ANADOLU’NUN MANEVİ KANDİLİŞeyh Şâbân-ı Velî
Dr. Lamia LEVENT ABUL
Anladım bir bahr-i bî-pâyan imiş Şâbân Dede
“Küntü kenz”in gevherine kân imiş Şâbân Dede
Mahvî
Sufilerin yaşayarak, zevk ederek ortaya koydukları ilmin adı tasavvuftur. Onlar, tasavvufu kal değil hâl ilmi olarak tanımlarlar. İslam'ın, zahir dediğimiz görünen bâtın dediğimiz manevi yönü vardır. Dinin zahir yönü Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına riayet etmektir. Bâtın yani manevi yönü ise dinin buyruklarını ihsan şuuru ile yerine getirmektir. İhsan, Cenab-ı Hakk’a onu görüyor gibi kulluk etmek demektir. Kulun, ihsan mertebesinde kulluk etmek için nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etmesi gerekir. Yani nefsi kötü ve çirkin alışkanlıklarını terbiye etmek ve sonra kalbi arındırıp temizlemek gerekir. Bu aynı zamanda dinin ahlak boyutunu ifade eder. Bu ahlak da Peygamber Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmaktır. Sufilerin deyimiyle, Kur’an-ı Kerim’i Hz. Resulullah gibi yaşamaya çalışmaktır. Büyük mutasavvıf Cüneyd-i Bağdadi’ye göre tasavvuf; dünyayla ilgili azla yetinme, Allah’a kalbiyle dayanma, ibadet ve taate yönelme, dünyevi arzulara karşı sabretme, eline geçebilecek şeylerin yararlısını seçme, masivadan uzaklaşıp Allah’a dönme, Allah’ı içten zikretme, vesveseye karşı ihlası gerçekleştirme, şüpheye karşı yakin elde etme, uzaklaşma ve yabancılaşmadan kurtulup Allah ile huzur bulma gibi konuları içerir. Bu güzel hâle ulaşmak sufilerin “seyrüsülûk” dedikleri uzun ve meşakkatli bir manevi eğitim süreci ile mümkündür.
İslam dininin öğretilerinin, Efendimizin üstün ahlakının geniş halk kesimleri arasında aşkla ve şevkle yaşanması için sufiler büyük gayretler ortaya koymuşlardır. Onlar zühd ve takvaya dayalı mütevazı yaşantılarıyla halka örnek olmuşlar; dergâh ve zaviyelerinde müritlerinin manevi terbiyeleriyle meşgul olmanın yanı sıra vaaz ve sohbetleri ile de halkın irşadı için hizmet etmişlerdir. Anadolu'nun, İslam’ın mayası ile mayalanmasında mutasavvıfların büyük katkıları olmuştur. Anadolu’da büyük hizmetleri olmuş manevi direklerden biri de Şeyh Şâbân-ı Velî Hazretleridir.
İslam dünyasının en yaygın tarikatlarından biri olan Halvetiye tarikatının Şabaniyye kolunun kurucu piri olan Şeyh Şâbân-ı Velî Hazretleri, tahmini olarak 1481 yılında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlarda anne ve babasını kaybederek yetim ve öksüz kalan Şâbân-ı Velî’yi adı dahi bilinmeyen hayırsever bir kadın kendi evladı gibi bağrına basarak büyütmüş, ona Kur’an-ı Kerim’i öğretmiştir. O, ilk tahsilini Kastamonu’da yapmış, hafızlığını tamamlamıştır. Buradaki tahsili esnasında kendisindeki ilmî kabiliyeti, kavrama ve tahlil gücünü fark eden hocaları onu İstanbul’a yönlendirdiler. İstanbul’da, Fatih Sultan Mehmet tarafından temeli atılan ilim ve fikir hayatı altın devrini yaşıyordu. Zahir ve bâtın uleması arasındaki münazara ve tartışmaların en üst sevide devam ettiği yıllarda Şeyh Şâbân-ı Velî, bir taraftan Fatih’teki medreselerde tahsiline devam ederken diğer taraftan ilmî meclislerde cereyan eden bu fikrî müzakereleri dikkatle takip ediyordu (Mustafa Kara, Şeyh Şâbân-ı Velî, DİB Yayınları, Ankara 2015, s. 58). Şâbân-ı Velî, İstanbul’da yüksek öğrenimini tamamlayıp icazetini aldı. Ancak zahirî olarak bir diplomaya sahip olsa da manevi yönden arayışı devam etmekteydi.
Memleket-i Asliye/Aslına Dönüş
Medrese tahsili esnasında aradığı itminanı bulamayan Şâbân-ı Velî tasavvufa yöneldi. İstanbul tekkelerini dolaşarak bir mürşit arayışına girdi. Kimi zaman hücresinde derin tefekküre dalarken kimi zaman da arkadaşlarıyla sohbetler yaparak manevi arayışını dile getirirdi.İstanbul’da tasavvufi çevrelerle irtibat içinde bulunmasına rağmen aradığı mürşidi bulamadı. Şâbân-ı Velî, uzun tahsil hayatının sonunda bir rüya görür. Rüyasında kendisine “Vatan-ı aslinize gidiniz!” şeklinde bir tavsiye alır. Bu rüyayı âdeta manevi arayışına bir cevap, bir işaret olarak görerek beş arkadaşı ile Kastamonu’ya doğru yola çıkarlar.
Bolu ile Düzce arasındaki Konrapa mevkiindeki Hayreddin Tokadî Hazretlerinin dergâhına yakın bir handa konaklarlar. Ancak gece dergâhtan gelen zikir sesleri onları âdeta cezbeder ve handan ayrılarak Hayreddin Efendi’nin dergâhına varırlar. Halveti Şeyhi Çelebi Sultan Cemâl-i Halvetî’nin halifelerinden olan Hayreddin Tokadî Hazretleri ile sohbete başlarlar. Sohbet esnasında Hayreddin Efendi, Şâbân-ı Velî’ye bir ayetin anlamını sorar. O da çeşitli müfessirlerin görüşleri çerçevesinde ayetin tefsirini yapar. Akabinde Hayreddin Tokadî Hazretleri ayetin ledünnî anlamını izah eder. Bu izahat o güne kadar almış olduğu eğitimden çok farklıdır ve onun gönlünde büyük bir tesir bırakır. Ayrıca sohbet sonrasında katıldığı zikir halkası ile daha derin bir vecd hâli yaşar. Şâbân-ı Velî nihayet aradığı mürşid-i kamili bulmanın sevinci içinde Hayreddin Tokadî Hazretlerine intisap ederek onun manevi terbiyesi altında seyrüsülûküne başlar (Mustafa Tatçı, Hazreti Pir Şeyh Şabanı Veli, I, Uluslararası Şeyh Şabanı Veli Sempozyumu, Kastamonu 2012, s. 30-32).
Şâbân-ı Velî, gönül dünyasının arayışlarına cevabı Halvetî dergâhında bulmuştur. Artık hayatında yeni bir dönem başlıyordu. O, İstanbul’daki tahsili sırasında birçok tarikat ve tekkeye gitmişti. Ancak nihayet menzilini bulmuş ve farklı bir atmosferin içine girerek duyduğu, gördüğü tasavvufi esasları bazen hâl ile bazen söz ile bazen de hizmet ile teneffüs ediyordu. Tasavvufi eğitimde, şeyhin hizmetinde ve sohbetinde bulunmak manevi eğitimin bir parçasıdır. Hizmetle nefsin kibir ve enaniyeti kırılır, sohbetle gönüller manen irşat olur. Bu aşamada samimiyet ve teslimiyet sınavlarını geçmek zordur. Tüm bu safhaları başarıyla geçen Şâbân Efendi, seyrüsülûkünde halvet safhasına gelir. Halvet, dervişin şeyhinin gözetiminde insanlardan uzaklaşarak halvethanede inzivaya çekilmesidir. Dış dünya ile temasını kesen derviş ibadet, tefekkür ve zikir ile ruhunu arındırır. Tasavvufi terbiyede dünya telaşından, halkın dedikodusundan, şöhret ve şehvetin tuzaklarından uzaklaşarak Rabb’iyle baş başa kalmak şeklinde girilen halvet, geçici bir süreliğine yapılır. Genellikle kırk günlük halvetin sonunda derviş, yeniden halkın arasına karışır. Burada halvet ve celvetin farkını, hizmet ve sohbetin tadını, şehvet ve şöhretin kahrını hisseden Şâbân Efendi’nin gönül dünyasının imarı uzun yıllarını aldı. Nihayet 1519’da başlayan bu riyazet ve mücahede 12 yılın sonunda tamamlanmış oldu (Kara, a.g.e., s. 61-63).
Üryan Geldik Üryan Gideriz
Şeyh Şâbân-ı Velî, 12 yıl şeyhine hizmet eder, manevi eğitimini yani seyrüsülûkünü ikmal eder ve sonunda mürşidi onu memleketi Kastamonu'ya halife tayin eder. O yıllar, Kastamonu’da pek çok tarikatın kendisine yer bulduğu, yeni dergâhların açıldığı bir dönemdi. Bunun yanı sıra tarikatlar arasındaki farklılıkların da konuşulup tartışıldığı bir ortam vardı. Böyle bir dönemde kırk yıl boyunca irşat makamında bulunmak, derviş yetiştirmek büyük emek ve çaba gerektiriyordu. Şeyh Şâbân-ı Velî, tüm bu tartışmaların dışında kalarak vazifesini yapma azminde oldu. Kendini yani manevi makamını gizleyerek büyük bir mahfiyet içerisinde hizmet etti. Hatta insanlar onun ümmi olduğunu zannedecek kadar mütevazı bir yaratılışa sahipti. İnsanların önem verdiği keramet, tasarruf gibi konulara ehemmiyet göstermezdi. O; şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yolculuğunu en iyi şekilde sürdürme peşindeydi.
Daha Tokadî dergâhından çıkıp Kastamonu’ya doğru yol aldığında enaniyetten uzak, nasıl bir mahfiyet içinde olduğunu göstermişti. Şehre gireceği gün Bayramî şeyhlerinden İsa Dede birkaç dervişine, "Bolu cânibinden Kastamonu'ya bir kâmil boyacı geliyor, karşılan!" diyerek dervişlerini onu karşılaması için gönderir. Dervişler, Derbent ve Suluk isimli yere geldiklerinde bir Halvetî dervişinin yaya olarak tek başına geldiğini görürler. Hazret, onların kendisini karşılamaya geldiğini bilmesine rağmen hâlini gizler. Şeyh Şâbân-ı Velî ile selamlaşan dervişler onunla biraz konuşurlar ancak kemaline ve hilafetine dair bir işaret almadıklarından aradıkları şahsın o olmadığını zannederek geri dönerler. Durumu İsa Dede’ye anlatınca İsa Dede de, “Mübarek olsun.” deyip hazretin sırrını faş etmez (Tatçı, a.g.m., s. 34).
Hazret-i pir, Kastamonu’da önce Halvetî şeyhlerinden Seyyid Sünnetî Efendi’nin Hisarardı semtindeki zaviyesine yerleşti. Sonra Cemal Ağa Camii’nde inzivaya çekildi. Bu esnada saf bir köylü, onu garip gurebadan aç birine benzeterek kendisine çobanlık yapmasını teklif etti. Bunun üzerine Şâbân-ı Velî, irşat vazifesini kastederek buraya halkı gütmeye geldiğini söyledi. Daha sonra tekrar Seyyid Sünnetî Mescidi’ne dönüp burada birçok erbain çıkardı. Bu mescit şehir dışındaydı, bu nedenle dervişlerinin ısrarı üzerine şehir merkezindeki Honsalar Camii’ne taşındı. Bundan sonra halk tarafından tanınıp kerametleri dilden dile dolaşmaya başladı. Bir yangında bu cami yanınca Hisarardı’nda Şâbâniyye tarikatının asitanesi olacak eve taşındı. Uzun yıllar burada irşat faaliyetlerini yürüttükten sonra 1569 tarihinde rahmet-i Rahmana kavuştu. Tekkesinin bahçesine defnedildi (Mustafa Tatçı, Cemal Kurnaz, Şâbân-ı Velî, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 38, s.209).
Şeyh Şâbân-ı Velî, kırk yıl aynı dergâhta aşkla hizmette bulundu. Onun tasavvuf anlayışında öne çıkan husus keramete değil istikamete önem vermesi ve şeriat, tarikat dengesini gözetmesidir. “Şeriat bademin kabuğu, tarikat özüdür.” sözü onun bu konudaki hassasiyetini gösterir. Zahir ilimlerindeki bilgisinin yanı sıra bâtın ilmine de olan vukufiyeti neticesinde ulemadan pek çok kimse kendisine intisap etmiştir. O riyâzata, halvete ve itikâfa çok önem verir; vaktini tefekkür ve zikrullah ile geçirirdi. Menakıbında geçtiği üzere bir gün halvet hâlinde iken bir derviş gelerek hırkasını yıkamak ister. O da hırkasını çıkarıp verir. Ancak derviş suyu koyup hırkayı ıslayınca eskimiş olan hırka parça parça olur. Derviş, mahcup şekilde durumu Hazret-i Pir’e haber verir. O da, üzülme, der: “Üryan geldik üryan gideriz.” diyerek servet ve şöhretten sakındığını ifade eder.
Şeyh Şâbân-ı Velî, sohbet ve muhabbetiyle binlerce insanı etrafında topladı. Müridi olsun olmasın herkesin gönlünü fethetti. Hatta gayrimüslimlerin dahi sevgisini kazandı. Halifelerini Osmanlı Devleti’nin dört bir yanına göndererek daha fazla insanın yetişmesine vesile olmuş bir gönül erenidir. Allah dostu büyük veli, dünyada garip bir yolcu gibi yaşadı ama geride bıraktığı manevi çerağ hâlâ insanları irşada devam etmektedir.