AYŞE SEVİM İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Öncelikle yazarlık serüveninizin başlangıcına gidelim. Bu yolculuğun ilk adımları nasıl atıldı? Dönüm noktası diyebileceğiniz nokta var mıydı, dinlemek isteriz.
İnsanların belli yeteneklerle doğduğuna inanıyorum. Kimimiz sayılara, kimimiz hikâyelere, kimimiz biyolojiye, kimimiz parçalara ilgi duyuyoruz. Sanatçılara, “Sanata olan ilginiz ne zaman başladı?” diye sorulunca “Çocukken.” cevabını duyarız çoğunlukla. Klişe gibi dursa da hakikat böyledir. Çünkü çocukken fıtratımıza daha yakınız, tercihlerimizi daha net görebiliyoruz. Benim için de bu yolun ilk adımları çocukken atılmıştır diyebilirim. Çocukluk yıllarımda hikâyelere, masallara, bir olayın anlatım şekline alaka duyan biriydim. Yani aynı olayı farklı kimselerden dinlemeyi seviyordum. Çünkü farklı kişiler aynı olayı bambaşka anlatıyorlardı. Ancak benim yazarlık yolculuğunda dönüm noktam üniversite yıllarımda Ali Ural hocamla tanışmam ve onun yazı atölyesine katılmamla oldu sanki. Hocamızla yazı atölyesindeki çalışmalarımızın yanı sıra yayınevine gidip gelmelerimiz ve oraya gelen yazarlarla tanışmamız serüvenimde çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü oradaki ortamlar, günümüz edebiyat sorunlarını bizzat dinlediğimiz ortamlardı. Yazılarımızı hocamızın dışında da gösterebildiğimiz kimselerle tanışıp onların fikirlerini edinme şansını buluyorduk. Bu da bana yazarlık yolunda yeni yeni ufuklar aralıyordu.
Hâlihazırda çocuk edebiyatına yönelik çalışmalarınız yoğunlukta ama şiir, öykü ve tiyatro oyunu gibi edebiyatın başka türlerinde de yazdığınızı, eserlerinizde insanın iç sesinin ve sükût hâlinin belirgin bir şekilde işlendiğini görüyoruz. Yazı sürecinde ilham kaynağınız/kaynaklarınız nedir? Bir metne başlarken önce duygu mu beliriyor yoksa mesele kendini dayatıyor mu?
Önceleri şiir ve öykü yazıyordum ancak zaman içerisinde çocuk edebiyatına doğru bir yönelim oldu. İlk kitabım da Güneşe Yolculuk isimli Peygamberimizin hayatına yönelik çocuk romanı oldu. 23 yaşındayken kaleme aldığım bu kitap, o dönemin çocukları tarafından çok sevildi. Bunun nasıl geliştiğini aslında ben de tam anlayamadım. Şiir ve öykü yazarken, çocuk edebiyatı da bu kadar revaçta değilken bana Efendimizin hayatıyla ilgili bir çocuk romanı yazma teklifi geldi. O zamanlar için çok yeni bir fikirdi. Sonra o kitap, TYB ödülünü de alınca arkasından devamlı projeler geldiğini söyleyebilirim. Çok sayıda çocuk kitabım var ama, şunu yazabilir misiniz, şeklindeki teklifin dışında yazdığım bir ya da iki kitabım var. Soluksuz şekilde çocuk edebiyatına ve o dünyaya yönelik eserler kaleme aldım hayatımın bir döneminde. Çok da mutluyum bundan. Çünkü çocuklarla yan yana gelmek çok güzel bir duygu. Hiç tahmin etmediğiniz neticeler alabiliyorsunuz. Sonrasında bu kitaplara yönelik çocuklardan almış olduğum sorular Allah’ın beni çok güzel bir işte kullandığı kanaatini bende uyandırdı. Nasibin beni bu yöne itmesinden çok memnunum. Bunların dışında şiir ve öykülerim devam ediyor. Kintsugi isimli öykü kitabım var. Bunların hepsinin kendine ait bir dünyası oluyor. Sanki çok farklı alanlarda çalışıyormuşum gibi gözükse de ortak noktaları yazmak ve bununla ilgili hayal kurdurtmak. Çocuk edebiyatında bulunurken orada biraz zihnimin daraldığını, çok iyi şeyler göremediğimi düşündüğüm zaman yetişkin edebiyatına sıçrıyorum. Orada iyi şeyler göremediğimi düşündüğüm zaman tiyatroya, orada göremediğim zaman animasyona geçiyorum. Bu geçişlerimin tamamımın merkezinde yazma oluyor.
Bir metine başlarken bazen duygunun bazen de meselenin kendini dayatması hâkim olur diye düşünüyorum. Şiir, içe doğru işleyen bir sanat olduğu için onda duygu çok önemlidir ancak öykü daha çok gözleme, çocuk edebiyatı ise hayale dayalıdır. Dolayısıyla bunlarda şiirin aksine dışarıya yönelik adım atmanız gerekir.
“Benim için bir imkân” dediğiniz şiiri, diğer edebî türlere katkısı bakımından nasıl değerlendirirsiniz? Yazma yolculuğunuzda onun yerine dair neler söylersiniz?
Benim için çok önemli olan ve çok sevdiğim şiir, diğer yazı alanlarımda temel taşı oldu. Bir öyküyü yazarken de çocuk edebiyatında bir dünya kurgularken de şiirden hareket ediyorum. Bu anlamda şiirle başlamış olmam hem kendisiyle hem de diğer türlerle ilgili eserler üretmemde olumlu katkı sağladı. Şiirle uğraşırken dille çok yakın bir irtibata geçiyorsunuz ve kelimelerin içine içine giriyorsunuz; normalde yan yana gelmeyen kelimeleri dizip onların musikisine bakıyorsunuz. Düz yazıda hele hele romanda musikiye hiç bakmayız. Şiirde ise onun uyumunu arıyorsunuz, farklı kelimeleri farklı anlamlarıyla kullanıyorsunuz. Bu da Türkçeyle ilişkimi bambaşka bir hâle getiriyor. Bir romandaki ya da öyküdeki konuyu anlatmanın dışında onun nasıl anlatılacağı kısmına dikkat etmeyi sağlıyor.
Yazılarınızda hem kişisel hikâyeler hem de toplumsal meseleler iç içe geçiyor; gündelik hayatın, yaşadığımız sokağın, şehirlerin ve onların sakinlerinin hikâyeleri bir anda edebiyatın ve şiirin renkleriyle süslenmiş hâlde karşımızda beliriyor. Sizce iyi bir metnin bireysel olanla toplumsal olanı buluşturma şekli nasıl olmalıdır?
Bu soruyu yıllar önce almış olsaydım farklı cevap verirdim. Çünkü eskiden benim meselem, hakikaten sanattı ve sanat için çevreyi gözlüyordum. Şimdilerde ise merkezimde “insan” var, elbette onu kuralına uygun ve estetik bir şekilde sunmalıyım. “Ben insanları çok seviyorum ve insanlara yardım etmek istiyorum. Bu yüzden bugünkü bütün ameliyatları ben yapacağım.” diyen bir manifaturacı olamaz. Bunun gibi ben de, “İnsanı çok seviyorum bu yüzden yazıyorum.” diyemem. Önce bir sanatçı kimliğimin olması lazım ama şu anda merkezime insanı alıyorum ve insanları tanımayı çok seviyorum. Çok fazla seyahat ediyorum. Dünyanın her yerindeki insanlarla konuşmayı, onların dertlerini dinlemeyi ve onlara yardımcı olmayı seviyorum. Bunu da edebiyatın içine çekiyorum. On sene önce, bu işten başka bir iş asla yapamam, derdim ama şunu itiraf edebilirim ki burada olmayı çok seviyorum ve ömrümün sonuna kadar yazmak isterim. Ancak Allah beni başka bir işte kullanmak isterse de onun için artık inat etmem. Ben artık sürprizlere daha açık bir hâle geldiğimi düşünüyorum ve açık olmayı seviyorum. Edebiyat kalesinin içerisinde belli kurallarla hareket etmeyi bırakarak sokağa çıkıp Buda’nın sarayını terk edip de sarayın dışındaki hayatı keşfetmesi gibi ben de hayatı yeniden yorumlamayı öğrendim herhâlde ve bulunduğum yeri de seviyorum.
Yıllar öncesinde çeşitli önemli edebiyat ödüllerine layık görüldünüz. En son Necip Fazıl Ödüllerinde “Çocuk Edebiyatı” dalında ödüllendirildiniz. Yazarlık serüveniniz ve üretim motivasyonunuz açısından bu ödüller dünyanızda nasıl karşılık buluyor?
Ödüllerin yapılan işin görülür kılınması, şahit tutulması açısından önemli bir yanı var. Her ne kadar “Mesele ödül değil; önemli olan yazmaktır.” diyenler olsa da ödüllerin yazarlar için mühim olduğuna inanıyorum. Çünkü takdir görmek ve bunun ödülle taçlanması güzel bir duygu. Çocuğunuz bile, “Anne sen ne kadar iyi bir annesin.” dediğinde bu sözden hoşnut olabiliyorsunuz. Çünkü yaptığınız işin görüldüğünü fark ediyorsunuz. Yazar, bir eser meydana getirebilmek için çokça çabalar, uğraş verir. 20 yıldır aynı ameliyatı yapan bir doktor gibi her an aynı eseri ya da benzerini ortaya koyamayabilir. Hatta uyandığı bir sabah artık yazı yazamayabilir. Dolayısıyla böylesi zor bir uğraş içerisinde olan yazarların yaptığı işlerin görülür kılınması olan ödüller mühimdir ve o yazar için de önemli bir motivasyon kaynağıdır.
Son dönemlerde özellikle yurt dışına yönelik seyahatler yapıyorsunuz. Bu seyahatlerin öncelikle duygu dünyanıza sonrasında da yazın hayatınıza olan etkilerini duymak isteriz; gittiğiniz şehirler ve karşılaştığınız insanlar hayatınızda nasıl karşılık buluyor?
Seyahati çok seviyorum çünkü bana düşünme imkânı veriyor. Turistten ziyade seyyah kafası ile gezdiğimi düşünüyorum. Benim yön duygum yoktur; Üsküdar’da da kayboluyorum Hindistan’da da. O yüzden kaybolunca ne yapacağımı ve nasıl hareket edeceğimi biliyorum. Gezdiğim yerlerin tarihi bana bir şeyler öğretse de oradaki yerel insanlarla konuşmayı çok seviyorum. Bunların hepsinin bir kimliği var ve yazılarıma onlardan serpiştirmek benim için çok kıymetli. Seyahat, yazarın muhayyilesini ve yazın dünyasını zenginleştiriyor. Ayrıca farklı coğrafyaların edebiyat eserlerini okumak beni mutlu ediyor. Bunları zihnimde birleştirdiğim zaman kendi metnime daha zengin döndüğümü düşünüyorum. Bu seyahatler esnasında bazı coğrafi güzellikleri görmenin de etkisi başkadır. Mesela okyanus benim için çok özeldir. Okyanusu ve onun üzerinde gerçekleşen o gelgitteki tavırları özlüyorum. Buradaki denizin ve okyanusun kendine ait huyları olduğunu buraları gezmeden coğrafya kitaplarından anlamanız mümkün değil. İşte bütün bunlar, metinlere tat katan unsurlar.
Çeşitli platformlarda yazarlık eğitimi veren biri olarak bu işin yolcularına tavsiyeleriniz neler olur? Hem yazınsal hem de insani açıdan hangi temel noktalara dikkat etmeliler?
Evvela, okumanın ve gözlemlemenin çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olduğunu unutmadan taklit ya da rekabet meselesine dikkat etmelerini öneririm. Genç yazar arkadaşların düşmüş olduğu handikaplardan biri birbirlerini kolaçan etmeleridir. Bu durum, farklı meslek grupları arasında da yaşanır. Ancak yazarlık yolculuğuna çıkmış arkadaşların kendisine odaklanması, başarılarını ya da başarısızlıklarını karşısındaki üzerinden ölçme hatasına düşmemeleri gerekir. Yazarlığın ilk safhalarında, “O öyle yazıyor, ben yazamıyorum. Onların hepsi yaptı, ben yapamıyorum.” gibi düşüncelerden uzak durmaları gerekiyor. Atölyelerimizde, yazmanın nasıl bir şey olduğunu öğretmeden önce düşünme eğitimleri veririz. Estetik yazmayı bilebilirsiniz ancak ne yazacağınızı bilmedikten sonra bunun çok anlamı kalmıyor. Çalışmalarımda psikolojiden ve felsefeden istifade ediyor, hem öğrencilerime hem de bu yolculuğa çıkmış arkadaşlara tavsiye ediyorum. Kitap yazıyorsanız bir alt metniniz, bir felsefeniz olmak zorunda. Metinlerimizde okuyucuyu bir düşünceye, bir dünyaya davet ediyor olmamız gerekiyor. Bunun için de ilk başta kendimizin bir dünyaya sahip olması lazım. Derin ve anlamlı düşünme üzerine kendimizi geliştirmeli ve bir şeyi göründüğü gibi değil farklı veçheleriyle ele alıp metinlerimize uygulayabilmeliyiz. Bunu hallettikten sonra güzel yazmayı ve etkili cümle kurmayı öğrenmek daha kolay olacaktır diye düşünüyorum.
Öz Geçmiş
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun olan Ayşe Sevim, 2004 yılında yayınlanan ilk kitabı Güneşe Yolculuk adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) ödülünü aldı. Ağırlıklı olarak çocuk edebiyatı alanında olmak üzere farklı türlerde eserlere imza atan Sevim İşlenmemiş Suç adlı şiir kitabıyla ESKADER’in “En İyi Şiir Kitabı” ödülünü kazandı. Yazarlık ve editörlük birikimini eğitim alanına taşıyarak 2018 yılında Netyazı Online Eğitim Platformu’nu kurdu. Platform, kültür sanat kanalı olmanın yanında pek çok STK ile gönüllü işlere imza attı. 15 Temmuz kahramanlığını konu edinen Ne Sandın başlıklı şiiri TRT ekranlarında yayınlandı. Çocuklara yönelik komedi türündeki Hikâyelerle Çocuk Tiyatrosu başlıklı oyunları, televizyon ekranlarında seyirciyle buluştu. Özel tiyatrolar için pek çok çocuk oyunu yazdı. Tay 2: Ebabil Takımı, Tay 3: Endülüs ve Evrenin Merkezine Yolculuk animasyon filmlerinin senaristlerinden biri olarak çalıştı. Evli olan Sevim’in birbirinden kıymetli üç evladı vardır.