ÇEYİZ SANDIĞI


Fatma KAYMAZ


Sabahın erken saatinde kalktı Eda. Yağ tenekelerine dikerek avluya sıraladığı küpeli, menekşe, gül, fesleğen, begonya, ortanca, zambak çiçeklerinin yanına gitti. Ninesinden kalma tahta tabureyi çekti, oturdu. Çiçeklerin dökülen yapraklarını temizledi, köşedeki çeşmede yıkadı, azar azar suladı. Büyüklü küçüklü bir sürü kaktüs çiçeği de vardı. Onları da boylarına göre sıraladı. Kimsenin baharında gözü yoktu, doğup büyüdüğü bu avluda kendine ait bir bahar oluşturma çabasındaydı. Kulakları duymuyordu Eda’nın. Ama gözleri etrafındakilerin fark edemediği, göremediği güzellikleri görüyor ve içselleştirebiliyordu.  

Babası Süleyman Efendi erkenden bağa gitmişti. Kirazların toplanma zamanı babasının aklı fikri bağda olurdu. Kirazlara al düşmüştü, on güne kalmaz toplanırdı. Süleyman Efendi her ağacı tek tek inceler, ne kadar kiraz satacağını hesaplamaya çalışırdı. Eda’nın köyünde hemen herkesin az ya da çok kiraz ağacı vardı. Haziran ayının ortasındaki günlerde kirazlar toplanmaya başlanırdı. Köy halkı sabah erkenden bahçelerine gider, akşamın geç saatlerine kadar toplar ve köy kooperatifine verirdi. Kiraz dalları tam kırmızı olan ağaca göre bahçede kademe kademe ilerlenirdi.

Eda’nın çocukluğu, gençliği bu iki katlı avlulu ev ile köyün dışındaki kiraz bahçesi arasında geçti. Yaşadığı köy şehir merkezine uzaktı. Şehre çok az gider, gelirdi. Bitmeyen bağ bahçe işleri ve ev işleri vardı. Küçük yaşlardan itibaren az duyduğu fark edildi Eda’nın. Doktor kalıtımsal bir hastalıktan bahsetti. İlkokulda ise Eda duyma yetisini tamamen kaybetti. Okuma yazması vardı, kelime telaffuzları da iyiydi. Zamanla dudak okumasını da öğrendi. Rabb’im bir yerden aldığını sanki başka bir yerden koyuyordu. Çok çalışkan ve becerikliydi Eda. İğne oyası, dantel, kanaviçe gibi el sanatlarında çok mahirdi. Ama annesi evin tüm iş yükünü de Eda’nın omuzlarına bırakmıştı. Evin temizliği, yemeği, çekip çevrilmesi Eda’ya aitti.

Babasının bağdan geç geleceğini biliyordu Eda. Bitişik evde oturan Sare’yi kahvaltıya çağırmayı düşündü. Sare, yandaki evin geliniydi, iki çocuğu vardı. Bekârken öğrendiği halı dokuma işini bu köydeki evinde de devam ettiriyordu. Annesine “Sare halı tezgâhının başına erkenden geçmiştir. Ona da kısa bir mola olur, kahvaltıya gelsin mi?” diye sordu. Hayatta varlığı yokluğu belli olmayan bu kadıncağız umarsızca omzunu silkerek “Sen bilirsin.” dedi. Keşke daha güçlü tepkiler verseydi. “Kesinlikle hayır olmaz.” ya da “Tabii kızım, çok güzel olur.” deseydi. Eda’nın aklı erdi ereli annesi tutuktu, yavandı. Sımsıkı sarıldığını hiç hatırlamazdı. Aslında bir tek Eda’ya karşı mesafeli değil hayata karşıda çekimserdi. Sanki kendi burada, ruhu başka yerdeydi. Kocasının ceberut hâline Eda’nın duymaması eklenince iyice susmuştu hayatta. Sessizlik çemberinde kalmak daha mı güvenli geliyordu acaba? Eda hem sese hem mutlu, güler yüzlü bir anneye hasretti.

Kahvaltıyı hızlıca hazırladı. Sare’ye seslendi. Yıllar içinde çok iyi anlaşan abla kardeş gibi olmuşlardı. Sofraya yeni yaptıkları gül reçelinden koydu. Küpten peynir, zeytin çıkardı. Tabağa domates, salatalık doğradı. Tavada erittiği tereyağına üç yumurta kırdı. Mis gibi tavşankanı bir çay demledi. Tepsiye baktı “İşte tamamdır.” dedi. O sırada Sare başındaki tülbendi düzelterek avluya girdi. Süleyman Efendi’nin huysuzluğunu biliyordu. O yokken eve çağrılırdı ama yine de sordu usulen “Evde kimse var mı?” diye. Eda gülerek kafasını salladı “Yok, yok.” dedi. Kâh konuşarak kâh işaretle sohbet ederek kahvaltıyı yaptılar. Kahvelerini hızlıca yapıp Eda’nın çok sevdiği yer olan çeyiz sandığının başına gittiler. Evin alt katında, köşedeki odada Eda’nın çeyiz sandığı vardı. Hatta bu odaya sandık odası denilirdi. İçinde rengârenk iğne oyalı tülbentler, dantelli havlular, kenarları kanaviçe işlenmiş çarşaflar, etamin seccadeler, kasnak işi masa örtüleri vardı. Hepsi Eda’nın el emeği göz nuruydu. Bu çeyizlere açıp açıp bakmak mutluluk, neşe verirdi ona. Annesi onları uzaktan izledi. Sare her defasında “Eda Abla, sen harika şeyler yapmışsın. Bunların eşi benzeri yok.” diye iltifatlar ederdi. Sen evlenince çeyiz asma görevini ben yapacağım, kimselere bırakmam, diye eklerdi. Bu cümlede Eda bazen annesi ile göz göze gelirdi ama hemen bakışlarını kaçırırdı annesi. Hayalleri vardı Eda’nın. Sevmek, sevilmek, evlenmek, anne olmak istiyordu.

Mahalleden Müzeyyen Hanım çok münasip bir görücü getirmişti Eda’ya. Az işiten, yakışıklı bir delikanlıydı. İşi gücü de vardı. Çok uğraşmıştı bu gençler evlensin diye ama Süleyman Efendi olmaz diye tutturmuşu. Çünkü onun planları başkaydı. Yaşlılıklarında Eda onlara bakacaktı. Eda gelin olursa bağ bahçe işlerini, evin çekip çevrilmesini kim yapacaktı? Süleyman Efendi’nin gözünde sanki evladı değil de hizmetçisiydi. Eda’ya eksikliği her fırsatta söylenirdi. Ne kadar acı. Zaten duymuyordu, sağırdı. “Kim ne yapsın bunu, iki gün sonra geri getirirler.” cümlesi dilinden düşmezdi. Eda, Rabb’inin merhametine sığınıyordu. Abisinin bu konuya el atmasını çok beklemişti ama o hiç yanaşmamıştı bile. Akrabaları, komşuları Eda’nın baş göz edilmesi için çok uğraştılar ama Süleyman Efendi’nin huysuzluğunu aşamadılar. Oysaki Eda kanatlarının altına rüzgârı alıp yuvadan uçmak istiyordu. Kim bilir belki anne olurdu.Eda bu hayallerle günlerini geçirirdi. Ama yaş aldıkça artık bunun gerçekleşmesi imkânsız bir hayal olduğunun farkındaydı.

Süleyman Efendi’nin dört çocuğu olmuş ama ikisi, daha yaşını doldurmadan vefat etmişti. Evin yakınlarında oturan oğlu sık sık gelirdi. Eda abisine ve yengesine çok güzel sofralar hazırlar, çoluk çocuk hep beraber yenilir, içilirdi. Yeğenlerini çok severdi Eda. Ne çok isterdi bir oğlu olmasını. Ama abisi hayatın akışında günlük telaşlarla meşguldü, Eda’nın ruhunun inceliklerini fark edemiyordu. Babasının otoriterliğini sorgulamadan yaşıyordu.

Sare, usta bir ipek halı dokuyucusuydu. Yaptığı halılar toptancılar tarafından hemen alınırdı. Eda’ya da öğretmişti halı dokumayı. Hatta çok güzel kavramıştı, eli yatkındı bu işe. Motifleri ustaca koyuyor, düğümleri kolayca atıyordu. Babasına çok söylemişti evde halı dokumak istediğini ama babası bağ bahçe işleri, evin işi var diye kabul etmemişti. O da her fırsat bulduğunda kaçar, Sare’nin yanında, halı tezgâhına otururdu. Beraber hem türkü söyler hem halı dokurlardı.

Kiraz bu yıl çok bereketliydi. Bahçede işçilerle birlikte Eda kiraz topluyordu. Kasaları ayarlıyor, kirazları seçiyordu. Bahçe büyüktü, çok yorulmuştu ama birkaç günlük işleri kalmıştı. Son günlerde Eda göğsünde yanmalar hissediyordu. Babasına söyledi rahatsızlığını “Kiraz toplama işi az kaldı, bitsin gideriz.” dedi. O gece yine göğüs ağrıları ile uyudu ama ölüm uyumazdı. Eda gece uykuda kalp krizi geçirmiş, sessizce emanetini teslim etmişti. Dünyası sessizdi, ölümü de sessiz olmuştu. Sabah erkenden uyandırmaya gelen babası Eda’nın soğuk bedeni ile karşılaşmıştı. Onu sevgisizlik öldürmüştü. Kardeşinin umursamazlığı, babasının âdeta bir hizmetçi gibi görmesi, annesinin yaşarken ölüymüş gibi davranması öldürdü. Hâlbuki gençti, sağlıklıydı ama kalbi bu sevgisizlikten kırıla kırıla yorgun düşmüştü.

Cenazede en çok Sare ağladı. Günlerce gözyaşı döktü. Eda onun dostuydu ve dostluk hayat hikâyesinde yer etmekle başlardı. Sare’nin hayatında Eda yer edinmişti. Pişirdiği börekten usulca bir tabak ayırışı, vişne kompostosunu çok sevdiğini bildiği için ona bir şişe koyup kenarda bekletmesi, her diktiği çiçekten onun için de filizlendirmesi geldi aklına. Şimdi onu incelikli düşünen bir ablasını kaybetmişti. Mezarının üzerine ona verdiği çiçeklerden getirdi, ekti, suladı. Toprağı önce düzeltti sonra avuçlayarak hıçkıra hıçkıra ağladı. “Garip geldin, garip gittin, Eda Ablam.” dedi. Çantasından Kur’an’ı çıkardı, okumaya başladı. Gönlü hiçbir teselliyi kabul etmiyordu. Rabb’inin kitabına sığındı. Sare, her Kur’an okumadan sonra duada ilk sıraya Eda Abla’sını koydu. Hiç unutmadı onu.

Ölümün birleştirici bir doğası vardı. Emine Hanım artık neredeyse hiç konuşmuyordu. Sessizce tespihini çekiyor, gözyaşını siliyordu. Süleyman Efendi hayatının son baharında karısına daha iyi davranmaya başlamıştı. Eda’nın kabri başına servi ağacı dikti. Mezarlığa çok sık gidiyordu. Bu sabah yine suladı mezarı, yabani otları topladı. Her gün söylediği sözü tekrar etti “Hakkını helal et kızım, helal et.” Eda’nın ölümünden sonra hayat felsefesinin yanlışlığını anlamıştı. Fakat heyhat gün günden geçmişti. Ara sıra çeyiz sandığının başına gidiyor, şöyle bir açıp içine bakıyor, derin bir ah çekip kapatıyordu. Çok pişmandı kızını evlendirmediğine.

Sare aylardır halı tezgâhının başına oturmuyordu. Her renk, her desen ona Eda’yı hatırlatıyordu. Tezgâhtaki halının artık çıkması gerekiyordu. Toptancısı haber göndermişti. Abdestini aldı, gücünü topladı. Kararını vermişti. Eda’nın hayrına verecekti kazandığı parayı. Efkârlı bir türkü açtı. Dokumada nerede kaldığını anlamaya çalıştı. Kırmızı gül motifindeydi. Aldı eline kırmızı ipek ipliği, attı ilmeği. Dostunun gönlündeki boşluğunu ilmek ilmek doldurmaya çalıştı. Ustalığı ile motifte belli olmayacak bir iz bıraktı. Kendince Eda’nın ölümünü halıya şerh düştü. Hem ağladı hem türküye eşlik etti: Yalan dünya, ahhh yalan dünya, yalandan yüzüme gülen dünyasın…