KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR
Murat ALKAN
DİB Başmüfettiş
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye hicretinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmişti. Mescid-i Nebi inşa edildiğinden bu yana Müslümanlar, tüm namazlarını cemaatle ve Resulullah’ın (s.a.s.) imametinde eda ediyor, her namazda onu görme ve dinleme bahtiyarlığına erişiyorlardı. Ancak, başta bedeviler olmak üzere bazı insanların mescide gelerek Peygamberimiz’e (s.a.s.), Müslümanlara zorluk çıkaracak türden sorular sorması sıkıntı oluşturmaya başlamıştı. Yine böyle bir durumda, daha önceden nazil olan “Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın!...” (Maide, 5/101) ayetiyle Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gereksiz sorular sorulması yasaklanmıştı. Bu ayetin inmesinden sonra soru soramayan ama yeni şeyler öğrenme arzusuyla da tutuşan sahabiler, bu yasaktan haberi olmayan biri gelse de soru sorsa diye bekleşiyorlardı. İşte tam da böyle bir ortamda şahit olduğu bir diyaloğu Enes b. Malik (r.a.) şöyle anlatıyor: “Çölden bir bedevinin gelip Allah Resulü’ne soru sorması hoşumuza giderdi. Resulullah (s.a.s.) bir gün mescitte halkla sohbet ediyor ve onlara bazı konularda nasihat ediyordu. O esnada bir bedevi çıkageldi. Arkalardan bir yerden ayağa kalkarak hiç beklemeden gür sesiyle, zihnini günlerdir meşgul eden sorusunu sordu: Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet ne zaman kopacak? Bu soruyu işiten Allah Resulü’nün yüzü asıldı, morali bozuldu. Biz ona, otur! Bak, Allah Resulü’ne hoşlanmadığı bir şeyi sordun, dedik. Adam, hiç oralı olmadan aynı soruyu tekrar sordu. Peygamberimiz’in yüz ifadesi daha da değişti. Bunun üzerine biz adamı tutup oturttuk. Adam üçüncü defa kalktı ve sorusunu bir kez daha tekrarladı. Tam o sırada namaz vakti geldi ve namaz için kamet getirildi. Allah Resulü namazı kıldırdıktan sonra döndü ve kıyametin ne zaman kopacağını soran kişi nerede, dedi. Adam, benim ey Allah’ın Resulü (buradayım), dedi. Allah Resulü, peki sen onun için ne hazırladın, diyerek soruya soruyla karşılık verdi. Adam, samimi bir eda ile ben onun için pek fazla (nafile) namaz, oruç ve zekât hazırlayamadım. Fakat ben, Allah ve Resulü’nü (çok) seviyorum, dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi, kişi sevdiğiyle beraberdir ve sen de sevdiklerinle beraber olacaksın.” buyurdu.
Söz konusu hadiseyi nakleden hadislerin değişik rivayetlerinden, soruyu soran sahabinin Zü’l Huveysira el Yemani olduğunu öğreniyoruz. Bu diyaloğu ve yaşanan olayı bizlere nakleden genç sahabi Enes b. Malik (r.a.) ilave olarak şunları söylemektedir: “Biz Müslüman olduktan sonra, ‘Sen sevdiğinle berabersin.’ sözünden daha fazla hiçbir şeye sevinmedik. Ben de Allah’ı, Resulü’nü, Ebu Bekir’i, Ömer’i seviyorum. Onların amelleri gibi amel edemediysem de onlarla beraber olmayı ümit ediyorum.” diyerek arzu ve beklentisini dile getirmiştir. (Müslim, Birr, 163)
Yukarıda anlatılan hadiseye baktığımızda; hadisenin bir namaz öncesi başlayıp namazdan sonra tamamlandığına muttali olmaktayız. Bu olay bize, Nebi (s.a.s.) ile ashabı arasındaki iletişimin güzel bir örneğini sunmaktadır. Soruyu soran bir bedevi, sorunun muhatabı Allah Resulü (s.a.s.), soru ise bir beşer olan peygamberi de aşan mesele idi. Muhataplarının seviyesini, ilgi alanlarını, merak ettikleri hususları, öncelikli ihtiyaçlarını daima dikkate alan o büyük rehber, karşısındaki şahsın çölden geldiğinin farkındaydı. Israrla sorulan bu sorunun cevabını zaten Allah’tan başka kimse bilemezdi. Muhtemelen Allah Resulü’nün yüzünün rengi de bundan dolayı değişmişti. Yahut sorunun önemi ve büyüklüğünden, kim bilir? Adama derhâl cevap vermek yerine namaz kılıncaya kadar beklemeyi tercih etti. Belki de o, böyle yapmakla hem kendisinin hem de ashabın bu konuyu biraz düşünmesine, cevaba hazır hâle gelmesine imkân ve zaman tanıdı. Belki de bu kadar önemli bir konuda inebilecek bir vahiy bekledi. Namazı kıldırdıktan sonra hemen adama döndü. Sorduğu soruyu doğrudan cevaplamak yerine ona karşı bir soru yöneltti. Adamdan aldığı cevaplardan hareketle, aslında onun neyi öğrenmek istediğini iyİce anlamaya çalıştı. Zira adam, kıyametin hangi gün hangi ayda ne zaman kopacağını değil; kıyamet sonrasında kendi durumunun nasıl olacağını merak etmekteydi. O Yüce Peygamber (s.a.s.), adama öyle bir cevap vermişti ki sadece o bedevinin değil bütün dostlarının merakını gidermişti. Hatta “Kişi, sevdiğiyle beraberdir.” mesajı, yalnızca ashabı değil onu seven herkesi, sevinç ve ümide gark etmeye yetmişti. Nitekim hadisi nakleden Enes (r.a.), Efendimiz’in (s.a.s.) sözlerini duyduklarında hissettikleri sevinci, o güne kadar yaşadıkları en büyük mutluluk olarak ifade etmektedir.
Bir topluluğu sevdiği hâlde onlarla birlikte olamayan kimsenin durumu kendisine sorulduğunda da Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), yine “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” müjdesini vermiştir. (Buhari, Edeb, 96) Seven ve tüm kalbiyle sevdiklerine tabi olan ve onlara özenen, onlara benzemeye gayret eden insan, hiç görüşmemiş olsa bile onların dostluklarını kazanacak ve ebedî âlemde o sevdikleriyle birlikte olacaktır.
Sevmek ve dost olmakla, hayata dair önceliklerini ve değerlerini paylaşmak arasında kuvvetli bir bağ vardır. Zira kişi, sevdiğini asla üzmek istemez ve onun sevdiği şeyleri bildiği gibi sevmediklerini de bilir ve buna göre davranır. Âl-i İmran suresi 31. ayette “(Resulüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” Kimi seviyorsak onun yolunu izlememiz gerekir. Allah’ı sevdiğini iddia eden, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) tabi olmalıdır. Sevgi, kuru iddia değildir ve fiil ile ispat ister.
“Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisi, hem bir müjde hem de bir ikaz içerir. Müjde açısından baktığımızda; salihleri, peygamberleri, Allah’ı seven onlarla beraber olur, deriz. Ancak bir de ikaz yönü var;zalimleri, inkârcıları ya da kötüleri seven kişi de onların akıbetine ortak olur. Yani sevgi, insanın yönünü ve sonunu belirleyen çok önemli bir tercihtir. Sevgimizin hak ve hakikate, Hakk’ın habibi En Sevgili’ye olması dileğiyle…