TABİATIN GİZEMLİ KODLARI:

ŞİFA MI YOKSA

GİZLİ BİR

TEHLİKE Mİ


Dr. Mustafa YAŞAR


Evinizin penceresinden dışarı baktığınızda ne görüyorsunuz? Belki rüzgârla salınan bir ağaç, belki kaldırım taşlarının arasından inatla başını uzatmış bir papatya… Çoğumuzun gözünde onlar sadece birer manzara. Oysa o sessiz duran söğüt ağacının, bugün başımız ağrıdığında elimizin gittiği o meşhur ağrı kesicinin yani aspirinin “büyük dedesi” olduğunu biliyor muydunuz? Evet, yanlış duymadınız. Bilim, o söğüt ağacının kabuğundaki tek bir molekülü aldı, ayrıştırdı ve bir tablet hâline getirdi. Bu, insanlık için muazzam bir adımdı, ağrıyı dindirmek için kıymetliydi. Ama size bir sır vereyim mi: Tabiatın bilgeliği, o tek bir molekülden çok daha fazlasıdır.

Tek Bir Ses Değil Muazzam Bir Senfoni

Biz hekimler bazen karmaşık terimlerle konuşmayı severiz ama gelin bu meseleyi bir mutfak örneğiyle, annelerin diliyle konuşalım. Nasıl ki bir çorbayı lezzetli ve şifalı yapan sadece içindeki tuz ya da havuç olmayıp tencereye giren her şeyin uyumu, ateşte pişme süresi ve annenin elinin lezzetiyse bitkiler de öyledir.

Bir bitkinin içinde, yüzlerce farklı bileşen; flavonoidler, enzimler, güzel kokulu yağlar bir arada bulunur. Tıpkı dev bir orkestra gibi! Kemancı tek başına güzel çalabilir ama bir senfoni dinlemek istiyorsanız tüm orkestraya ihtiyacınız vardır. İşte gerçek fitoterapi, o tek kemancıyı (molekülü) cımbızla çekip almak değil; o muazzam senfoniyi bedeninize, bütünlüğü bozmadan dinletmektir.

“Bitkiseldir, O Hâlde Zararsızdır” Yanılgısı

İşte burada bir dakika duralım; birbirimizin gözlerinin içine bakarak konuşmamız gereken çok hassas bir mesele var. Toplumumuzda ne yazık ki yaygın, ama bir o kadar da riskli bir inanış dolaşıyor: “Canım alt tarafı ot değil mi? Bitkiselse kesin zararsızdır, ne kadar içsem o kadar iyi!” Lütfen bu tuzağa düşmeyin.

Tabiat muazzam bir şifacıdır, evet. Ama aynı doğa, dengesi şaştığında sert bir öğretmene de dönüşebilir. Düşünün; ormanda her gördüğünüz mantarı toplayıp çorba yapıyor musunuz? Hayır, çünkü hangisinin besleyici, hangisinin tehlikeli olduğunu bilmek uzmanlık ister. Fitoterapi de aynen böyledir. Bugün “şifalı” diye satılan ama yol kenarında egzoz dumanı yemiş, ağır metallere maruz kalmış bir bitkinin size iyilik yapmasını bekleyebilir misiniz? Ya da nemli depolarda beklemiş, küflenmiş, o güzelim kokusunu (yani etken maddesini) çoktan yitirmiş açıkta satılan bitkilerin bedeninize fayda sağlaması mümkün mü?

Gerçek Fitoterapi ile “Rastgele Ot Kullanımı” Arasındaki Fark

Gerçek fitoterapi; “Komşum kullandı iyi geldi, ben de kaynatıp içeyim.” demek değildir. Gerçek fitoterapi; tabiatın o nazlı dengesini bozmadan onu bilimin hassas terazisinde tartmaktır.

• Bitkinin nerede yetiştiği,

• Hangi mevsimde, günün hangi saatinde toplandığı,

• İçindeki etken maddenin korunup korunmadığı,

• Ve en önemlisi, sizin bedeninizin o bitkiye gerçekten ihtiyacı olup olmadığı…

Bunların hepsi bilimsel bir ciddiyet ister. Merdiven altı üretimler, ne olduğu belli olmayan karışımlar bedeninize şifa vermek bir yana karaciğerinizi ve böbreklerinizi yorabilir. Bizim amacımız bedene yeni bir yük yüklemek yerine onun yükünü almaktır.

Bedenimiz Unutkan Bir Bilgisayar Gibi Olduğunda…

Kış geldi… Hepimizin aklında o malum sorular: “Neden komşunun çocuğu hiç hasta olmuyor da benimki her ay öksürüyor?” Cevap sandığınız kadar karmaşık değil. Modern hayat bizi yoruyor. Şehir havası, uykusuzluk, stres, koşturmaca derken bedenimiz tıpkı arka planda çok fazla program çalıştıran bir bilgisayar gibi yavaşlıyor. Ve en önemlisi; bedenimiz kendi doğal dengesini, o muazzam “sağlık hafızası”nı unutmaya başlıyor. İşte doğru formüle edilmiş, bilimsel fitoterapi ve güvenli şekilde hazırlanmış bitkisel destekler tam da burada devreye girer. Bitkiler bedeninize dışarıdan zorla bir şey yaptırmaz. Onlar nazik birer hatırlatıcıdır. Bedenin kulağına eğilip, “Hey, senin fabrika ayarlarında iyileşmek var, kendini yenilemek var, hatırla!” diye fısıldarlar.

Kışın Sadık ve Güvenli Dostları

Mutfaktaki dostlarımızı elbette küstürmeyelim. Onlar bizim kadim yoldaşlarımız. Ancak onları “ilaç” gibi değil yaşamın birer “destekçisi” olarak görelim. İşte kışın ocağımızdan eksik etmememiz gerekenler:

• Kekik: Sadece et yemeklerine lezzet veren bir baharat mı sanıyorsunuz? Bilimsel araştırmalar, kekiğin içindeki timol maddesinin, kışın en soğuk günlerinde solunum yollarına sıcak bir battaniye örttüğünü gösteriyor.

• Zencefil: Bedenin sobasıdır. Enerji akışınızı düzenler, içinizi ısıtır. Sindiriminiz tıkandığında trafiği açan o tatlı polis zencefildir.

• Zerdeçal: Doğanın sarı mucizesi. İçindeki o bilgiyle hücrelerinize nasıl yenileneceğini hatırlatan bilge bir danışmandır.

• Karabaş Otu: Günümüz annelerinin en büyük ihtiyacı… Zihinsel yorgunluğunuzu alan, sinirlerinizi yumuşatan, omuzlarınızdaki yükü hafifleten şefkatli bir eldir.

Şifa Sadece Şişede Değil Yaşamın İçindedir

En iyi reçete, dengeli bir yaşamdır. Dünyanın en etkili, en iyi formüle edilmiş bitkisel desteğini de kullansanız gece uykunuzu almıyor, günde 2 litre suyunuzu içmiyor ve şöyle derin bir nefes alıp gökyüzüne bakmıyorsanız o senfoni yarım kalır.

Bu kış kendinize ve ailenize bir iyilik yapın. Rastgele ürünlerden, kaynağı belirsiz vaatlerden uzak durun. Tabiatı, bilimin ışığında, güvenli ellerde hayatınıza misafir edin. Çünkü şifa; ne tek başına bir otta ne de bir haptadır. Şifa, tabiatta var olan ile bedenin ihtiyacının buluştuğu o hassas dengedir. Unutmayın; tabiat konuşur ama onu sadece doğru dinleyenler anlar.