VAHİY, AKIL VE FITRAT EKSENİNDE TEVHİD


Dr. Hüseyin ARI

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


İslam dininin özünü ve belirleyici ilkesini tevhid inancı oluşturmaktadır. Tevhid; Allah’ın zatı, rububiyeti ve uluhiyeti bakımından bir ve tek olduğunu; O’nun eşi, benzeri ve ortağının bulunmadığını gönülden kabul etmek ve bu inancı hayatın bütün alanlarına yansıtmak anlamına gelir. Bu çerçevede tevhid, yalnızca metafizik bir kabul değil mahlukatı yaratan, yaşatan ve yöneten varlığın tek olduğuna inanmayı ve bu inanç doğrultusunda bir kulluk anlayışı benimsemeyi ifade eder. Bu yönüyle tevhid, İslam’ın inanç, ibadet, ahlak ve amel boyutlarının tamamını belirleyen kurucu bir esastır.

İslam âlimleri tevhidi, tevhid-i ulûhiyyet ve tevhid-i rubûbiyyet şeklinde iki başlık altında incelemişlerdir. İnançta tevhid de diyebileceğimiz tevhid-i ulûhiyyet, Allah Teâlâ’nın yegâne ilah olduğuna inanmak demektir. Allah’ı zatında ve sıfatlarında eksiklikten uzak bilmek, O’na ait olan ilahlık vasfını hiçbir varlığa vermemek bu tevhidin özüdür. Allah’ın yaratma, rızık verme, diriltme ve öldürme gibi tüm tasarrufların tek sahibi olduğuna iman bu anlayışın temelidir. Hristiyanların teslis inancı, cinleri Allah’a ortak koşma, Allah’a oğul veya kız isnat etme gibi inançlar bu tevhide aykırı hususlardır. Amelde ve ibadette tevhid de denilen tevhid-i rubûbiyyete gelince bu, kulluğun yalnızca Allah’a yapılması, yalnızca Allah’ın rab olarak tanınması anlamına gelir. Allah’tan başkasına kulluk etmemek, sadece O’ndan yardım istemek, ibadetleri ihlas ile ve dünyevi menfaat gözetmeden yerine getirmek bu tevhidin gereğidir. Hz. Peygamber döneminde yaşayan müşrik Arapların Allah’ın varlığını kabul ettikleri hâlde putlara tapmaları, tevhid-i rubûbiyyete aykırılığın tipik bir örneğidir. Allah’ın dışında başka varlıkları yaratıklar üzerinde tam bir hüküm sahibi saymak; sevgi, saygı, tazim ve hürmet gibi duygularda aşırılığa giderek herhangi bir varlığı aşırı yüceltmek ve ona uluhiyete ait vasıflar yüklemek de tevhid inancıyla bağdaşmamaktadır. (“Tevhit”, TİA, VIII, 130-131)

Son vahiy Kur’an-ı Kerim’in en önemli amacı, bütün boyutlarıyla tevhid inancının zihinlere yerleştirilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de yeryüzünde hareket eden bütün canlıların idaresinin Allah’ın elinde olması (Hud, 11/56), Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir musibetin meydana gelmeyeceği (Teğabün, 64/11), göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmayacağı (Sebe, 34/3) ve yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkının Allah’a ait olduğu (Hud, 11/6) yönündeki vurgular, tevhid inancını zihinlere yerleştirme ve tevhid ile sonsuz kudret, mutlak irade ve sınırsız bilgi arasındaki ilişkiyi izah etme gayesi taşır.

Öte yandan Kur’an, tevhid inancını peygamberlerin hayatları ve onların tevhid mücadeleleri üzerinden anlatır. Kur’an’ın anlatımına göre bütün peygamberlerin ortak misyonu, insanlığı Allah’ın uluhiyetinde, rububiyetinde ve hükümranlığında hiçbir ortağın bulunmadığını ilan etmeye çağırmaktır. “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere ‘Benden başka ilah yoktur; bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya, 21/25) ayeti, bu sürekliliği açıkça ifade eder. Hz. Nuh’un putperestliğe karşı mücadelesi, Hz. İbrahim’in gök cisimleri örneğiyle şirki aklen geçersiz kılması (Enam, 6/76-79), Hz. Musa’nın Firavun’un ilahlık iddiasını reddetmesi (Naziat, 79/23-24) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Mekke’de yerleşik şirk düzenini vahyin ilk ayetlerinden itibaren hedef alması, tevhid mücadelesinin tarih boyunca süreklilik arz ettiğini göstermektedir. Kur’an, bu mücadeleyi yalnızca bireysel inanç alanıyla sınırlamamakta; siyasi otorite, ekonomik çıkarlar ve toplumsal geleneklerle iç içe geçmiş şirk biçimlerine karşı kapsamlı bir ıslah hareketi olarak sunmaktadır.

Özellikle vurgulanması gereken husus şudur ki Kur’an perspektifinde hak din tektir ve esası tevhiddir. İlahi vahyin tarihsel seyri, inanç esasları bakımından bir tür çoğulluk değil aynı hakikatin farklı zaman ve toplumlarda yeniden tebliğini ifade eder. Nitekim Kur’an, gönderilmiş bütün peygamberlerin, yöntem ve şeriat farklılıklarına rağmen tevhidi merkeze alan ortak bir inanç sistemini insanlara bildirmekle görevlendirildiklerini açıkça ortaya koymaktadır. İslam inancına göre ilk insan Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdir; bu da vahyin tarihinin insanlık tarihiyle eş zamanlı olduğunu gösterir. Bu çerçevede İslam dini, yalnızca Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gönderilen son şeriatın ismi olmayıp tüm peygamberlerin tebliğ ettiği dinin ortak adıdır. Kur’an’a göre Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya indirilen vahiy de bu anlamda İslam’dır. Ancak zamanla bu ilahi öğretiler tahrife uğramış, tevhid ilkesine insan kaynaklı inanç ve uygulamalar eklenmiş ve sonuçta Yahudilik ve Hristiyanlık gibi batıl dinler ve itikadi sapmalar meydana gelmiştir. Kur’an’ın “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmran, 3/19) hükmü, hak dinin mahiyetindeki bu sürekliliği ve tevhid merkezli birliğini ilkesel olarak ortaya koymaktadır.

Tevhid, yalnızca vahyin bildirmesiyle değil insan aklının sağlıklı işleyişiyle de ulaşılabilecek bir inanç ilkesidir. Bu sebeple kişi, vahye muhatap olmasa bile kendisine verilen akıl ve idrak yetisi sayesinde bir yaratıcının varlığına ve bu yaratıcının birliğine ulaşabilir. Nitekim Matüridi ekolüne mensup âlimler, normal zihnî yetkinliğe sahip bir insanın, herhangi bir peygamberî tebliğ kendisine ulaşmamış olsa dahi kâinatı gözlemleyerek ve akli muhakemelerde bulunarak Allah’ın varlığı ve birliği sonucuna ulaşabileceğini ifade etmişlerdir. (“Fetret”, DİA, XII, 475-480) Kur’an-ı Kerim’de de aklın bu yönde işletilmesine teşvik eden pek çok ayet bulunmaktadır.

Bu bağlamda Allah Teâlâ, müşriklerin çok ilahlı inançlarını akli yönden geçersiz kılmak amacıyla şöyle buyurur: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu.” (Enbiya, 21/22) Ayette, kâinatın düzenli işleyişinin, tek bir mutlak otoritenin varlığını zorunlu kıldığına dikkat çekilmektedir. Benzer bir akli reddiye Müminun suresinde de yer almakta; Allah’a çocuk isnat edenler ve çok tanrılı inancı benimseyenler şu ifadelerle uyarılmaktadır: “Allah asla çocuk edinmemiştir; O’nunla birlikte başka bir ilah da yoktur. Aksi takdirde her ilah, yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka birbirine üstün gelmeye çalışırdı.” (Müminun, 23/91) Bu ayetler, çok ilahlı bir evren tasavvurunun ister bağımsız ister ortaklık temelinde düşünülsün, düzen ve bütünlük açısından aklen mümkün olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Zira birden fazla ilahın varlığı ya çatışmayı ya da eksikliği gerektirir ki her iki durum da ilahlık vasfıyla bağdaşmaz. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, III, 672-673)

Kur’an-ı Kerim’de tevhid inancının akli olarak ispatı temsili anlatım yoluyla da yapılmıştır. Hz. Yusuf’un hapishane arkadaşlarına hitaben söylediği şu sözler bunun çarpıcı örneklerindendir: “Ey hapishane arkadaşlarım! Çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı (inanıp bağlanmak için) daha iyi? Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 12/40) Hz. Yusuf, burada muhataplarını soru yoluyla düşünmeye sevk etmekte ve tevhidi duygusal bir telkinle değil akli bir tercihin sonucu olarak benimsemeye davet etmektedir. Benzer şekilde Zümer suresinde verilen misalde, birbiriyle çekişen birçok efendisi olan köle ile tek bir efendiye bağlı olan kölenin durumu karşılaştırılarak tevhidin insana sağladığı huzur ve istikrar açık biçimde şöyle ortaya konulmaktadır: “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilâflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Bütün övgüler Allah’a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamaktadır.” (Zümer, 39/29) Bu ayette birden fazla varlığı tanrı edinmiş kimse, her bir varlığın dediğini yerine getirme gayreti içerisinde bocalayıp dururken tek olan Allah’a kul olan muvahhidin gönül huzuru içinde elinden geldiğince Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalıştığı anlatılmaktadır. Dolayısıyla akıl sahibi bir insan, bu iki kimse arasındaki farkı açıkça anlayacak ve tevhid inancının makul ve mantıklı olduğu sonucuna ulaşacaktır.

Tevhid inancı, insanın fıtratıyla da uyumludur. Bu hakikati Rum suresinde geçen şu ayet anlatmaktadır: “O hâlde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona sarıl! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30) Bu ayetteki iki anahtar kavram fıtrat ve hanif kelimeleridir. Sözlükte “ilk yaratılış hâli, temiz ve asli tabiat” anlamına gelen fıtrat, beşerî varlığın Allah’ın yaratma fiili sonucunda ortaya çıkan başlangıçtaki saf ve asli hâlini ifade eden bir terimdir. Hanif ise sözlükte sapıklıktan istikamete meyleden kimse, ıstılahta ise Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği ve insanın fıtratına en uygun olan tevhid dinine samimiyetle inanan kimse demektir. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’de hanif kelimesi İslam ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. (Âl-i İmran, 3/67) Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadislerinde insanın hanifliğe meyilli olarak yaratıldığını şu sözleriyle ifade etmiştir: “Allah Teâlâ bana bugün şunları (söylememi) talim etti: Şüphesiz ben kullarımı hep hanifler (tevhid inancını kabule meyilli, istikamet sahibi olmaya elverişli) olarak yarattım. Sonra onlara şeytanlar geldi, onları dinlerinden saptırdı ve onlara, kendilerine helal kıldığım şeyleri haram kıldı. Kendisine dair hiçbir delil indirmediğim şeyleri bana şirk koşmalarını emretti.” (Müslim, Cennet, 63) Dolayısıyla insan fıtratında, Allah’ın varlığını tanımaya ve birliğini kabul etmeye doğru tabii bir eğilim vardır. Ancak nasıl ki bir hastalık veya bir engel sebebiyle geçici veya sürekli olarak gözün görmesi mümkün olmuyorsa fıtrat da dış etkilerle gerçek kabiliyet ve hedefinden uzağa düşebilir. Bir başka anlatımla selim fıtrat bozulmamışsa insan tevhid inancına meyleder. Ancak fıtrat dış müdahalelerle bozulmuşsa tevhidden uzaklaşır. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, IV, 312-316) Hz. Peygamber bu hususa şu hadisiyle dikkat çekmiştir: “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Nihayet anne ve babası onu Yahudi, Hristiyan veya ateşe tapan yapar.” (Buhari, Cenâiz, 92; Müslim, Kader, 22)

Sonuç olarak tevhid, insanın şahsiyetini ve onurunu koruyan ve onu bütün sahte ilahların boyunduruğundan kurtararak gerçek ve bir olan yaratıcıya inanmasını sağlayan ve böylece insanı özgürleştiren güçlü bir inançtır. İnsanın Allah’tan başkasına tanrısal nitelikler atfetmesi ya da nefsini ilah edinmesi ise kendi değerini yok etmesi ve nefsinin esiri olması anlamına gelir. Tevhid, ise insanı sahte ilahlardan ve nefsin esaretinden kurtarır; yalnızca Allah’a kul yaparak onu yüceltir. Bu yönüyle tevhid hem Allah’ın mutlak yüceliğini hem de insanın gerçek değerini ortaya koyan temel bir inanç ilkesidir.