YAŞLILARLA

YAŞAMA

AHLAKI

Dr. Mustafa MEHMETOĞLU

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. ‘Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster.’ diyerek dua et.” (İsra, 17/23-24)

Kur’an-ı Kerim’deki tüm emir ve yasaklar, doğrudan bireyin ve toplumun iyiliğini hedefler. İlahi kuralların tek amacı, insanın ve insanlığın faydasını sağlamaktır. İsra suresinin 22 ila 37. ayetlerine göz attığımızda da aynı şekilde insanı olgunlaştıracak, toplumu mefsedetten uzaklaştıracak, hem fert hem de toplum bazında ahlaki zirveye ulaştıracak hususları görürüz. Bunlardan birisi de ana-baba/ebeveyn hakkını gözetmek, onları kırmamak ve incitmemek üzerinedir.

Kur’an-ı Kerim’de ana-baba/ebeveyn hakkı gözetilmiş, Hakk’a münafi olmamak kaydıyla onlara itaat emredilmiştir (Lokman, 31/14-15). Hadis-i şeriflere baktığımızda da onlara karşı gelmek, asi olmak, onların hakkını ve hukukunu gözetmemek büyük günahlardan sayılmıştır (Buhari, Edeb, 1, Eyman ve Nezair, 16; Tirmizi, Birr ve Sıla, 4).

Bizim burada ele aldığımız ayette ise temas etmek istediğimiz nokta bunların ötesinde bir inceliktir. O da, ayette geçen “senin yanında yaşlanırsa” ifadesidir. Evet, dinimiz bizlere ana-babayla iyi geçinmeyi her halükârda emretmiştir. Hatta Allah katında en büyük günah “şirk” olmasına rağmen Cenab-ı Hak Teâlâ, ana-babanın evladını şirke zorlaması durumunda dahi evladın onlara itaat etmemekle birlikte dünya yaşantısında onlarla iyi geçinmesi gerektiğini bildirmiştir (Lokman, 31/15). Lokman suresindeki ayette böyle bir durum belirtilmiş olmakla birlikte bizim işlediğimiz bahse konu ayette farklı bir hassasiyet gözler önüne serilmiştir. Bu da, ana-babanın ya da bunlardan birinin yaşlılık halindeki durumu ve bununla beraber güçten düşmüş, yaşlanmış ve evladına muhtaç bir hale gelmiş olmasıdır.

Ayet-i kerimeden, yaşlılık çağına gelmiş ana-babaya muamele hususunda daha fazla dikkat edilmesi gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Onları hor görmek, kırmak, incitmek, üzmek, kaba davranmak, zulmetmek, hakaret etmek bir tarafa onların ağzından çıkan rahatsız edici cümleler yahut can sıkıcı tavırları karşısında dahi öf bile dememek gerekmektedir. İlk bakışta öf demenin kötü bir muamele olmadığı belki zihinlere gelebilir. Lakin şuna dikkat etmek gerekir ki “öf” kelimesi bir kimseden sadır olduğunda muhataba kendisinden rahatsızlık duyulduğunu hissettirir. İşte ayetteki incelik; yaşlılık çağına ulaşmış ve senin bakımına muhtaç hale gelmiş ana-babaya hiçbir şekilde ondan rahatsızlık duyduğun izlenimini vermemendir.

Görüldüğü üzere ayette, ana-babaya hürmetin yanına yaşlılığın kendisiyle getirmiş olduğu saygınlık da eklenmiş ve onlara muamele hususundaki hassasiyet artırılmıştır. Burada da ihtiyarlara gösterilmesi gereken ihtiram noktasında bizlere bir işaret vardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.) de “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüze saygı göstermeyen bizden değildir.” buyurmuştur (Tirmizi, Birr, 15).

Kur’an-ı Hakîm’de, yaşlılığın bir hakikat olduğu ve kendisine uzun ömür verilen kimsenin de ihtiyarlığa elbet erişeceği şu şekilde vurgulanmıştır: “Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız.” (Mümin, 40/67) Yine bir başka ayet-i kerimede, “Kime uzun ömür verirsek onu yaratılış çizgisinde tersine çeviririz. Hiç düşünmezler mi!” (Yasin, 36/68) buyrularak Allah’ın kudretine vurgu yapılmış ve inkârcı kimselere “Yüce Allah’ın insanı halden hale soktuğu açıkça ortadayken, bu realite üzerinde düşünüp O’nun öldükten sonra diriltmeye de kadir olduğunu anlamazlar mı?” şeklinde eleştiri yöneltilmiştir (Şevkani, IV, 434).

Evet, ihtiyarlık da tıpkı ilk çocukluk dönemi gibi insanın en zayıf olduğu zaman dilimidir. Yüce Rabb’imiz şöyle buyurmaktadır: “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah’tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.” (Rum, 30/54) İhtiyarlık dönemini yaşayıp yaşamamak da insanın iradesinde değil Yaratıcı’nın takdirindedir. Kişi bu vakte ulaşmadan evvel, o vakte erişmiş kimselerle karşılaşır ve onlarla çeşitli münasebetler içinde olur. Önemli olan, insanın saygınlığını koruması ve ihtiyarlık çağına erişen kimseye de hürmet göstermesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) her konuda olduğu gibi yaşlılara hürmet noktasında da bizler için örnektir. Mekke fethedildiği gün Hz. Ebu Bekir, yaşlılıktan saçı sakalı bembeyaz olmuş babası Ebu Kuhafe’yi Müslüman olması için Allah Resulü’nün (s.a.s.) huzuruna getirmişti. Gözleri görmeyen ihtiyarı karşılayan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zarif, kibar ve hürmetkâr hali ile şöyle buyurmuştu: “Bu ihtiyarı evde bıraksaydın da ben yanına gitseydim olmaz mıydı?” (İbn Hanbel, VI, 350) Sadece bu rivayet bile bizlerin yaşlılara karşı nasıl kibar, zarif ve hürmetkâr olmamız gerektiğini öğretecek niteliktedir. Anne ve babalarımız başta olmak üzere dünya ve ahiret namına bizler bir şey bilmezken bizleri hayata hazırlayan yaşlılarımıza ihtimam göstermeyi, onların hayatlarını kolaylaştırmayı, tecrübelerinden faydalanmayı ve onlara hürmeti vazife addetmeliyiz.

Allah ömür verirse bir gün yaşlanacağımızı hatırdan çıkarmamak gerekir. Yaşlandığımız zaman bizlere nasıl davranılmasını istediğimizin duygudaşlığını kurmamıza vesile olması adına Enes b. Malik’in (r.a.) Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet ettiği şu hadisi zikretmekte fayda görüyoruz: “Bir genç, bir ihtiyar kimseye yaşından dolayı hürmet ederse, Allah da ona yaşlılığında kendisine hürmet edecek birini hazırlar.” (Tirmizi, Birr, 75)