TÜKETİM ÇILGINLIĞINA
DUR DEMEK
Ahmet Melih KARAUĞUZ
Akşam yemeğinden sonra elimize telefonu alıp parmağımızı ekranda gezdirmeye başlarız. Bir tanıdığın denize karşı kahvaltısı, bir başkasının yeni arabasının direksiyonundan çekilmiş fotoğrafı, üçüncü bir hesabın kutu kutu açtığı alışveriş paketleri… Birkaç dakika içinde onlarca hayatın en parlak anına misafir oluruz. Sonra telefonu bırakıp kendi salonumuza, kendi soframıza, kendi günümüze döneriz ve içimizde tarif etmesi güç bir eksiklik duygusu belirir. Oysa hayatımızda nesnel olarak değişen hiçbir şey yoktur; değişen yalnızca kıyas ölçeğimizdir.
Türkiye bu deneyimi yoğun biçimde yaşayan ülkelerden biri. We Are Social ve Meltwater’ın yayımladığı Dijital 2025 Türkiye verilerine göre ülkemizde 58,5 milyon insan sosyal medya kullanıyor ve günde ortalama 2 saat 43 dakikasını bu mecralarda geçiriyor. Bu süre, dünya ortalamasının yarım saate yakın üzerinde. TÜİK’in araştırması da tabloyu tamamlıyor: 16-74 yaş arasındaki bireylerin yaklaşık onda dokuzu internet kullanıyor, yarısından fazlası ise internetten alışveriş yapıyor. Yani vitrin artık sokakta, çarşıda değil; uyandığımız andan uykuya daldığımız ana kadar cebimizde.
Eski Bir Hastalığın Yeni Yüzü
Başkalarına sahip olduklarını gösterme arzusu elbette sosyal medyayla doğmadı. İktisatçı ve sosyolog Thorstein Veblen, daha 1899’da kaleme aldığı Aylak Sınıfın Teorisi adlı kitabında bu davranışı “gösterişçi tüketim” olarak adlandırmıştı. Veblen’in tespiti basit ama kalıcıdır. Belli bir refah seviyesinin ötesinde insanlar, bir malı ihtiyaçları olduğu için değil sahip olabilecek durumda olduklarını çevrelerine duyurabilmek için satın alır. Pahalı saat, ısmarlama elbise, görkemli tatil; hepsi aslında konuşan birer işarettir.
Aradan geçen bir asırda düşünürler bu fikri derinleştirdi. Guy Debord, 1967’de yazdığı Gösteri Toplumu’nda, modern hayatta doğrudan yaşanan deneyimin yerini giderek onun temsiline yani gösterilmiş hâline bıraktığını söyledi. Jean Baudrillard ise tükettiğimiz nesnelerin artık işe yararlıklarıyla değil taşıdıkları anlamla yani “gösterge değeriyle” satın alındığını öne sürdü. Bir çanta alırken çoğu zaman deri ve dikiş yerine o çantanın bize giydirdiği imaja para öderiz. Zygmunt Bauman da çağdaş bireyin önce tüketici, sonra başka her şey olarak şekillendiğini; kimliğin satın alınıp sergilenen şeyler üzerinden kurulduğunu anlattı.
Sosyal medyanın yaptığı, bu eski eğilimi alıp ona görülmemiş bir hız ve seyirci kalabalığı eklemek oldu. Veblen’in çağında insan ancak mahallesine, akrabasına gösteriş yapabilirdi. Bugün ise binlerce takipçinin önünde, üstelik silinmeyen bir arşivle birlikte sahne alıyoruz. Hayatın eskiden “sahne arkası” denen, kimseye göstermediğimiz sıradan ve dağınık tarafı yavaş yavaş kayboldu; geriye ışıkları hiç sönmeyen, özenle düzenlenmiş bir vitrin kaldı.
Görünen Vitrin, Görünmeyen Fatura
Bu kültürün soyut bir tartışma olmadığını rakamlar gösteriyor. Ticaret Bakanlığının verilerine göre Türkiye’de e-ticaret hacmi bir yılda yüzde 61,7 artarak 3 trilyon liranın üzerine çıktı. Dikkat çekici olan, bu alışverişin neye gittiği: İnternetten alışveriş yapanların dörtte üçünden fazlası giyim, ayakkabı ve aksesuar satın aldı. Yani dijital ekonominin motoru, büyük ölçüde kendimize çekidüzen verme, daha doğrusu kendimizi başkalarına gösterme isteğimiz.
Madalyonun öteki yüzü borçta görünüyor. Türkiye’deki kredi kartı sayısı 142 milyonu aştı; nüfusumuzdan fazla. Daha düşündürücü olanı, bu kartların yükünü taşımakta zorlananların sayısı. Risk Merkezi verilerine göre borcunu ödeyemediği için yasal takibe düşen kişi sayısı son bir yılda yüzde 14 artarak 2 milyonu geçti. Ekranlarda dönüp duran o sınırsız bolluk gösterisinin bir de sessizce ödenen faturası var demek ki ve bu fatura giderek ağırlaşıyor.
Bu satın alma iştahını besleyen yeni bir kültür de gelişti. Takipçisi yüksek hesapların paylaştığı ardı ardına açılan alışveriş paketlerini gösteren “haul” videoları bir ürünü pazarlamıyor aslında, bir yaşam tarzını pazarlıyor. İzleyici, gördüğü her yeni eşyada kendi hayatında bir eksik keşfediyor ve bu eksiği kapatmak için kısa süre sonra benzer bir siparişi veriyor. Böylece herkes, hem seyirci hem de bir başkasının reklam panosu hâline geliyor; kimse bilerek istemese de gösterişin bu sessiz zinciri elden ele dolaşıyor.
İsraf da aynı resmin parçası. Türkiye İsrafı Önleme Vakfının verilerine göre ülkemizde her yıl yaklaşık 23 milyon ton gıda çöpe gidiyor; günde yaklaşık 12 milyon ekmek israf ediliyor. Giyim tarafında durum daha çetrefilli: Dünyada tekstil üretimi son çeyrek asırda iki katından fazla artarken kullanılmış tekstilin yeniden kumaşa dönüşme oranı yüzde birin altında kaldı. Bir mevsim bile dayanmayan “hızlı moda” koleksiyonları, dolaplarımızı bir kez giyilip unutulan kıyafetlerle doldururken çöp dağlarını da büyütüyor. Üstelik bu nesnelerin çoğu, fotoğrafı çekilip paylaşıldıktan sonra unutuluyor; yani asıl işlevini çoktan görmüş oluyor.
Neden Durmakta Bu Kadar Zorlanıyoruz?
Bütün bu rakamların ardında insanın çok eski bir eğilimi yatıyor. Sosyal psikolog Leon Festinger, 1954’te ortaya koyduğu sosyal karşılaştırma kuramında, insanın kendi değerini ölçmek için sürekli başkalarına baktığını ve özellikle kendinden “biraz daha iyi” gördüğü kişilerle kıyaslandığını anlatmıştı. Bu kıyas, yüz yüze ilişkilerde sınırlıyken sosyal medyada hiç bitmeyen, üstelik herkesin en güzel anını sergilediği bir akışa dönüşüyor. Kendi sıradan günümüzü, başkalarının özenle seçilmiş kareleriyle karşılaştırmak baştan haksız bir terazidir ve bu terazi hep aleyhimize tartar. Bu sürekli kıyasın bir adı da var: Psikologların “gelişmeleri kaçırma korkusu” dediği, kısaca FoMO olarak bilinen kaygı. Başkalarının biz yokken güzel şeyler yaşadığına dair o huzursuz his, hem ekrana daha çok bağlanmamıza hem de plansız alışverişe yönelmemize yol açıyor. Yirmi bir ülkeden yarım milyondan fazla insanı kapsayan kapsamlı bir derleme çalışması, yoğun sosyal medya kullanımının artan kaygı, stres ve uyku bozukluğuyla; azalan öz saygı ve yaşam doyumuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye ve Almanya’daki üniversite öğrencilerini karşılaştıran yeni bir araştırma ise sosyal medya ve FoMO düzeyi arttıkça plansız satın almanın da arttığını, üstelik bu eğilimin Türkiyeli öğrencilerde daha güçlü olduğunu gösteriyor.
Burada hatırlanması gereken önemli bir nokta var: Bu kıyas ve satın alma dürtüsü tamamen bizim zayıflığımızdan kaynaklanmıyor. Bizi sürekli kaydıran uygulamalar, dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmak ve bir sonraki satın almaya ikna etmek üzere tasarlanıyor. Yetersizlik hissi ile “Hemen şimdi al!” dürtüsü çoğu zaman bu tasarımın bir ürünü. Bunu bilmek bile başlı başına bir savunma; çünkü mekanizmayı gördüğümüzde ona kapılmak zorunda olmadığımızı fark ederiz.
Ölçüyü Hatırlatan Bir Çerçeve
İlginçtir, geleneğimiz bu meselenin özüne akademik literatürden çok önce işaret etmiş. Tekasür suresi, çoklukla övünmenin insanı nasıl oyaladığını dile getirir: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” (Tekasür, 102/1-2) Bugün “beğeni” ve “takipçi” üzerinden sürdürdüğümüz yarış, bu çokluk yarışının yeni kılığından başka bir şey değil. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadisi ise meselenin can damarına dokunur: “Zenginlik, mal çokluğu değildir; asıl zenginlik, gönül tokluğudur.” (Buhari, Rikak, 15)
Bu hatırlatmaların serveti ya da güzel giyinmeyi kötülemediğini görmek gerekiyor. Araf suresindeki “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” buyruğu ölçülü bir tüketime çağırır; Furkan suresi de övülen kulu “harcadığında ne saçıp savuran ne de cimrilik eden, ikisi arasında dengeli olan” kişi diye tanımlar. Mesele, ne kadar harcadığımızdan çok harcama eyleminin bizi neye dönüştürdüğü. Elimizdeki nimet bir şükür vesilesi mi oluyor yoksa başkasına üstünlük taslamanın aracı mı?
Peki Ne Yapabiliriz?
Tüketim çılgınlığına dur demek, telefonu çöpe atmak ya da dünyadan el etek çekmek değildir. Daha mütevazı ama işe yarar adımlar atmak gerekir. Bu adımlara baktığımızda sosyal ağlarda ve başkalarının profillerinde ne kadar zaman harcadığımızı görünür kılmak geliyor. Telefonların kendi ekran süresi araçları, günün ne kadarını hangi uygulamada geçirdiğimizi gösterir; ölçebildiğimiz şeyi yönetmek kolaylaşır. İkincisi, sepete eklemek ile satın almak arasına bir gün koymak. Çoğu plansız alışveriş, yirmi dört saat beklendiğinde kendiliğinden anlamını yitirir. Üçüncüsü, takip ettiğimiz hesapları gözden geçirmek. Bizi sürekli eksik hissettiren içeriklerin yerini bir şey öğreten, üreten hesaplar aldığında o haksız kıyasın dozu kendiliğinden düşer.
Ailede ise en güçlü panzehir, paylaşılan sade vakitler. Birlikte kurulan bir sofra, telefonsuz geçen bir akşam sohbeti, çocukla beraber tamir edilen eski bir oyuncak; bunların hiçbiri paylaşılacak parlak bir kare üretmez ama gösteriş kültürünün “kaçırıyorsun” baskısına karşı en sahici cevaptır. Çocuklar değerlerini büyüklerinden öğrenir; her anı sergiye dönüştüren bir evde büyüyen çocuk, kendi kıymetini sahip olduklarıyla ölçmeyi öğrenir. Oysa ona yetinmeyi, paylaşmayı ve elindekiyle huzur bulmayı göstermek bırakılabilecek en sağlam miraslardan biri.
Rakamlar bize çok acı bir şeyi söylüyor. Nüfustan fazla kredi kartı, günde milyonlarca israf edilen ekmek, ekranlarda kaybolan saatler. Ama bu tablo bir kader değil. Veblen’in bir buçuk asır önce tarif ettiği gösteriş döngüsünü sonsuz kaydırma çağında kıracak olan, ölçüyü ve gönül tokluğunu hatırlayan kişiler ve haneler olacak. Belki de yapılması gereken tek şey, bir sonraki satın almadan önce kısa bir an durup şunu sormak: Bunu gerçekten ben mi istiyorum yoksa az önce ekranda gördüğüm için mi istemeye başladım?