BİR DOST BULAMADIM,
GÜN AKŞAM OLDU
Gülşen ÜNÜVAR
Evet, gün akşama döner. Bazen hasrete bazen özleme bazen hüzne döner. Gün bu, kimi zaman da saadete, vuslata, ümide, neşeye, huzura döner. Akşam sabaha erer ve yine yeniden parlamaya başlar tabiata sunulan o muazzam ışık. Maharet bakabilmekte, görebilmekte ve dahi sezebilmekte. İş, niyette! Gönlün var ise bir gönül ile hemhâl olmaya, tan ağarır ağarmaz düşersin yola. Varışın ise kısmet; ya kuşluk ya bolluk ya zorluk…
Payına düşen hangi duygudur bilinmez ancak sarfettiğin emek ile aradığın şey seni bir gün bir yerlerde bekler. Kaçırdım zannetmeyesin! Yola çıkanı yol unutmaz. Düş kuranı düş unutmaz. Hayrı ananı hayır unutmaz. Umudu olanı umut unutmaz diye bilirim ben. İçine atanı da dert uyutmaz desek doğru olur mu acaba?
Bütün kapılarımı kapatıp umudumun perdelerini sonuna kadar çeksem ne olur acaba diye düşündüğü olur insanoğlunun. Bazen pes etmek olarak yorumlansa da bu girişim, içe dönmek dediğimiz günler de yok değildir hâletiruhiyemize. Öyle ya! Her gün su gibi akmaz ışık, karanlıkla da müşerref olmak düşer payımıza. Bana göre olması gereken, yaşanması makul duygulardandır bu da. Peki ne vakit bir sorun hâline gelir bu durum diye şöyle bir düşünürsek, perdelerimiz hep sonuna kadar çekili kalırsa, olur cevap. “Alışmak!” kontrol altında tutulması gereken bir eylemdir. İnsanoğlunu kolaya sürükler, tembelleştirir, körleştirir… Ve fakat türküler buna izin vermez. Türkü deyince duruverir akan sular, acı da tatlı da usulüyle geliverir dile. “Seyyah olup şu âlemi gezerim” der, bağlamasını eline alıp tellerine ustaca vuran zatı muhterem. Bir türkü ile dünyayı gezer ve dinleyen herkese de gezdirir. Kimi sılaya kadar varır gelir yüreğinde koca bir özlemle. Kiminin aklına gurbet düşer, uçan kuştan bile medet umulan zalim gurbet. Kimi sevdalısını, gönlünün muradını düşler kimi ana baba, karın kardaş hasretiyle yanar tutuşur.
Sonra? Sonra kapılar açılır, perdeler de. Bir tek ben değilmişim meğer kedere gark olan. Bir benim günüm akşam olmamış, bir ben dostsuz kalmamışım şu âlemde.
Her duygu saygıya şayandır türkülerde. Fakat öyle bir cümle kurar ki ezginin ardındaki ses, işte, dersin, bu söz yüreğimin ta orta yerine geldi oturdu. Yerleştiği yerden öyle kolayca kalkacak gibi de değil üstelik. Aylar, yıllar belki de ömrün boyunca izahına cümle bulamadığın duygunu tek cümleyle seriverir orta yere. Helal olsun yahu, dersin; adını koyuverdi geçti gitti muhterem. Bıraksalar üzerine sayfalar dolusu kitap yazılabilecek hisler silsilesini “Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diyerek özetleyivermiştir.
Bilmem var mıdır gönlüne göre dost bulabilen şu dünya yüzünde? Kabahat arayanda mı yoksa arayanın karşısına çıkanlarda mı? Bunun cevabını verebilecek insan kişisi var mıdır onu da bilemedim. “Kimse ayranım ekşi demez.” derdi annem. Üzerine toz kondurmayacak kadar tatlı ayranlarımız var sanırım hepimizin. Çünkü herkes dostsuz, herkes yalnız, herkes kimsesiz. Ve gün akşam olmaya devam ediyor. Günün sonunda kendimiz ve ayranımız baş başa kalıp yakınmaya mahkûm oluyoruz.
Dost kelimesi geçti madem, üç beş on cümle etmeden inmeyelim aşağı satırlara. Dost, dostluğuna mı güvenir yoksa dostuna mı? Hiç sordunuz mu kendinize bu soruyu? Ben çok sordum lakin bir cevap bulabilmiş değilim. Varsa bulan, beri gelsin. Gün akşam oldu, vakit geceye erdi, hafta, ay, yıl geçti gitti fakat ne dost bulabildik gönlümüzce ne de dost olabildik halis gönüllere. Değil mi ki kendimizde aramadık kabahati, ilk hatayı orada yaptık, derim ben. Kendimizi kusursuz görmek belki de kapılabileceğimiz en büyük ve en tehlikeli kibir belirtisiydi, bilemedik! Korkarım hâlâ da farkında değiliz. Bir defter tutup kalbimizdeki iyi ya da kötü niyetleri yazıya geçirmek ve ara ara açıp okumak yerine türkü yakmayı yeğledik. Hadi türkü yakanlar defterini bir nevi böyle tutmuş da biz neden o türkülerin kanadına takılıp gitmişiz? Hazıra konmuşuz bir anlamda. Elbette türkü de yazalım, türkü de yakalım ve hep türküyle kalalım ama bizim de bir niyet defterimiz olmasın mı? Olsun, olmalı bence. Tüm bunlardan sonra dostluk konusunda şayet hâlâ aynı serzenişler içindeysek defterimizi bir kez daha karıştıralım, başa dönüp dönüp okuyalım. Aralarda mutlaka bir şeyleri atlamış olmalıyız zira.
Aynı türkünün başka bir satırında şöyle bir cümle geçer: “Bilmem amelimden yoksa özümden…” Haksızlık ettiğimi düşünüyorum bunu okuyunca. Yazan zatı muhterem kendini sorguluyor, çıktığı dost arayışında elinin sürekli boş dönmesinden kaynaklı neticeyi. Tuttuğu niyet defterini açmış, kurcalamış. Bu davranış çok asil geliyor bana. “Acaba ayranım ekşi mi benim?” şüphesini düşürüyor aklımıza. Ya salih işler peşinde değilim ya da özümde bir olmazlık var ki gönlüme göre yaren bulamadım! Dost bulamadıkça dönüp kendini, özünü bir daha gözden geçiren böyle güzel insanlar kaldı mı şimdilerde?
Şimdilerde kendimizden ne kadar da eminiz! Ne kadar müdanasız ve ne kadar minnetsiziz. Dost, arkadaş, komşu, yardımcı, usta, çırak… bulamadıkça faturayı karşımızdakine çıkaracak kadar körüz belki de. Dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geliyoruz; günün sonunda hepimiz yalnızız, yok kimsenin kimsesi.
Birisi çıkıp; “İtiraf ediyorum, sanırım benim ayranım ekşi.” der mi? “Benim amelim salih değil, özüm yeterince olgunlaşıp durulmamış.” der mi? Der miyiz?
Ne güzel olur desek! Hatta demek çok gücümüze gidecekse şayet, aklımıza düşürüp “acaba” olasılığı üzerine az da olsa ihtimal yelkenlerini açsak o da yeter. Bir acaba, insanı nerelere götürür, neleri düşündürür, neler keşfettirir, neler neler kazandırır.
Bir türkünün bir dizesinin hayat dersi niteliğine bürünüp karşımıza çıkışı tesadüf olamaz. Şu an bu satırları yazıyor olmam, sizin okuyor olmanız, kelimelerimin hiç tanımadığım insanların kapısını çalıyor olmasında da bir hikmet var.
Çok gizli, bir o kadar da ayan!
Belli belirsiz düşüyor özümüze anlam.
Bir ömür dostsuz geçer de bu yazıyı okuyup şu türküyü dinledikten ve amelini yokladıktan sonra; yazı nihayete erer ermez, bağlama susar susmaz bir dost çalıverir kapını. Dersin ki, beklediğime değdi. Hem dost buldum hem de kendime dost oldum.
Anahtar cümle beliriverir bir yazının bir satırında; evvela ben dost olayım birine, sonra dostluk göreyim özüme.
Türkümüzün en başına bir de şimdi dönelim; seyyah olup şu âlemi bir de böyle gezmek vardı. Birine dost olmuşum, gönlüm rahat. Kendime dost bulmuşum, yüreğim sak. Şehirler görmüş sefa sürmüşüm. Köylerde kasabalarda eğleşmiş, dizimi bükmüşüm. Ne yağan kara aldırmışım ne borana ne ayaza! Gönlü rahat olan insan üşür mü hiç. Sırtı yere gelir mi dosta dost olmuş bir insan kişisinin. Değil ay, yıl geçse dahi taze kalır muhabbetin. Dünyayı tavaf edip gelsen, bıraktığın yerde bulursun dostluğunu. Koyduğun virgülden devam edersin de bakarsın yârenlik hiç eskimemiş; hâlâ yepyeni, hâlâ doyumsuz, hâlâ içten ve hâlâ senden…
Meseleye olumlu yönden bakınca nasıl da su gibi akıyordu cümleler. Nasıl da umut doğuyor insanın içine! Yazıyı tamamlamadan kendime bir dost bulmuşçasına ayrılıyorum gibi huzurunuzdan, öyle rahat, öyle hafif, öyle tasasız. Benim niyet defterim de burasıdır belki; mükemmel olmaya çalışmadan iyiyi de kötüyü de yazabildiğim akça pakça bir sayfa. Şairin şiiri, ressamın resmi, bestekârın bestesi gibi; içini dışa yansıtmak için sunulmuş kıymetli bir nimet.
Ne diyelim, nimetimiz ziyade olsun. Özümüz, özüne uyan dostlar bulsun. Gönlümüzün iyiliği ölçüsünde iyiler çıksın karşımıza, ne bir eksik ne bir fazla. Nazarımıza denk nazarlar değsin. Niyetimize misliyle karşılık verenler çıksın yolumuza.
Dostsuz kalmayasınız.