EKRANIN ÖTESİNDEKİ MAHKEME:
ADALET Mİ,İNFAZ MI?
Esma TÜRKSEVEN
Orta Çağ Meşalelerinden Ekran Işıklarına
İnsanlık tarihi, müşterek bir hıncın kurbanı yuttuğu karanlık sahnelerle mühürlüdür. Linç, cürmü iddia edilenin yahut nizamın dışına taşanın, galeyana gelmiş bir güruh eliyle hiçbir hukuki süzgeçten geçirilmeden kurban edilmesidir. Mazinin tozlu meydanlarında, dinsel ayinlerin gölgesinde yahut ırkçı sanrıların pençesinde vücut bulan bu ilkel vahşet, yirmi birinci asırda kılık değiştirerek “dijital linç” suretine bürünmüştür. Artık taşların yerini zehirli kelimeler, darağaçlarının yerini ise piksellerden örülü siber-uzam almıştır. Lincin sadece fiziksel bir imha eylemi sayılmayacağını; bireyin haklarının, tercihlerinin ve varoluşunun marjinalleştirilerek yok edilmesine yönelik her türlü kolektif kısıtlamayı bu daireye dâhil etmemiz gerektiğini akılda tutmak gerekir.
Sosyal medya, başlangıçta hudutsuz hürriyet vaadiyle hayatımıza dâhil oldu ve bugün kitlesel nefretin üretildiği, tekinsiz bir yeni engizisyon meydanına dönüştü. Adalet arayışı, yerini anlık ve acımasız bir infaz ayinine terk etti. Bu meydanda hakikat, kalabalığın gürültüsü altında ezilen cılız bir sese dönüşürken yargısız infazlar modernitenin cilalı yüzünde derin çatlaklar oluşturmakta. Toplumsal bir hezeyanın ürünü olan bu saldırılar, aslında bireyin kendi içsel boşluğunu başkasının yıkımıyla doldurma çabasından başka bir şey ifade etmez.
Modern dünya, iyimser “küresel köy” betimlemesini çoktan aşmış; herkesin birbirini dikizlediği ve yargıladığı devasa bir siber-panoptikona evrilmiştir. Bu mecranın sağladığı yapay mesafe, kişiyi fiziksel dünyanın ahlaki ve hukuki yükümlülüklerinden koparır. Orta Çağ’da ellerinde yanan meşalelerle cadı avına çıkan köylülerin yerini, bugün ekran ışıklarının soluk beyazıyla aydınlanan klavye başındaki kitleler almıştır. Yüz yüze gelindiğinde nezaketinden taviz vermeyecek sıradan bir kimse, ekran zırhı arkasına geçtiğinde pervasız bir cellada dönüşür. Bu suretsiz varoluş, empati duygusunu felç eder zira karşıdaki insan artık bir can, bir nefes olmaktan çıkıp bir kullanıcı adına, bir profil fotoğrafına indirgenir. Görünmezlik, bireyin içindeki en çiğ ve en vahşi dürtüleri birer erdem maskesiyle piyasaya sürmesine zemin hazırlar. İnsan, kendi yüzünü gizleyebildiği ölçüde vahşileşmekte ve bu sanal sığınakta merhameti bir zayıflık addederek terk etmektedir.
Kolektif İnfaz ve Sağduyunun Tasfiyesi
Linç, doğası gereği bireyin özgün ahlaki pusulasını kalabalığın uğultusuna kurban etmesiyle neşvünema bulur. Kullanıcılar, küresel ağın bir cüzü hâline gelirken aslında modern bir kitle psikolojisinin dar dehlizlerine hapsolurlar. Birey, “Herkes taş atıyorsa bir hikmeti vardır.” yahut “Kalabalık bağırıyorsa haklıdır.” yanılgısına düşerek sağduyusunu tasfiye eder. Bu kolektif infazda mesuliyet on binlerce kişiye dağıldığı için hiç kimse kendisini suçlu hissetmez. Kitle içinde birey sınırlarını kaybeder ve kalabalığın öfkesiyle yekvücut olur. Bugün artık meydanlardaki ateşin etrafında toplanmasak dahi ekran başında benzer bir arınma ve rahatlama duygusunu tecrübe etmekteyiz. İnsan, tarih boyunca şiddeti sadece uygulayan kişi olmaktan öte, ona anlam yükleyen ve onunla teskin olan bir varlıktır. Kitle; içsel huzursuzluklarını, ekonomik adaletsizlikleri ve modern yalnızlığını, önüne atılan bir günah keçisine saldırarak deşarj eder. Bu, sağduyunun yitirildiği, öfkenin ise kutsallaştırıldığı dijital bir akıl tutulmasıdır. Güruhun bir parçası olmak, sorumluluk almanın ağırlığından kaçmak isteyenler için sahte bir cennet vadeder.
İtibar Suikastı ve Sosyal Ölüm
Dijital dünyada bırakılan izler, kadim taş yazıtlardan daha kalıcı ve daha acımasızdır. Tek bir hata, bağlamından koparılmış bir cümle yahut nizamın dayattığı estetik normlara uymayan bir görüntü, kişinin tüm mazisini ve istikbalini yutan bir kara deliğe dönüşebilir. Sosyal medya, bireyleri sürekli bir mükemmellik performansına icbar eder. Bu dayatılan estetik standartların dışına çıkan her beden, görsel bir lincin hedefi hâline gelir. Toplum, artık sadece davranışları değil biyolojik varoluşun kendisini de linç edilebilir bir malzeme olarak görür. Görsel algı, insanın öz değerini birer sayısal veriye indirgerken farklılıklar birer kusur olarak damgalanır.
Bu süreçte cemiyet, en kadim erdemi olan affetme yetisini yitirmiştir. Dijital hafıza unutmaz; hata yapanı sonsuza dek o cürmün içine hapseder. İtibar suikastı sonucunda birey, biyolojik olarak hayatta kalsa da toplumdan tecrit edilerek sosyal bir ölüme mahkûm edilir. Kişinin haysiyeti binlerce aşağılayıcı yorumun altında ezilirken kitleler, kurbanın onurundan beslenen duygusal parazitler gibi davranır. Geçmişte cadılar bedenleri yakılarak yok edilirdi; bugün ise kimlikler ve yaşam öyküleri dijital alandan silinmektedir. Değişen yöntemdir; insanın yok etmeye duyduğu o tanıdık arzu hep aynı kalır. Kişisel tarih, bir farenin ucundaki tek bir tıklamayla geri dönülemez biçimde tahrif edilir. İnsan onuru, bir veri yığınının içinde kaybolurken kitleler bu yıkımdan tuhaf bir tatmin sağlarlar.
Teyitsiz Bilginin Hızı
Hakikatin yerini hızın, derinliğin yerini sığ ve anlık etkileşimlerin aldığı “post-truth” çağındayız. Bu süreçte bilgi artık aydınlanma aracı olmaktan çıkarak bir imha silahına evrilir. Bir tık ile yayılan teyitsiz bir iddia yahut ustaca kurgulanmış bir iftira, saniyeler içinde kıtaları aşarak milyonlarca kişiye ulaşır ve geri dönülemez bir yıkım başlatır. Sosyal medyadaki “paylaş” butonu, modern insanın elindeki görünmez bir infaz tetiğidir. Bilgi kirliliği içinde boğulan kitleler, gerçeği sorgulamak yerine önlerine sunulan nefret dalgasına eklemlenerek “hızlı adaletin” vahşi hazzını yaşamak isterler. Bu hız çağında yalan, hakikatten daha çekicidir çünkü öfkeyi tetiklemek noktasında daha mahirdir. Paylaşma arzusu, doğrulama sorumluluğunun önüne geçtiğinde toplumsal güven zemini sarsılır ve hakikat, dijital gürültünün içinde boğulup gider. Her paylaşım, sahibini bilmediğimiz bir cinayetin suç ortağı olma riskini taşır. Teyitsiz bilginin fırtınası, rasyonel düşüncenin tüm barınaklarını yıkarak toplumu savrulmaya mahkûm eder. Bilginin hızı ise vicdanın tartma yeteneğini elinden alır.
Hukuk Devleti mi, Klavye Adaleti mi?
Hukuk, tabiatı gereği ağırkanlıdır; delillere, tanıklara ve masumiyet karinesine yaslanır. Oysa dijital dünya sabırsızdır. Kurumsal adaletin yerini alan “klavye adaleti”, mahkeme salonlarını terk ederek kaotik halk mahkemeleri kurar. Ancak bu mahkemelerde savunma hakkı bir lüks, delil ise kalabalığın onayından ibarettir. Linç yasasının asla adalet getirmeyeceğini, sadece şiddeti meşrulaştırarak hukuk devletinin temel kolonlarını sarsacağını vurgulamak elzemdir. Klavye adaleti adı altında yapılanlar aslında orman kanunlarının dijital ortama nakledilmiş hâlidir. Bir kişinin suçlu olup olmadığına mahkemeler değil etkileşim sayıları karar vermeye başladığında toplumsal barıştan söz etmek imkânsızdır. Adalet, intikam duygusundan arındığında gerçek manasına kavuşur; dijital linç ise sadece kontrolsüz bir hıncın maskeli kutlamasıdır. Bu süreç, bireyleri kurumsal yapıdan soğutarak toplumdaki ahlaki üstünlük ihtiyacını şiddetle doyurmaya yöneltir. Adaletin yavaş ama emin adımları, dijital meydanın linç iştahını doyurmaya yetmemekte, bu da toplumsal sözleşmeyi temelinden sarsmaktadır. Kurumsal yapılar, anlık öfke patlamalarının karşısında dirençsiz kalırken toplumsal barış ciddi bir tehdit altına girer.
Teknolojinin Gölgesinde Kaybolan Vicdan
Sosyal medya linçlerinin arkasındaki bir diğer karanlık itki, başkasının talihsizliğinden duyulan keyif hissidir. Şiddet, insanın tehdit algısı ve aidiyet arzusuyla meşrulaştırılır. Kendi hayatlarındaki başarısızlıkları yahut yalnızlıkları bir başkasını aşağılayarak kapatmaya çalışan bireyler için linç bir nevi arınma törenidir. Başkasının düşüşü, dijital kitleye sahte bir üstünlük hissi ve doğru tarafta olma illüzyonu verir. Bu süreçte vicdan, algoritmaların gürültüsü arasında kaybolur. Kolektif saldırı, bireyi insanlıktan uzaklaştıran bir şiddet sarmalına hapsederken toplumsal vicdanı da felç eder. İnsanlar, bir zamanlar topluluk önünde gerçekleştirilen cezalandırma pratiklerinden aldıkları seyir keyfini, bugün dijital dünyadaki onaylama ve tepki verme mekanizmaları üzerinden deneyimlemektedir. Başkasının acısı, modern insan için seyirlik bir nesneye, bir tüketim malzemesine dönüşmüştür. Merhametin yerini alan bu seyirlik şiddet, ruhun derinliklerinde onarılmaz tahribatlar açmaktadır.
Linçte Teselli Aramak
Modern insanın günden güne derinleşen yalnızlığı, onu kitlesel bir aidiyet hissetme arzusuyla siber meydanlara sürüklemektedir. Ekonomik adaletsizlikler, siyasi istikrarsızlıklar ve yozlaşan değerler karşısında çaresiz kalan birey bu birikmiş öfkesini boşaltacak bir mecra aramaktadır. İşte burada linç, bireye “biz” olmanın sahte konforunu sunar. Ortak bir düşmana saldırmak, topluluğu birbirine kenetleyen gizli bir çimentoya dönüşür. Ancak bu aidiyet, insani bir bağdan ziyade ortak bir nefret üzerine kurgulanan çürük bir temeldir. Kurbanın kim olduğu, ne yaptığı yahut gerçeğin ne olduğu bu süreçte ehemmiyetini yitirir. Önemli olan tek şey, kalabalığın içinde bir ses olma ve bu kitlesel güç sarhoşluğundan pay alabilme arzusudur. Birey, kendi hayatındaki anlamsızlığı bir başkasının hayatını karartarak bastırmaya çalışır. Bu ontolojik boşluk, dijital linçlerin bitmek bilmeyen yakıtıdır.
Ekranın Ötesinde İnsan Kalabilmek
Dijitalleşen dünyada evlerimizin duvarları şeffaflaşmış, dünyanın tüm kaosu cebimizdeki ekranlar aracılığıyla en mahrem alanlarımıza sızmıştır. Sosyal medyanın vadettiği sınırsız paylaşım, etik bir süzgeçten geçirilmediği müddetçe her an bir cellat-kurban ilişkisine evrilebilir. Bugün başkasını linç etmek için kullanılan o tık yarın bir başkasının elinde sizin hayatınızı karartan bir silaha dönüşebilir. Değişen sadece yöntemlerdir; insanın yok etmeye duyduğu arzu hep aynıdır. Modern toplumun önündeki en büyük sınav, bu dijital gürültü içinde sağduyuyu, merhameti ve hukuku savunabilmektir. Merhametin ve aklın devre dışı kaldığı her an, medeniyetten bir parça daha kopup karanlık sulara gömülmektedir.
Gerçek adalet; ekranın ötesindeki insanı tüm hataları, sevapları ve onuruyla görebilmeyi iktiza eder. Hızın yerine hakikati, öfkenin yerine ise empatiyi koymadığımız sürece dijital dünya, sadece “daha teknolojik bir karanlık çağ” olmaktan öteye gidemeyecektir. Unutulmamalıdır ki teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, vicdanın yerini alacak bir algoritma henüz icat edilmemiştir. İnsan kalabilmek, o taşı atmadan evvel durup hakikatin sesini dinlemeyi seçmektir. Zira insanı insan yapan şey, tek başına kalsa dahi adaletin ve vicdanın ışığını takip edebilme cesaretidir. Modern dünyanın siber dehlizlerinde kaybolmamak için muhtaç olduğumuz yegâne şey, karşıdakinin de bizim gibi bir kalp taşıdığını hatırlama ferasetidir.
Kaynakça
• Demir, S. T. ve Özcan, A. “Sosyal Medya ve Linç Kültürü”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, S. 56.
• Gümüş, B, “Lincin En Yeni Biçimi: Sosyal Medyada Linç”, Sosyologca, c. S. 15-16.
• Korkmaz, B. ve Yazıcı, B. “İdeal Beden Algısı Kapsamında Sosyal Medyada Linç Kültürü Üzerine Araştırma”, Beykoz Akademi Dergisi, S. 13.
• Sennett, R. Kamusal İnsanın Çöküşü (Çev. S. Durak ve A. Yılmaz), Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 2013.
• Smith, T. W. Schadenfreude: Başkasının Talihsizliğinden Duyulan Keyif (Çev. C. Sezer), Kolektif Kitap, İstanbul: 2020.
• Turan, H. “Sosyal Medyada Şiddet: Sağduyunun Yitiminde Başkalık ve Kendilik Deneyimleri”. Marmara İletişim Dergisi, S. 27.
• Virilio, P. Enformasyon Bombası (Çev. İ. Şahin), Metis Yayınları, İstanbul: 2003.
• Yetim, S. “Orta Çağ’da Cadı Avı Yakın Çağ’da Sosyal Medya Linç Kültürü”, https://psychologytimes.com.tr/orta-cagda-cadi-avi-yakin-cagda-sosyal-medya-linc-kulturu/