TEVHİDİ

YAŞAMAK


Dr. Gülsüm SOYDAN

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


Abdiyyetimi vâsıtadır arza bu yoksa

Tevhîdine layık söze kâdir miyim Allah?

Recâizade Mahmut Ekrem

Tevhid: Dünyanın Anlamı

Soğuk ve karanlık bir gecede yakılan ateş, çevredeki bütün insanları bir araya getirir. Cennetin ve ana rahminin sıcaklığından uyanıp yeryüzüne düşen insan için dünya da soğuk ve karanlıktır. Bu sebeple tüm özgürlük naralarına rağmen insanlar dünyada bir arada yaşamaya mecbur yaratılmıştır. Beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için topluluklar hâlinde yaşayan insanoğlu, maneviyatını beslemek, ümitlerini barındırmak için de bağlanma ve aidiyet ihtiyacı hisseder.

Bir bebek, hiçbir şey bilmez hâldeyken etrafını algılamaya başladığı andan itibaren sorular sorar. Daha konuşmayı öğrenmeden, mimiklerini kullanarak sorduğu sorularla merakını gidermeye çalışır. Her soru bir sonraki soruya basamaktır. Gözle görülenlerin merakı, görülmeyenlerin merakından önce gelir. Önce bir çiçeğin adını, rengini merak eder. Sonra onu kimin, neden var ettiğini… Hayatın ilk yıllarında sorularıyla anne babasını usandırır. İleri yaşlarda ise kendisine sorduğu sorularla boğuşur. Neden var olduğunu; neyi, neden yaptığını anlamazsa dünya sevimsizleşir.

İnsanı robotlaştıran, robotları da insanlaştırmaya çalışan yeni dünyanın çarkları arasında insan kendisini yani anlamı arar. Hayatın anlam kapısını açacak olan anahtar, insanın kendisini bilmesidir. Çünkü insanı/kendisini tanıyan, onun yaratılış hikmetini ve onu yaratanı da tanır.

İnsanın maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermesi için özenle yaratılan bu dünya hayatı ve ahiret vaadi, bir yaratıcı ve düzen koyucunun varlığını zorunlu kılar. Bu varlığın ise tek olması gerekir. Zira hayat tecrübesi, çift başlılığın her zaman zararlı olduğunu öğretmiştir. (Enbiya, 21/22; Müminun, 23/91) Bu sebeple birden fazla yaratıcı düşünülemez. Gördüğümüz bütün farklı renkler, konuşulan bütün diller, keşfedilen, keşfedilmeyen gezegenler, bunca çeşitlilik kanıt arayanlar için yaratıcının tek olduğunun en sağlam kanıtıdır.

Hiçbir kutsal varlığa inanmayan bir insan bile kâinatta var olan düzeni inkâr edemez. Bu düzenin bir yaratıcısı olduğuna inananlar, her söz ve davranışını, düzen koyucunun çizdiği sınırlar içerisinde tutmaya çalışırken buna inanmayanlar ise aslında kendisinin ya da başkasının aklını veya hevasını ilah edinir. Ancak tek bir insan aklı, ortak aklın değerleriyle her zaman örtüşmez. Çünkü insan akıldan ibaret değildir. Nefsin ve alternatiflerin etkisi altında yaşar. Bu yüzden insanların, bütün varlıkları yaratan yaratıcının rehberliğine ihtiyacı vardır.

Tevhid inancı, dünyanın anlamını içerir.

Tevhid İnancının Toplumsal Yansımaları

İnsan, kendi varlığı üzerinde düşünebilecek yetiye sahip bir varlıktır. Bu düşünce onu, ölüm gerçeğiyle tanıştırır. Ölümsüzlük avcılığına çıkan insanların, kimi akla hayale sığmaz işler peşinde koşarken kimileri de ölümsüzlüğün tadına bu dünyada bıraktığı bir eserle bakar. Bu varlığını anlamlandırma çabası, insanın yeryüzündeki canlı cansız her varlıkla etkileşimini zorunlu kılar.

Tevhid kelimesi, Allah’ın bir ve tek olduğu anlamına gelen itikadi bir ıstılah olduğu gibi “bir araya getirme”, “birleştirme” anlamına da sahiptir. İbadetlerin hikmetleri üzerine düşünüldüğünde tevhid inancının, inananları bir araya getirdiğini görmek çok zor değil. Bir caminin etrafında bulunanlar her gün beş vakit bir araya gelebilir. Cuma ve bayram namazlarında sevinçler birlikte paylaşılır. Cenaze namazında hüznün yükü birlikte taşınır. Namazlarda bütün yüzler aynı kıbleye dönüktür. Soframızı paylaşırız iftarlarda. Oruç tutamayanın fidyesi bir başkasına yemek olur, su olur. Kesilen kurbandan pay düşer komşumuza. Birikimlerimizde fakirin hakkı vardır. Hac ve umrede farklı ülkelerde yaşayan Müslümanlarla tanışırız. Tavaf ederken aynı hakikatin etrafında yürürüz. Şairin dediği gibi, “O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır; O yüz ki, göz değince Allah’ı hatırlatır...” misali, tevhidi hatırlatan insanlarla mutlaka bir araya geliriz.

Küs durmayı, gıybeti, iftirayı, suizanı yasaklayan dinimiz, işlerin şûra (istişare) ile yürütülmesini emreder. Müslüman ideali, elinden ve dilinden diğer insanların güvende olduğu ve kendisiyle iyi geçinilen kimselerdir. Dolayısıyla tevhid sadece bir araya getirmez, bunu sağlayacak temel ilkeleri de beraberinde getirir.

Tevhid inancı, Allah’ı bırakıp ya da O’nunla birlikte başka sözde tanrılara tapanların hatta Allah’ı inkâr edenlerin de haklarını korur. Zaten bir gemide farklı becerileri olan insanların birbirlerine ve gemiye zarar vermesi akla ziyandır. Yine de onların tek bir Allah inancına davet edilmesi ihmale gelmez. (Âl-i İmran, 3/64) Çünkü dünya, hesap yeri değildir. Defterler henüz kapatılmamış, kalem kurumamıştır.

Bütün yaratılanların, insana emanet edildiği tevhid inancında, sadece insan değil diğer canlılar, yeryüzü ve gökyüzü de insana emanettir. Yaratılan düzeni korumak, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın sorumluluğundadır. (Hud, 11/61) O yüzden Şuayb Peygamber’in kavmine ilk sözü, “Allah’tan başka tanrı yoktur. Yalnız Allah’a kulluk edin.”, ikinci sözü ise “Artık ölçüyü tartıyı tam yapın, insanların mallarının değerini düşürmeyin, düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” (Araf, 7/85; Hud, 11/84) olmuştur. Toplum ve kâinata tevhid penceresinden bakmak bunu gerektirir.

Tahripkâr ve adaletsiz olanlar tevhid inancının hakkını verememiş; imar edip adaleti ayakta tutanlar ise bu inancı hakkıyla yaşamaktadır.

Aile: Tevhid İnancının Tecrübe Edildiği En Küçük Birim

Şüphesiz Allah’ın eşi, benzeri, anne babası ve çocuğu yoktur. Aile olmak insana özgüdür. Yani aile olmak yaratılmış ve ihtiyaç sahibi olduğumuzu gösterir. O yüzden Cenab-ı Hak, herhangi bir insanın ilah edinilmesinden insanları sakındırır. (Tevbe, 9/31) Aklını kullanan biri için herhangi bir insanın ilah olarak kabul edilmesi imkânsızdır. Çünkü aile, kimi zaman göz nurudur kimi zaman da gözümüzün ferini söndüren fırtına. (Furkan, 25/74; Teğabün, 64/18) Yüce Allah bu iki durumdan da münezzehtir. Nitekim İhlas suresinde, Allah’ın birliği ilan edildikten sonraki vurgu, O’nun çocuğunun ya da anne babasının olmadığıdır.

İnsanın, diğer insanlara ihtiyaç duyması, bu fıtratta yaratılması kadın ve erkeğin arasındaki çekim gücünün de sebebidir. Sadece içgüdüleriyle yaşamayıp akıl ve irade sahibi olan insanın, nihayet yaptıklarından da sorumlu olduğu için, bu çekim gücünü, yaratılışına en uygun, en temiz ve faydalı bir şekilde yönetmesi gerekir. Aile kurumu, hayatı birlikte yaşama ortaklığının sevgi ve merhametle donatılmış hâlidir. Allah’ın varlığının delillerinden biri olan aile kurumunun (Rum, 30/21) inkâr edilmesi, fiziksel ve ruhsal ihtiyaçların gayrimeşru yollardan giderilmesiyle sonuçlanır. Fıtrata ayak diremek, yaratıcıyla kavga hâlinde olmak yine insana zarar verir. Din tarafından çizilen bütün sınırlar insanın faydasınadır.

İnsanları her fırsatta bir araya getiren tevhid inancı, toplumun tanıyıp kabullendiği aile biriminin kurulmasını teşvik eder. Bu da aile ve toplum arasında yadsınamaz bir yansıma oluşturur. İnsandaki emanet bilinci aile hayatında doruğa çıkar. Anne babasına, kardeşlerine ve akrabalarına karşı sorumluluk duygusu geliştiren insan artık topluma karşı da bu duyguları taşır. Yeni ve eğitimli nesilleri yaşadığı topluma kazandırmak, bu vesileyle adını ölümsüzleştirmek ister.

Her çocuğun, anne babasının merhametine, sahip çıkmasına ihtiyacı vardır. Anne babası ve ailesinin diğer büyükleri, hayat dağında tırmanmış oldukları noktadan gördüklerini anlatarak çocuklarına rehberlik etmeye çalışır. Büyüklere saygı, kıdemin önemi gerçeğinin bir sonucudur. Kendisi de büyüyüp bir yuva kurduğu zaman çocuğuna karşı son derece merhametle yaklaşır. Birçok hata yapmasına rağmen onu affeder. Onun hayrına olduğunu bildiği konularda çocuğun sevmediği hâlde bazı şeyleri yapmasını isteyebilir. Firavun’un askerlerinin erkek çocuklara ölüm saçtığı günlerde, annesinin Hz. Musa’yı nehre bırakması gibi çocuğunu büyük bir tehlikeden kormumak için elinden geleni yapar.

Aile hayatı, her yaşın ihtiyacına uygun şekilde tevhid inancını hissettiğimiz özel bir alandır. Doğumuyla birlikte annesinin kucağında nefes almaya başlayan çocuğun, annesiyle kurduğu hayati bağ, onu her zaman koruyup kollayan, ihtiyaçlarını karşılayan güvendiği bir Allah inancına kapı aralar. Yüce Allah, bebek, annesinin rahminden ayrılmadan önce onun rızkını yaratır, o henüz annesinin karnındayken haklarını güvence altına alır. Emir ve yasaklara muhatap olacak olgunluğa ulaştığında ise bazen hoşlandığı bazen hoşlanmadığı sınırlar çizer insana. Elbette Rahman’ın kendi yarattığı kullarına karşı merhameti, annenin evladına duyduğu merhametten kıyaslanamayacak derece daha fazladır.

Ölüm döşeğindeki bir baba, evlatlarına vasiyet ve miras olarak evi barkı, tarlayı tapanı, dükkânı paylaştırmak için çabalar. Son nefeslerini bunun için harcar. Hâlbuki bu durumda olan Hz. Yakub, evlatlarına şunu sormuştu: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” Onlar da, “Senin ilahın olan tek Tanrı’ya kulluk edeceğiz.” diye cevap verdiler. (Bakara, 2/133) Kur’an-ı Kerim’de emredildiği üzere Hz. Yakub, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten ailesini korumaya çalışmıştı. (Tahrim, 66/6) Bir baba olarak hayatımız, bizim inandığımız Allah’a inanmayı özendiriyor mu? Çocuklar olarak doğru yoldaki babalarımızın izinden ne kadar gidiyoruz? Yoksa Hz. Nuh’un oğlu gibi babamızın kurtuluş gemisinden uzattığı eli tutmayıp, ben kendi başımın çaresine bakarım mı diyoruz? Sonra babalarımızla aramıza dalgalar mı giriyor? (Hud, 11/42-43)

Bir insan topluluğunu aile yapan, aileleri toplum yapan cevher, aynı değerlerle yaşamak, birlikte mücadele etmek ve gerekirse aynı değerler uğrunda can vermektir. Nitekim bugün hakikat ateşinin etrafında bir araya gelen Filistinliler, yaşadıkları soykırım karşısında tevhid inancının verdiği inanılmaz bir güçle durmaktadır. Mehmet Akif’in Çanakkale şehitlerine ithafen yazdığı, “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i” medh ü senâsına layık bir duruştur bu.

Tevhid, kökü kalpte, dalları aile ve toplum içerisinde olan bir ağaç gibidir.