İnsan önce kendini, sonra kâinatı anlamlandırmayı ve sonra da Rabb’in eserinden O’nun yüceliğine ulaşmayı
gaye edinmelidir.
Söyleşi: Şule TÜZÜN
Tevhid, çoğu zaman yalnızca Allah’ın birliğini ifade eden bir inanç ilkesi olarak ele alınsa da insanın hayatı anlama ve anlamlandırma biçimini kökten etkileyen bir bakış açısıdır. İnsanın kendisiyle, çevresiyle ve varlıkla kurduğu ilişkiyi belirleyen bu ilke, modern hayatın dağınıklığı ve anlam kaybı karşısında güçlü bir bütünlük teklif eder. Günümüz insanının yaşadığı kimlik, huzur ve yön arayışı, tevhidin sunduğu bu bütüncül yaklaşımı yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Bizler de Diyanet Aile Dergisi olarak tevhid inancının bireysel ve toplumsal hayata nasıl yön verdiğini, düşünceden davranışa uzanan etkilerini ve bugünün dünyasına ne söylediğini Prof. Dr. Gürbüz Deniz’e sorduk.
Tevhid inancını sadece “Allah’ın birliği” şeklinde bir akide ilkesi olarak değil insanın hayatını anlamlandıran bütüncül bir varoluş felsefesi olarak nasıl açıklarsınız?
Tevhid; Allah’ın birliği (vahdaniyyet) ve tekliği (ehadiyet) olarak Müslüman düşüncesinde kendisine yer edinmiş kıymetli bir kavramdır. Allah Teâlâ’nın varlıkla olan bağını, vahdaniyet inancı anlamlandırmaktadır. Bu manada her şeyin birliğe doğru bir akış içinde olduğuna inanırız. Mutlak Fail’in eseri olarak her bir şeyin anlamlı olduğunu, her şeyin sebepliliği ile tevhidleştiğini derunumuzda ve ilmimizle fehmederiz. Her var olan anlamlı ise insan mümkün âlemdeki en üstün varlık olarak daha da anlamlı bir varlık konumunda bulunmaktadır. Çünkü var olan mümkün varlıklar içinde en önde gelen varlıktır. Bu sebeple insan önce kendini, sonra kâinatı anlamlandırmayı ve sonra da Rabb’in eserinden O’nun yüceliğine ulaşmayı gaye edinmelidir. Mutlak Fail, eseriyle kendi varlığına işaret eder. Eserinden anlaşılmayan bir fail, fail olarak adlandırılamaz. Bu türden durumlar agnostizme ve ateizme kapı aralar. İslam’ın tevhid anlayışı; eser-müessir, hareket-hareket ettirici, düzen-düzenleyici fikrini, inancını önceler. Bu da her varlığın üstün bir aklın ve yaratımın (bedi’) eseri olarak varlığı zorunlu olanı imler.
Tevhid anlayışı; modern insanın yaşadığı kimlik, anlam ve huzur arayışına nasıl bir yön ve bütünlük sunuyor?
O’nun mutlak varlığı yani hüviyeti/zatı, hiçbir tasavvura konu olmayacak kadar yücedir. Bu bağlamda birileri istese de O’na şirk koşamaz. Çünkü O’nun zatını hiçbir boyut kuşatamaz. İsim ve fiilleriyle O, varlığa tecelli eder ve biz O’nun fiillerini kendi gücümüz nispetinde bilebiliriz. Ancak bu bilme mutlak değil mukayyettir. Tevhid, tikel anlayışı ref eden, her şeye tümel bakan yani birleyen, birleştiren, birin ikiyle ikinin sonsuzla olan ilişkisini düzenleyen bir inanç hâlidir. Modernite, pozitivizmin egemenliğinde aşırılıkları (hazları) mutluluğun amacı sayan, varlığa durduğu yerden tikel anlamlar yükleyen bir varoluş öyküsüdür. Dağınıklık; zihnî ve kalbî şüphe ve kaoslara sebep olduğundan bütünselliği kaybetmektedir. İslam’ın tevhid anlayışı her var olanın bir faili olacağı gerçeğinden hareketle Bir ile çokluğu anlamlandıran bir varoluşu/hayatı bize teklif eder. Modern insan, varlığı anlamlandırma cihetine gidip tikelleri tümel hâle getirdikçe mutlu olmanın yolunu yakalayabilir. Aksi hâlde dağınıklık içinde tatmine ulaşması zordur. Bu sebeple de tikel hazlarda mutluluğu aramasına rağmen tatmine ulaşamamaktadır. Ancak İslam her şeyde birliği, birleşmeyi ve bunun neticesinde de en iyiye ulaşmayı gaye edinir.
Tevhidin zıddı olan şirk; günümüz hayatında bireyde, ailede ve toplumda hangi görünüm biçimleriyle karşımıza çıkıyor? Bu eğilimler insan ilişkilerini nasıl etkiliyor?
“Şirk en büyük zulümdür.” Şirk; müşriklerin hevalarını kendilerine yüklem yaptıkları, ikonların yüceltildiği ve ne yazık ki dünyaya egemen olan bir zulüm imparatorluğudur. Bu durum; parçalanmayı teşvik eden, ilkelerde birleşmeyi engelleyen zulmün tezahürüdür. Hem toplumsal birleşmeyi hem de ailede birlikte olmayı engeller. Şirk, ailede eşlerin ve çocukların bir bütünün parçaları olmasını engelleyen; buna karşın her bireyin kendi kendine yetmediği, yetkinlik için birilerine kul olmayı gönüllü seçtiği kölelik düzenidir. Bunun aksine tek bir bireyi değil bütün insan doğasını dikkate alan ilkeler üzerinde birleşildiği vakit, hem ailede hem de toplumda huzur, güven ve istikrar, beraber olmanın gücüyle mutluluğu doğurur. Aksi hâlde herkesin hevasına göre bir hayat yaşamak, ailede ve toplumda birliği daha doğru ifade ile tevhidi oluşturmaz. Şunu da ifade edelim ki ilkede müttefik olmak kaydıyla insanların kabiliyetlerine göre ilkeleri yorumlama hakkı bireylere verilmelidir ki insanlar konserve kutuları gibi tekdüze olmasınlar. Ailede ve toplumda tevhid; değerde, inanç ilkelerinde ortak ancak onları yorumlamada serbestiyetle varoluşsal gelişmeye imkân verir.
Tevhid bilincinin zayıflaması toplumda adalet, merhamet ve dayanışma kültürünü hangi noktalarda zarara uğratıyor? Buna karşılık tevhid merkezli bir bilinç toplumsal bütünlüğü nasıl güçlendirir?
Tevhid bilinci, duruş ve zihniyettir. İnanç ve değer bağlamında duruşu olmayan, her esen rüzgâra göre yön değiştirir. Bu; başta güven duygusunu zedeler, sonra diğer ahlaki erdemler olan hikmet, şecaat ve iffette dengesizlik doğurur. Merhamet, adalet; Allah’ın kulları üzerinde tecellisini istediği isimleridir. Bu isimler de Allah’ın insanlığa sunduğu ilahi reçeteye uymakla varoluş alanına çıkar. Tevhid bilinci en başta bireye ulaşacağı hedefleri gösterir, bundan sonra bu hedeflerin gerçekliğine doğru amelde bulunup, ahirette hesap verme inancı doğrultusunda herkesi kendisi gibi görüp fiilde bulunmayı zorunlu hâle getirir. Böylece toplumsal dayanışma toplumun bütün bireylerine eşit ve adil olarak yansır. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” kutlu sözü, her müminin hayat ilkesidir. Rahman, rahmeti yaratandır ve kulları da bu rahmetten merhameti çıkaranlardır. Durduk yerde kimseye merhamet ulaşmaz. Çünkü ilahi inayet/yardım; sürekli akış hâlindedir; kim hazırsa/çalışıyorsa ona isabet eder, hazır olmayanı beklemez.
İslam düşünce geleneğinde Mevlana, İbn Sina, İbn Arabi ve Aliya İzzetbegoviç gibi isimler tevhidi nasıl yorumlamıştır? Bu yorumlar bugünün insanına neler söyler?
Bu konuda öncü isim, İbn Sina’dır. O, tevhidi hem ontolojik hem de epistemolojik bağlamda en üst derecede konumlandırmış ve her şeyi bu konumlandırmaya uygun bir şekilde değerlendirmiştir. Bu sebeple varlığa ve insana karşı bu konumlandırma işlevsel hâle getirilmiş ve her şey mutlak birliğe ulaşmak üzere dizayn edilmiştir. Bu sıra düzen, kesrette vahdeti arama ya da onu gerçekleştirme azmi ve iradesidir. Bugün parçacı, birbirleriyle bağlantısı olmayan ya da buna imkân vermeyen bilimin ve inançların varlığı, insanların birinci derecedeki mutsuzluklarının kaynağı olmaktadır. Bu bağlamda İbn Arabi, felsefi olan literatürü İslami literatürle boyamış, neticede akıl ile vahyin uygunluğunu kendisince bir sistem hâline getirmiştir. Bu sistem, her şeyi, ilmi ve varlığı ile kuşatan Allah’ın insanlar ve kâinat üzerinde olan egemenliğini pekiştirmektedir. Celaleddin Rumi’nin yaklaşımı ise felsefi ve tasavvufi olan söylemleri halkın anlayacağı hikâyelerle toplumu tevhide/birliğe, bir olmaya sevk etmektedir. Günümüzün bilgesi Begoviç; beden ve ruhun farklı cevherler olduğunu ifade ettikten sonra zıtların, çelişkilerinin İslam dininin teklifleriyle uzlaştırılacağını; bu uzlaşıdan mutluluk ve tevhid çıkacağını hem eserleriyle hem de hayatıyla ortaya koymuştur. Begoviç; İslam’ın tevhid anlayışının temelinde zıt gibi görünenlerin aslında bütünleştiklerinde mutluluğa aracı olduklarını ifade etmektedir. İşte bu zıt gibi görünenler, anlamlı bir şekilde bir araya geldiklerinde tümeli ve tam olanı oluşturmaktadırlar ki İslam’ın istediği tevhid budur. Yoksa tek bir şeyle bütünü ifade etmek değildir. Ayırt etmek gerekirse tekcilik ve tekelcilik, dayatmacılığı ve bağnazlığı doğurur.
Zorluk, hastalık, afet ve sarsıcı yaşam olayları karşısında insanların batıl inançlara, güç sembollerine veya görünmez dayanaklara yönelme eğilimleri tevhid açısından nasıl değerlendirilmelidir? Aileler ve toplum bu yönelimlere karşı nasıl bir bilinç geliştirmelidir?
Doğrusu her zaman ve her mekânda bu türden çaresizlikleri gidermek için insanlar görünmez, anlamı olmayan kurtarıcılara sığınmış ve onlardan yardım dilemişlerdir. En başından ifade edelim ki duasını davası hâline getirememiş bir insanın son çığlıkları ya da duası tarihin ve tecrübelerimizin şahadetinde görüldüğü üzere hiçbir işe yaramamıştır, yaramayacaktır. İslam’ın tevhid inancı, imandan sonra amelde bulunmayı insani varoluşun olmazsa olmazı saymıştır. Gücü yettiği hâlde zamanında çalışmamış, felaketlere karşı tedbirini almamış bir insan veya toplum hangi inanca sığınırsa sığınsın ona yansıyacak olumsuz sonuç kaçınılmazdır. İslam’ın tevhid anlayışı, kişinin yalnızca Allah’tan istemesini ve bu isteğine uygun olarak da çalışmayı emreder. Gücünün yetmediği yerde Allah hiç kimseyi sorumlu tutmamış, gücünün yetmediği felaketlerden dolayı aldığı zararları ise ahirette -Allah’a isyan etmediği sürece- mükâfatla güvence altına almıştır. Bu türden olumsuz durumlarda birinci derecede kendimizi sorumlu tutmalı ve peygamberlerin ve başarılı toplumların aldığı tedbirleri ve tutumları bilmemiz gereklidir. Eşyanın tabiatı değişmediği sürece ona karşı alacağımız tedbir de değişmez. Eşyayı bilmeyi bu bilişe uygun olarak onu varoluşa çıkarıp hayır elde etmeyi ve zorluklara karşı tedbir için kullanmayı inancımız bizlere emretmektedir.