunu sabırsızlıkla beklediği kendisine ait sağlık raporu… Burası her noktasında güle oynaya ayrılacağın bir oyun parkı değildi ki. Yine de dilinde Rabb’ine teslimiyetini yenileyen usulca zikri, arada aklına gelen düşüncelerle inkıtaya (kesinti) uğrayıp durdu. Bir an ne yapacağını bilememenin telaşıyla bir içeri girip bir dışarı çıktı.
Karşısındaki dükkan kendisiyle aynı şeyleri satıyordu. Sabahın erken saatlerinde henüz dükkanların çoğunun kepenkleri açılmamıştı bile. Ama karşıdaki dükkanın önünde biriken müşteri kalabalığı gözüne çarptı. Oysa hemen yan sokakta o dükkanın ikinci bir şubesi açılmıştı. İçeriye girip çıkan müşterinin haddi hesabı yoktu. “Kimisine Allah, yürü ya kulum diyor” diye mırıldandı. İçinden “Ya Rabbi, hâlimi biliyorsun, bugüne kadar beni hiç yarı yolda bırakmadın. Duamı icabetsiz, sana yakarışımı karşılıksız bırakmadın. Kurbanın olayım bir güzellik yap bana da… Sana dayandım.” diye geçirdi. Az sonra uzaktan sokağa giren müşterinin farkında bile olmadı. “Ah,” dedi yine “Cennet mekân ecdat nasıl da güzel yaşamış. Eğer yan yana bitişik bir dükkâna bir müşteri gelip alışveriş yapsa, dükkân sahibi ikinci müşteriyi komşusuna gönderir, ben siftahımı yaptım bari şu adamcağız da yapsın, ne de olsa çoluk çocuğu var o da nimetlensin.” derdi. Bu düşünceler içinde şeytanın dürtmesiyle cebelleşirken müşterinin içeriye girdiğini çok sonra fark etti. Çıkarken minnet dolu gözlerle “Rabb’im, sen sesimi, nefesimi, sinemden geçenleri duyansın. Sana sonsuz şükürler olsun.” dedi. Az önceki müşteri ücreti ödeyip çıktığında göz pınarlarında birikmiş gözyaşlarını usulca sildi.