TEVHİDİN TEMELİ

FITRAT


Dr. Ali PARLAK

DİB Diyanet İşleri Uzmanı

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًاؕ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاؕ لَا تَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِؕ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُࣗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَࣗ ﴿٣٠﴾

“O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”

(Rum, 30/30)

Yüce dinimiz İslam’ın en temel ilkesi tevhittir. Tevhid, Allah’ın birliğine inanma ve bu inancı ibadet ve ahlak ile ispat etme sürecidir. Allah’a şirk ve ortak koşmanın zıddı olan tevhid, Kur’an’ın üzerinde çokça durduğu konuların başında gelmektedir. Kur’an’da tevhidin gerçekliği ve akli temelleri fıtrat kavramı üzerinden de açıklanmaktadır. Kavramın bu bağlamda geçtiği yer Rum suresinde yer alan 30. ayettir. Bu ayette fıtrat kelimesiyle ne kastedildiğini tam olarak anlamak ve söz konusu kavramın çerçevesini doğru bir şekilde tespit edebilmek için yine surenin 28. ayetinde verilen yol gösterici örneğe bakmak yerinde olacaktır. Bu ayette müşriklere şöyle bir örnek verilmektedir: “Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan köleleriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte aklını kullanacak kimseler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” buyurulmaktadır. Yüce Allah bu örnek üzerinden müşriklere, kendi sahip olduğunuz iktidar alanınızda başkalarını ortak kabul etmezken Allah’a nasıl böyle bir yakıştırmada bulunuyorsunuz, şeklinde bir uyarıda bulunmaktadır. (Zemahşeri, Keşşaf, Beyrut 2003, III/423) Gerçekten insan sahip olduğu mal, mülk ve iktidar alanında başkalarının tasarruf sahibi olmasını kabul etmez.

Bu örnekten de anlaşıldığı gibi fıtrat kelimesi, Allah’ın insana verdiği tabiat ve karakter anlamına gelmekte olup bunun en belirgin özelliklerinden birisi de iktidar alanında ortak kabul etmemesi olarak önümüze çıkmaktadır. İnsanın bu tabiatı ve mizacının değişmesi ise bir o kadar zor görünmektedir. İnsanın sahip olduğu mülk ve güç alanında ortak kabul etmeyi reddetmesini zorunlu kılan bu öz aynı zamanda Allah’ın birliğine inanmanın tabii ve akli bir dayanağı olmaktadır. Daha geniş anlamda fıtrat kelimesi, Allah’ın her varlığa verdiği hüviyet ve tabiata işaret etmektedir. Örneğin güneşe aydınlatma özelliği verildiği gibi her varlığa da kendine has tabiat ve karakterini verilmiş, insana da bu bakımdan “insan” olma özelliği verilmiştir. (Tahir b. Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, Tunus 1997, XXI/90) Diğer varlıkların fıtratı da Allah’tan olmakla birlikte insana verilen tabiat ve karakter özelliği onlarınkinden biraz farklıdır. Çünkü insan, bu özelliğini doğrudan Allah’tan almaktadır. Fıtrat kelimesi, insanın taşıdığı öze ve bu özün her zaman doğruları gösterme yetisine sahip olduğuna, hiçbir şartta değişmediğine işaret etmektedir.

Fıtrat kelimesine, insanın Allah’tan taşıdığı öz anlamı vermek Kur’an’da başka ayetlerde de ifade edilmektedir. İnsanın yaratılış sürecini anlatan ayetler bu gerçeğe işaret etmektedir. Allah’ın, insana kendi ruhundan üflediği ifade edilmektedir. (Hicr, 15/29; Enbiya, 21/91; Secde, 32/9) Dolayısıyla insan, Allah’tan bir öz ve cevher taşımaktadır. Bu öz ve cevher ise insana kimlik ve kişiliğini kazandırmış, onu akıl ve vicdan sahibi yapmıştır. Bunlar, doğru bir şekilde kullanıldığında ise insana doğruyu göstermektedir. Fıtrat ayeti ve öncesinde verilen örnekle, adeta insana akıl/vicdanın nasıl kullanılması gerektiği öğretilmektedir. İnsanın taşıdığı bu ilahi özü harekete geçirebilmesi için başkalarına yönelik yapmak istediği eylemlerin simülasyonunu kendi üzerinde yapması gerekmektedir.

Fıtrat meselesi hadislere de konu olmuştur. Konu ile ilgili hadis-i şeriflerden birisi şöyledir: “Her doğan fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hristiyan, mecusi, müşrik yapar.” (Buhari, Cenaiz, 79, 92; Müslim, Kader, 22-25) Hadisin başka bir rivayetinde ise “Her doğan fıtrat üzere doğar; konuşmaya başlayınca ya şükreder ya da nankör olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 14805) Ayette olduğu gibi hadiste de her insanın fıtrat üzere doğduğundan bahsedilmektedir. Ancak ilk bakışta bu fıtratın farklı şekillere girebileceği ve değişebileceği anlaşılmaktadır. Hâlbuki ayette, fıtratın değişmeyen/değiştirilemeyen yönüne işaret edilmektedir. Kanaatimize göre hadis, insanın yahudi, hristiyan, mecusi veya farklı bir oluş içinde olabileceğine; ancak buna rağmen fıtratının değişemeyeceğine işaret etmektedir. Aynı şekilde ikinci rivayette de mealen; ya fıtratına uyar Müslüman olur ya da fıtratını inkâr eder nankör olur denmektedir.

Yüce dinimiz İslam’ın iman ve ahlak esasları gücünü ve geçerliliğini bu fıtrata uygunluktan aldığı için her çağ ve dönemde geçerliliğini korumaktadır. Bu bağlamda İslam’ın en temel ilkesi olan Allah’ın birliğine iman ve ibadet etmek insan fıtratına dayanmaktadır. İnsan, tabiatı gereği iyilik gördüğü birine minnettarlık duygusu besler. Allah insanı yaratmış, bütün kâinatı onun emrine amade kılmıştır. (Casiye, 45/13; Lokman, 31/20) Küçücük bir menfaat gördüğü birine teşekkür etmeyi borç bilen insanın kendini yaratan ve bütün kâinatı emrine veren Allah’ı sevmesi, O’na iman ve ibadet etmesi akli, fıtri, vicdani ve dinî bir sorumluluktur. Bu zorunluluk öncelikle fıtrattan kaynaklanmaktadır. Günah işlemeyi adet haline getiren bir kişi aynı günaha kendisi maruz kalınca hoş görmez. Hırsızlık yapmayı meslek haline getiren birinin kendisinden bir şey çalınması halinde göstereceği tepki bu duruma bir örnektir. İşte o zaman fıtrat devreye girer ve insan doğru olana karar verir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) eğitim ve irşat faaliyetlerinde insanı fıtratıyla yüzleştirmesi en temel eğitim metotlarından biridir. Zina etmek isteyen bir gençle diyaloğu ve diğer uygulamaları bu metodun en güzel örneklerindendir. (İbn Hanbel, Müsned, V, 257) Serlevha yaptığımız ve fıtrat ayeti olarak da yorumlayabileceğimiz bu ayet, insanın Allah’tan taşıdığı bir öze işaret etmektedir. Bu öz, insan olmamızın tabiatını oluşturmaktadır. Bu tabiat/karakter, insanın sahip olduğu güç ve otorite alanında ortak kabul etmemeyi zorunlu kılmaktadır. Bu tabiat, aynı şekilde Allah’ın da kendi mülkünde ortak kabul etmeyeceğini ihsas etmektedir. Dolayısıyla Allah’ın birliğine iman, gücünü fıtrattan almaktadır. Aynı şekilde yüce dinimiz İslam’ın temel ilke ve prensipleri de gücünü bu fıtrattan almaktadır. Fıtrata uygun olduğu için insanı manen beslemekte ve güçlendirmektedir. İçerdiği bilgiler fıtrattan kaynaklandığı ve fıtrata uygun olduğu için Kur’an kendini şifa kaynağı olarak tanımlamaktadır. (Yunus, 10/57) Şirk ise fıtrata aykırı olduğu için Kur’an’da heva ve gerçekliği olmayan bir aldatmaca olarak görülmektedir.