Linç, kolektif bir şiddetle yapılan psikolojik bir idama benziyor.
Bir tür itibar idamına. Bu itibar idamının telafisi, onarımı zor o yüzden. Çünkü linç yalnızca insanın itibarını değil toplumla kurduğu güven bağını da yıkıyor. İnsan bir anda kendisini ait olduğu kalabalığın upuzağında sosyal olarak ölü ilan edilmiş, üstü çizilmiş hissediyor.
Söyleşi: Esma TÜRKSEVEN
Günümüz dünyasında parmaklarımızın ucundaki o uçsuz bucaksız dijital meydanlar, ne yazık ki çoğu zaman yargısız infazların yapıldığı karanlık mecralara dönüşüyor. Tanımadığımız hayatlara yönelik kurduğumuz her keskin cümle aslında kendi iç dünyamızdaki bir huzursuzluğun yankısı olabilir mi? Birini topluca mahkûm etmenin verdiği o sahte haklılık duygusu vicdanımızın sesini nasıl bu kadar kolay bastırabiliyor? Bu sayımızda, “linç” adı verilen bu modern toplumsal cinnetin psikolojik köklerini aralamak, öfkemizin ardındaki gerçek yüzü görmek ve kaybedilen empati köprülerini yeniden inşa etmek için Zeynep Merdan ile ruhumuzun derinliklerine inen bir söyleşi gerçekleştirdik.
Modern insan, gündelik hayatta sergileyemediği hiddeti neden dijital dünyanın anonim zırhı arkasında bu kadar hoyratça açığa çıkarıyor? Ekran, içimizdeki “gölge yanları” besleyen bir ayna mı?
Evet. Pekâlâ böyle denebilir. Günümüzde en büyük ve üstelik gönüllü ifşa edicinin sosyal medya olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Birinin çalma listesi, sosyal medyada yaptığı beğeniler, çarçabuk sildiği göz atma geçmişi, Dm’leri, online alışverişleri… O kişinin isminden, cisminden, kimlik bilgisinden, sosyo-ekonomik/sosyo-kültürel statüsünden, mesleğinden daha çok ifşa ediyor varlığını. Sosyal medya izleri, kimliğimizin sanal gölgeleri artık. Çünkü insanların varlığını gösterme şekli ruhlarını ele verir. Çoğu zaman oldukları değil olmak istedikleri personaları hatta bir konsept gibi tasarladıkları kişilikleri görürüz. İnsanlar gerçekte oldukları kişiyi sanal personalarla kamufle edebiliyorlar. Gerçekte olduğu kişiden çok uzakta ideal benliğini sosyal medyada yansıtan çok kişi var. Kendini, yaşamını, sahip olduklarını bir türlü sevemeyenler kendilerine kurgu bir maske yaratıyorlar. Gerçek dünyayla ve hiçlik duygularıyla ancak böyle baş edebiliyorlar. Sosyal medya bu özelliğiyle böylesi trajik vakaları ayyuka çıkaran, sayısız örnekle tescilleyen bir mekanizma durumunda.
Bir başkasını sertçe yargılamak, kişiye kendi kusurlarını unutturan sahte bir “arınma” hissi mi sağlıyor?
“Düşünmek çok zordur, bu yüzden çoğu insan yargılamayı seçer.” der Carl Gustav Jung. Mühim bir tespit. Bir insanı düşünceleri yerine niyeti, görünüşü, varoluşu üzerine hınçla, öfkeyle, küçümsemeyle yargılamak bir tür duygu boşaltımı. Ve evet, çoğu zaman bu sert yargılar kişiye sahte bir arınma hissi de veriyor. İnsan, başkasının kusurunu büyüttükçe kendi karanlığını görünmez kılabileceğini sanıyor. Bir başkasını ahlaken aşağı çekince kendisini daha temiz, daha haklı, daha üstün zannediyor.
Oysa gerçek yüzleşme insanın başkasına çevirdiği o sert bakışı kendine çevirebilmesinde saklı. Çünkü sürekli yargılayan insan, çoğu zaman kendi kırılganlıklarından, eksiklerinden ve bastırdığı taraflarından kaçıyordur. Bu yüzden linç kültürü yalnızca öfkenin değil bastırılmış kusurlarla yüzleşememenin de toplumsal tezahürü.
Kalabalıkların içinde bireysel vicdan susuyor mu? “Herkes orada” düşüncesi, kişiyi kendi ahlaki sorumluluğundan nasıl azat ediyor?
Büyük acılar, savaşlar, afetler, felaketler en çok da mühim zannedilen şeylerin gerçek ehemmiyetini ifşa ediyor. Kırgınlıklar, küslükler, mücadeleler, gurur sızısı... Dünya kan kaybederken hepsi küçük bir kesiğe benziyor. Ve bu hâldeyken kalabalığın içindeki, uzaktaki o büyük acıları yaşamıyor, sadece seyrediyoruz. Acılar olağan; insanlar başkalarının acılarına seyirci artık. Çünkü acının olağanlaşması acıdan daha acı. Bu acının olağanlaşması hâli, seyirci hâl, insanı vicdanı bir yükten azat ediyor. Ki Filistin meselesi bunu çok trajik biçimde tescilledi.
Linç kültüründe, muhatap neden “insan” olmaktan çıkarılıp bir “nesne” hâline getiriliyor?
Artık hepimiz birer etkileşim nesnesiyiz. Herkes aldığı beğeni sayısında bir değer duygusu arıyor. Linç de bu açıdan yapanı değerli ve önemli hissettirerek etkileşim getirecek bir “kurban nesnesi” seçmeye benziyor. Çünkü linç kültüründe muhatap artık bir insan olarak görülmüyor. Üzerine öfke boca edilecek bir tüketim içeriği olarak görülüyor.
Bir insanı nesneye dönüştürmek, ona karşı vicdanı susturmanın en kolay yolu. Çünkü karşındaki kişinin bir hayatı, kırılganlıkları, ailesi, korkuları olduğu hatırlandığında onu acımasızca hedef tahtasına koymak zorlaşıyor. Bu yüzden linç kitlesi, gözüne kestirdiği insanı harcıyor ve onu tek bir hatasına, tek bir cümlesine, tek bir görüntüsüne indirgiyor. Ardından da onu gerçek bir insan değilmiş gibi cezalandırıyor. Sosyal medya çağında insanlar artık birbirini anlamaktan çok tüketiyor. Ve ne yazık ki en hızlı tüketilen şeylerden biri de bir insanın itibarı oluyor.
Beğeni ve paylaşım sayıları bir insanın adalet duygusunu nasıl felç edebilir? “Alkışlanma” arzusu, hakikati söyleme cesaretinin önüne mi geçiyor?
Evet, geçiyor. Çünkü ilgi arzusu korkunç bir ihtiyaca dönüştü. Bu ilgi arzusu ve ilgi açlığı içinde hakikati söyleme cesareti kalamıyor. İnsanlar artık hakikati dillendirmenin sonuçlarındansa söylediklerinin ne kadar alkış ve etkileşim alacağını hesaplıyor. Beğeni ve paylaşım sayıları dijital onay mekanizmasına dönüşüyor bu yüzden zamanla. Böyle olunca adalet duygusu da alkış ve etkileşime göre şekillenmeye başlıyor. Haklı yerine daha çok etkileşim alan, daha çok taraftar toplayan “kazanan” ilan ediliyor. Ve bu dinamiklerin tesiriyle insanlar kalabalığın hoşuna gidecek içeriği üretiyor artık.
Hiç tanımadığımız birinin hayatını saniyelik bir tıkla karartma cüretini bize veren o “yüzeysel haklılık” duygusunu nasıl tanımlarsınız?
Had bildirme iştahı diyorum ben buna. Hırs (başarı/güç iştahı), kibir (eşsizlik iştahı), şehvet (elde etme iştahı), şöhret (ün iştahı), intikam (had bildirme iştahı) … Adları, türleri değişiyor yalnızca. İştah, hep aynı iştah. Bugün dünyanın en büyük sorunu reel politika eksikliği, küresel/bölgesel çatışmalar, kiralık ordular, gelir dağılımı eşitsizliği, enflasyon, kıtlık, küresel ısınma vs. sorunları kadar iştah sorunudur. Tüm çatışmaların nedenine inildiğinde bir şekliyle iştah görülür. İştahın farklı tezahürlerdeki binbir versiyonu bireysel, bölgesel, küresel her tür çatışmanın esas sebebi. İştah terbiyesi, kontrolü ve hatta ıslahında tüm bu sorunların devası saklı bu yüzden.
Kendi hayatında hayal kırıklığı yaşayan bireylerin, sosyal medyadaki linç dalgalarını bir “duygusal deşarj” alanı olarak kullanması toplumsal ruh sağlığı hakkında ne söyler?
Evet. Bir duygusal deşarj mekanizması. Öfke, haset, mutsuzluk… Mesela artık kıskandırmayan profiller popülerleşiyor. Instagram’da bile sessizce değişen bir dinamik var: Güzel, çekici, çok başarılı insanlar yahut şatafatlı şovlar yerine görece güzel olmayan, vasat görünen insanların komik, acı ya da başarısızlık deneyimi konulu içerikleri “yürüyor” artık. Milyonlarca takipçisi olan, içerikleri yüzbinlerce beğeni alan profiller böyle içerikler üreten kişiler artık. Popüler çünkü kimsenin egosunu rahatsız etmiyor, kimseyi kıskandırmıyor, kimseyi rahatsız etmiyor. Bilakis izleyen herkese ben bundan iyiyim hazzı ve neşesi veriyor. Modern insan o kadar egoistleşti ki kendinden daha iyi, daha başarılı, daha güzel, daha zengin birini görmek istemiyor. Kimse kimsenin mutlu gününe, başarısına, hazzına eskisi gibi katılmıyor, beğeni bile yapmıyor çoğu zaman.
Tefekkür vakit alır, yargılamak ise anlıktır. Dijital çağın hız tutkusu, bizi birer “anlık infazcı”ya mı dönüştürdü?
Evet. Lincin “Vurun abalıya!” hazzı var. Dijital çağın hızı, düşünmeyi değil tepki vermeyi ödüllendiriyor. İnsanlar anlamaya bile vakit ayırmadan hüküm veriyor ve birkaç saniyelik görüntülerle, eksik bilgilerle anlık infazlar gerçekleştiriliyor. Çünkü tefekkür upuzun bir meşakkat ve sabır istiyor. Ama şunu sormalıyız artık kendimize: Toplumsal travmaların katarsisi olarak linç mi olacak elimizde?
Sosyal linç mağdurlarının yaşadığı “sosyal ölüm” travması ve toplumla kurulan güven bağının zedelenmesi nasıl onarılabilir?
Linç, kolektif bir şiddetle yapılan psikolojik bir idama benziyor. Bir tür itibar idamına. Bu itibar idamının telafisi, onarımı zor o yüzden. Çünkü linç yalnızca insanın itibarını değil toplumla kurduğu güven bağını da yıkıyor. İnsan bir anda kendisini ait olduğu kalabalığın upuzağında sosyal olarak ölü ilan edilmiş, üstü çizilmiş hissediyor.
Herkes kendine benzemeyeni, kendine benzer refleksler göstermeyeni ikiyüzlü buluyor. Herkes öyle emin ki haklılığından. Nefreti öyle meşru ki herkesin. Ve nefrete bulandıkça şuursuzlaşıyor bu toplum. Oysa bir toplumun şifası, birbirini susturarak değil dinleyerek, anlamaya çalışarak ve kendi ötekisiyle bağ kurmayı başaracak bir zihinsel görgüyle mümkün ancak. Toplumca bu linç hazzını gerçek düşünceye, eleştirel düşünmeye ve tefekküre terfi ettirmeliyiz bu yüzden.
Kaybettiğimiz “nezaket ve tahammül” iklimini yeniden inşa etmek için bireysel ruh sağlığımızda hangi düğümleri çözmemiz gerekiyor?
Ölçüsüz nefret, ölçüsüz düşmanlık, ölçüsüz suçlama, ölçüsüz savunma... Ölçüsüzlük mahvediyor herkesi. Ve niyet okuyuculuk, husumet, nefret. Ufacık şeyler yüzünden korkunç husumetler güden, kalbi karanlık, kompleksli, kendini bir türlü sevemeyen insanlar. İki uçta savrulan, birbirinden nefret eden milyonlarca insan grubu. “Benim gibi düşüneceksin. Tıpkı benim gibi muhakeme edeceksin. Benim gibi karşı çıkacaksın ve benim gibi nefret edeceksin.” diyen, bir tür “Benim gibi düşüneceksin.” zorbalığı bu. Hepsinden acilen kurtulmak zorundayız.
Tam da bu maraza şifa olacak bir reçeteyle Seneca, dört ana erdem tanımlamıştı: Ölçülülük, cesaret, basiret, adalet. En önemlisine “ölçülülük” demişti. Her şeyde aşırıya giden, rasyonel düşünceye yatkınlığı olmayan bu duygusal, kavgacı tarafa bu ölçülülük hâli şart artık. Doğru yerde, yanlış insanların yanlış tavırlarına, zerre çekinmeden hak ettikleri tavrı göstermek.
Bu noktada dikkat çekiciliği çok mühim, takibe değer hiçbir vasfı olmayan ve çok kötü içeriklerle ve başkalarının dikkatini çalarak ranta çevirenlere karşı artık herkesin sorması gereken soru: “Bu profilleri neden takip edeyim ki?” olmalı. Bize, hayatımıza, topluma faydaları ne? Rafine bilgiler, çarpıcı perspektif, yüksek bir vizyon, derin bir yaşam pratiği, sıkı keşifler ve estetik bakış? Hayatıma kattığı katma değer ne? Bu profilleri ilgiyle, takiple, beğenilerle beslemenin bu topluma faydası, güzelliği, anlamı ne? Bu toplumun onca büyük dertleri, çetrefilli meseleleri, travmatik sorunları varken böyle vasat, konformist, hazcı profillerin hayatına milyonlarca takipçinin seyirci kalması onlara daha çok konfor, servet, popülerlik olarak dönüyor. Ve en çok da mahremiyeti, seçiciliğimizi korumamız gerekiyor. Böyle bitirelim o yüzden: Yaşasın “like”sız hayat ve gösterilemez şeylerin gizli mutluluğu...