TARİHİ VE MESAJLARIYLA
ORHUN ABİDELERİ
Koray ŞERBETÇİ
Türk tarihinin taşlara kazınmış en erken kayıtları olan Orhun Abideleri yalnızca birer tarih belgesi değildir. Bu muazzam abideler, Türk dilinin ilk büyük hafıza kayıtları, Türk tarihinin ve kültürünün en derin, en sağlam hazineleridir. Yazıyla tanışan bir milletin kendini anlatma cesareti, bu taşlarda ete kemiğe bürünür. Türkçedeki “Söz uçar, yazı kalır.” atasözü doğrultusunda Türk dili, bu abideler sayesinde Orhun Vadisi’nde kalıcı hâle gelmiştir.
Orhun Abidelerinin Ortaya Çıkışı
Türkistan’daki Türk tarihine yakından tanıklık eden Çin kaynakları, Orhun’daki yazılı taşlardan çok daha erken dönemlerde söz etmişti. 12. yüzyılda Ata Melik Cüveynî de Tarih-i Cihan-güşâ adlı eserinde bu abidelere dair ipuçları vermişti. Fakat tarihin bu sessiz tanıklarının gün yüzüne çıkması için XVIII. yüzyılda yaşanacak umulmadık bir sürgün hikâyesini beklemek gerekecekti.
Orhun Abidelerinin bilim dünyasına giriş öyküsü, İsveçli subay Strahlenberg’in esaret yolculuğuyla başladı. İsveç-Rus savaşları sırasında esir düşen Strahlenberg, Sibirya’ya sürgün edildi. Ünlü botanikçi Messerschmidt’e eşlik ederken Orta Asya’nın uçsuz bucaksız coğrafyasında yalnızca bir esir asker gibi yaşamadı; gözlemledi, gezdi, not aldı. Taşları gördü, üzerlerindeki tuhaf işaretleri fark etti ve bunların sıradan olmadığını anladı.
1722’de ülkesine döndüğünde cebinde sadece hatıralar yoktu. Türk tarihinin kilit taşlarından biri de onunla birlikte Batı’ya taşınıyordu. 1730’da yayımladığı çalışmalarıyla Orta Asya’daki bu yazılı anıtlar ilk kez Batılı bilim çevrelerinin dikkatini çekti. Ancak büyük bir sorun vardı: Taşlar susuyordu. Yazılar kopyalanıyor, Avrupa’ya götürülüyor, müzelerde sergileniyordu ama kimse ne söylediklerini bilmiyordu. Alfabe çözülemiyor, anlam kapısı bir türlü açılamıyordu.
Bu sessizlik 1893 yılına kadar sürdü. O yıl, Danimarkalı dil bilimci Wilhelm Thomsen sahneye çıktı. İşin ilginç yanı, Thomsen Türkçe bilmiyordu. Fakat bir dilin mantığını çözmek için kelimeleri bilmekten fazlasına sahipti. Metinlerde sürekli tekrar eden bazı kelimeleri ayırt etti: Tengri, Türk, Kül Tegin. Anahtar buradaydı. Thomsen bu kelimelerin izini sürdükçe, taşlar yavaş yavaş konuşmaya başladı.
1893’te Orhun Abidelerinin çözülmesiyle sadece bir alfabe okunmadı. Bir milletin sesi yeniden duyuldu. Kendi adını haykıran, kendi diliyle konuşan ve kendi devlet aklını anlatan Türk tarihi, yüzyıllar süren sessizliğin ardından sahneye geri döndü. Taş artık taş değildi; hafıza olmuştu.
Orhun Abideleri Denilince Ne Anlaşılmalı?
Orhun Abideleri, 1889’da Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde bulunan ve II. Göktürk Kağanlığına ait olan anıtsal taşlardır. Bunlar bir milletin ve devletin siyasi hafızasını bilinçli biçimde geleceğe aktarma iradesini temsil eden metinlerden oluşmaktadır.
Abideler 8. yüzyılın başlarında, Göktürk Devleti’nin yeniden toparlandığı dönemde dikilmiştir. Tonyukuk Yazıtı 720–725’te, Kül Tegin Yazıtı 732’de, Bilge Kağan Yazıtı ise 735 yılında hazırlanmıştır.
Kül Tegin Yazıtı ilk bulunduğunda devrilmiş durumdaydı; daha sonra kaplumbağa biçimli kaidesi üzerine yeniden dikildi. Yaklaşık 3,75 metre yüksekliğindeki anıtın doğu yüzünde kağan damgası, batı yüzünde Çince, diğer cephelerinde ise Orhun harfleriyle Türkçe metinler yer alır. Çevresinde türbe kalıntıları ve heykeller bulunmuştur. Metinler Yolluğ Tegin tarafından yazılmıştır.
Bilge Kağan Yazıtı, Kül Tegin anıtına yakın bir noktadadır ve benzer özellikler taşır; ancak daha fazla tahrip olmuştur. Tonyukuk Yazıtı ise doğuda, Tola Nehri kıyısında yer alır ve I. Göktürk Devleti’nden itibaren yaşananları anlatır. Bu yazıtların konumu, Göktürklerin mekâna da tarih kadar anlam yüklediğini göstermektedir.
Orhun Abidelerinde Tutsaklık Yılları ve Hürriyet Mücadelesi
Orhun Abidelerinde yer alan güçlü tarih ve millet bilinci, Türklerin 7. yüzyılda yaşadığı ağır tecrübenin ürünüdür. 630 yılında Çin generali Li Jing’in ordusu, İl-Kağan yönetimindeki Türk kuvvetlerini yenmiş; kağan esir edilerek Çin’e götürülmüştü. Bu yenilgiyle Kök Türk Devleti yıkılmış, Türkler için uzun bir esaret dönemi başlamıştı.
Bu süreçte Orta Asya’daki Türk boyları hızla dağıtıldı. Çin yönetimi bilinçli bir siyaset izleyerek boyları yerlerinden etti, parçalayarak etkisiz hâle getirdi. Boy beyleri rehin alınıp Çin’e götürüldü, yüksek ünvanlarla sisteme bağlandı. Ancak bu, bir yükseliş değil kimliğin aşındırılmasıydı. Türk beyleri bozkır töresinden koparılıyor, Çin kültürüne alıştırılıyordu.
Orhun Yazıtları, bu dönemi açık ve sert bir dille anlatır. Çin’in bölücü siyaseti, milletle beylerin arasını açmış, kardeşi kardeşe düşürmüş, devleti çökertmiştir. Türkler kağanını, kağan devletini kaybetmiş; erkek çocuklar kul, kız çocuklar cariye olmuş, Türk beyleri Türk adını bırakmıştır. Yazıtların verdiği mesaj nettir:
“Beyleri, milleti uyumsuz olduğu için, Çin milleti hilekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti devletini kaybetmiş.
Kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine erkek evladı kul, kız evladı cariye oldu. Türk Beyler Türk adını bıraktı. Çinli Beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş!”
630’dan sonra Orta Asya’da manzara gerçekten karanlıktı. Esaret altına girmeye alışmamış bozkır insanı için bu elli yıllık dönem çok acı vericiydi. Ama beklenen an geldi. Son kağan soyundan gelen Kutluk Bey ortaya çıktı. Orhun Yazıtları bu hareketi, ilahi bir takdir ve tarihsel bir zorunluluk olarak anlatır.
Kutluk İlteriş Kağan yola çıktığında yanındakiler yalnızca on yedi kişiydi. Ama çağrısı bozkırda yankılandı:
“(Düşman) çok diye niye korkuyoruz? Azız diye niye yenilelim? ‘Saldıralım!’ dedim. Saldırdık (…) ateş gibi kızıp (üzerimize) geldiler. Savaştık. (Onların) iki kanadı bizden yarı yarıya fazla idi. Tanrı buyurduğu için biz korkmadık, savaştık!”
Yazıtların ifadesiyle şehirdekiler dağlara çekildi, dağdakiler ovaya indi. Dağılmış millet yeniden toparlandı. Sayıları yedi yüze ulaştığında, kutsal Ötüken’de Kök Türk Kağanlığının yeniden kurulduğu ilan edildi.
Kutluk Kağan, devletsiz ve lidersiz kalmış milletini töreye göre yeniden düzenlemişti. Bu yüzden halk ona yeni bir ad verdi. Bu ad bir ünvan değil bir tarih hükmüydü: İlteriş Kağan… Yani ülkeyi yeniden derleyen, toparlayan ve ayağa kaldıran.
Orhun Abidelerinin Temel Mesajları
Dünya tarihinde pek çok uygarlık yazıt bırakmıştır. Mısır firavunları, Pers ve Asur kralları bu taşlarda genellikle kendi zaferlerini ve güçlerini yüceltmiştir. Orhun Yazıtları ise bundan tamamen farklı bir dil taşır.
Kök Türk kağanı yazıtlarda yalnızca kendi kahramanlığını değil milletinin kaderini merkeze alır. Zaferlerini anlatır ama asıl vurgusu bozkırın zorlu şartları ve o şartlarda yaşayan halkıdır. Yoksulluğu ve yokluğu saklamaz; tersine milletine duyduğu bağlılığı açıkça gösterir. Orhun Yazıtlarını eşsiz kılan da budur: Kağanın, sert coğrafyada yaşayan halkını içtenlikle sevmesi, onları yükseltme arzusunu samimiyetle dile getirmesi:
“Aşsız, giyimsiz, zayıf, çaresiz bir milletin hükümdarı oldum.Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.”
Orhun Yazıtları, iyi bir devletin nasıl yönetileceğine dair açık bir yol haritası sunar. Zafer de yenilgi de tek bir kişinin değil toplumun tamamının sorumluluğudur. Kim nerede doğru ya da yanlış yaparsa sonuca da herkes birlikte katlanır. Bu anlayış üç kesime dayanır: Kağan ve beyler yönetir, buyruklar denilen sınıf emirleri uygular, halk ise yönetilir. Yazıtlara göre formül şöyle idi: Kağan doğru olacak, buyruklar doğru olacak, halk da doğru davranacaktır. Ancak bu düzen sağlanırsa devlet ayakta kalır. Aksi hâlde bozgun ve yıkım kaçınılmazdır.
Yazıtlarda Kök Türklerin yükseliş dönemlerinin nedenlerinden birisi olarak, “Beyleri de halkları da barış ve uyum içinde imişler.” denilmiştir. Ya aksi? O da yani yıkılış, çözülüş, dağılış da yine bu formüle bağlanır:
“Beyleri ve halkı uyumsuz olduğu için, Çin halkı hilekâr (ve) sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, erkek kardeşlerle ağabeyleri birbirlerine düşürdüğü için, beylerle halkı karşılıklı kışkırttığı için, Türk halkı, kurduğu devletini elden çıkarıvermiş.”
Ama yazıtların günümüze verdiği mesaj sadece bu takım ruhunun getireceği başarıdan ibaret değil. Diğer bir konu da sanki 20. yüzyılın modern devletlerindeki sosyal devlet anlayışıydı. Abideler, milletin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını devletin devamlılığı için hem bir şart hem de devletin esas görevi saymaktadır:
“Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.”
İşte o günden bugüne kadar Türk yöneticilerinde aranan birinci nitelik her zaman bu sosyal ortamı ve kitlenin ihtiyaçlarını sağlamak olmuştu.Böylece yazıtların, başarı için Bilge Kağan’ın dilinden bize zaman üstü bir ölçüt verdiği görülmektedir.
Bilge Kağan lüks tüketim çılgınlığının topluma verdiği zarar konusunda da 8. yüzyıldan bize bir uyarıda bulunuyor:
“Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş…”
Özet olarak Orhun Abideleri, aradan yüzyıllar geçse de anlamını yitirmeyen uyarılarla Türk milletine yön vermeye devam eder. Dikildikleri günden bu yana Türk birliğinin ve millet olma iradesinin güçlenmesine katkı sağlayan kalıcı bir rehber olmuştur.
Tarihte bu ay neler oldu?
Türk Lirası’ndan altı sıfır atıldı.
(1 Ocak 2005)
Soyadı Kanunu yürürlüğe girdi.
(2 Ocak 1935)
3. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki vefat etti.
(9 Ocak 1951)
Mîsâk-ı Millî kabul edildi.
(28 Ocak 1920)
Thomas edison, elektrik ampülünün patentini aldı.
(27 Ocak 1880)