TAŞLARIN DİLİNDEN
MİRAÇ
Dr. Ravza CİHAN
Sakarya Müftü Yardımcısı
Cennetten bir taş (Hacer-i Müşerref), cennet kokulu taşa (Hacerü’l-esved) eğildi ve fısıldadı:
“Onu (s.a.s.) gördüm nihayet. Herkesin anlattığı, herkesin beklediği o güzel’i (s.a.s.) gördüm.”
Tebessümle cevap verdi:
“Ben uğurladım sana onu (s.a.s.) o gece. Farklıydı. Bambaşkaydı.
Ben her sabah ve her akşam onu (s.a.s.) beklerim. Her gün, her gece. Gelince ayın on dördü gibi zaman kaybolur. Nur gibi doğar, dolar her yanıma.
Mahzundu fakat gönlü. Gözleri nemliydi uzunca zamandır.
Melek Cebrail’le tanışalı on yıl olmuştu. Onu görünce kalbi titrerdi. Rabb’inin kelamıyla buluşturandı Melek Cebrail. Göklerden haber getirendi.
Ama bu şehir, bu “emin belde” dar ediliyordu ona (s.a.s.). Önce bir mahalleye sığındı tüm inananlar. Eziyet vardı zira her adımlarında. El uzatan da vardı mümin gönüllere, dil uzatan da. Tam üç yıl sürdü ahları; bebeklerin ağlamaları, annelerin feryatları ve babaların sızıları.
Sonra vade doldu, nefesler bitti. Hüzünle yürüdü Muhammed ailesi Hacun kabristanına, Hatice’yi (r.a.) toprağa emanet etmek için. Nur Dağı’nın eteklerinde endişeyle Muhammed’ini bekleyendi o. Vahyin ilk şahidiydi o. Kelime-i tevhidle İslam olan ilkti o. Sevgisi rızık olandı. Cennet kadınlarının en faziletlilerindendi. Melek Cebrail’in selam verdiğiydi o, Rabb’imizin selamını ilettiğiydi o.
Hüzün Mekke semalarından uzaklaşmamıştı. Yetim Muhammed’e yuva olan, önüne aş koyan, yoluna yoldaş kılan amcayı da toprağa emanet etti o günlerde. Amca bir dağdı. Amca bir gölgeydi. Sığınılan bir kaleydi.
Geride kalınca böyle yalnız böyle sahipsiz, yol aradı başka diyarlara. Günlerce yürüdü. Bereketli topraklar ona kucak açsın diye beklerken o toprağın üzerindekiler kastettiler canına. Nur yüzü kana bulanmıştı dönerken. Gözlerine hüzün, gönlüne hasret yerleşmişti.
Meydan okuyordu tevhide sırt çevirenler. Meydan okuyordu vahye kulak vermeyenler ve alay ediyordu ahirete iman etmeyenler: “Sen göğe merdiven dayayıp da ben bakıp dururken göğe çıkıncaya, oradan yanında bir kitap getirinceye, hatta bir grup melek senin doğru söylediğine şahitlik edinceye kadar sana iman etmeyeceğiz.” diyorlardı.
Günler böyle ızdırapla birbirini kovalarken... O gece… Recebin 27. gecesi. Geldi hüznüyle. Yanı üzere yattı sığındığı evin kenarına. Gözleri kapalı, gönlü açıktı.
Melek Cebrail geldi, yanında beyaz bir Burak’la. Heyecanlandım onları görünce. “Haydi!” dedi Melek Cebrail. Arkalarından merakla baktım bir süre onlara. Sonra gözden kayboldular.”
Araya girdi heyecanla cennetten bir taş (Hacer-i Müşerref):
“Ben anlatayım bundan sonrasını.
Ben onu (a.s.) yıllarca bekledim. Her gelen onu (a.s.) anlattı, her gelen onu (a.s.) bekledi; benim gibi.
Yıllarca bekledim. Nihayet bir gece vakti geldi. Vardı yanıma. Yalnızlığıma, tenhalığıma deva oldu.
Gördüm onu (a.s.), ‘ayın on dördü gibi’ diyorlardı; az demişler, bilememiş onu (a.s.) görenler tarif edecek kelimeyi. Ben? Ben bildim. Bildim ama söyleyemedim.
O (a.s.) gelince gökten haber alanlar da geldi. Hepsi geldi. O (a.s.), hepsinin önünde. Durdular. Öyle bir durdular ki zaman durdu, kâinat durdu. Gözyaşlarım durdu. Öyle bir durdular ki gönlüm boyandı gök rengine. Kaç asır yaşadıysam o geceye kadar hepsi silindi, gitti. Bir tek o gece kaldı sanki. Bir tek o gece.
Babalara ve oğullarına selam verdi eşsiz tebessümüyle. Ebu’l-enbiya bir taraftaydı, iki güzeli yan yana, aynı safta. Hasreti en iyi bilen, diğer tarafta, ömrünce beklediği göz nuruyla aynı safta. Düşmanı sapanıyla mağlub eden hükümdar bir yanda, her canlının dilinden anlayan oğulla aynı safta. Mihraba kalemle gelen güzel diğer yanda, kitaba sımsıkı sarılan oğluyla aynı safta. Bu nasıl bir saf, kimler kimler omuz omuza, imamlarını bekliyor. Yer şahit, gök şahit.
Baktım onun (a.s.) nur yüzüne. “Hiç bir olur mu?” diye sordum kendime. “Kendi gelenle Rabb’imizin yürüttüğü bir olur mu hiç?” Ne güzel yürütüldü de geldi. Eşsiz bir yürüyüşle.
Sonra Burak’ı bıraktılar bir kenarda, göklere baktılar. Anladım, vuslatımız bu kadarmış. “Keşke hep onun (a.s.) yanında olsam. Hep ona (a.s.) baksam.” diye geçirdim içimden. Olmadı, gözyaşlarımla uğurladım güzel yol arkadaşlarını.
Şimdi hasretim bambaşka oldu. Özlemek neymiş, beklemek neymiş şimdi anladım. Onu (a.s.) görmemişken özlemek, onu (a.s.) görüp de hasretini taşımakla bir değilmiş. Payıma hasret düşmüş.”
Cennet kokulu taş (Hacerü’l-esved) sözü aldı:
“Göklerde olanları ben anlatayım mı sana?
Onu (a.s.) uğurladığım yere gelmişti. Doğruldu yerinden. Sanki yeniden doğmuş gibiydi dünyaya. Neler gördü, neler yaşadı önce Sadık Dost’a anlattı her şeyi. Sonra diğerlerine. Kimileri duydu, anladı; gönülleri coştu. Kimileri dinledi, idrak etti; gözyaşlarına boğuldu. Kimileri de kulak verdi ama gaflet perdesi aralanmadı; alay etti. Günlerce, gecelerce devam etti alayları. İnanamazlarmış zira olanlara.
Neler olduğunu Sadık Dost’un dilinden öğrendim.
Sıla-i rahim vaktiymiş semada. Kapıları açılmış ona (a.s.) bir bir. Atası Âdem’e (a.s.) selam vermiş önce.
İç Ses: “Tevbenin ferahlığını sormuş mudur acaba ona?”
Kardeşi İsa (a.s.) görünmüş hemen sonra.
İç Ses: “Müjdenin güzelliğini anlatmış mıdır tebessümüyle?”
Güzel Yusuf (a.s.) beklermiş peşi sıra.
İç Ses: “Rüyalarından bahsetmişler midir birbirlerine?”
Sadakatle bir yazılan İdris (a.s.) karşılamış onu (a.s.) katında.
İç Ses: “Secdedeki gözyaşları buluşturmuş mudur onları?”
Vezir Harun (a.s.) beklemiş sırasını.
İç Ses: “Sakallarını sıvazlamış mıdır merhametle?”
Allah’ın konuştuğu Musa (a.s.), kardeşinden sonraya kalmış.
İç Ses: “Çölleri anlatmışlar mıdır dertleşirken? Kavimlerini şikâyet etmişler midir?”
Ve nihayet atası İbrahim’in (a.s.) huzuruna varmıştır.
İç Ses: “İsmi ismiyle anılan kimler var ki bizden âlâ, demiş midir?”
“Sidre-i münteha” demiş Melek Cebrail’in durduğu yere. Oradan sonrası Rabb’iyle baş başaymış. Sormuşlar, “Rabb’ini gördün mü?” diye. “O bir nur, O’nu nasıl göreyim ki!” demiş.
Gözleri yaşla dolanlar mahcubiyetlerini dile getirince dillerini süsleyen duaları öğretmiş: “Rabb’imiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!” (Bakara, 2/286)
* * *
Cennetten bir taşın (Hacer-i Müşerref) ve cennet kokulu taşın (Hacerü’l-esved) sözleri burada sırlandı. Benim de kalmadı gayrı bir sözüm. Zira “Hep havada hep duada kaldı elim / Gözlerim şimdi ya hacda ya miracda.” (Hüseyin Akın)