Söyleşi
Mustafa BERK

Doç. Dr. Burhan İŞLİYEN:
“İfrat ve tefritten korunmanın yolu İslam’ı sahih kaynaklardan bütüncül bir şekilde okumaktan ve anlamaktan geçer.”

Hocam, öncelikle İslam düşüncesinde merkezî bir konuma sahip olan sırat-ı müstakim üzerine konuşalım istiyoruz. Sırat-ı müstakim nedir, bir Müslümanın hayatında müşahhas hâle gelmesi beklenen hususiyetleri nelerdir?

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, kullarını sırat-ı müstakim üzere olmaları yönünde uyarır ve bunu nasıl yapacaklarını da yine orada tarif eder. Biz de bu uyarı üzerine her gün kıldığımız namazlarımızda Rabbimizden bizi sırat-ı müstakim üzere kılmasını niyaz ederiz. Enam suresinin 151 ve 152. ayet-i kerimelerine baktığımız zaman orada bizim için âdeta yapılması ve yapılmaması gereken şeylerin sıralandığını, bu ayetler vesilesiyle sanki İslam’ın emrettiği yolun (sırat-ı müstakim) resmedildiğini görürüz. Kimi rivayetlerde, bu ayetin esaslarını yerine getiren müminin cennete gideceği beyan edilir. Rabbimizden sırat-ı müstakimi isterken aslında Sevgili Peygamberimizin Kur’an’ı anlayıp yaşadığı hayatı bize de yaşatmasını istiyoruz. Bir bakıma sırat-ı müstakim demek; ahlakı Kur’an olan onun hayatını kendi hayatımıza taşıyarak yaşamak demektir. Dolayısıyla bu, Kur’an ahlakıdır.

Allah Resulü’nün (s.a.s.) ve onun dizinin dibinde yetişen sahabe-i kiramın hayatında en güzel misallerini gördüğümüz istikamet üzere yaşam, Müslümanların bugününe dair neler söyler, ne gibi mesajlar ihtiva eder?

Malumunuz, Rabbimiz Kur’an’da birden fazla ayet-i kerimede şöyle buyurur: “Rabbimiz Allah’tır deyip de istikamet üzere yaşayanlara melekler iner ve onları şöyle müjdeler: ‘Korkmayın, üzülmeyin. Size vadedilen cennetle sevinin. Biz dünyada da ahirette de sizin dostunuzuz…’” (Fussilet, 41/30; Ahkaf, 46/13.) Bir gün sahabeden bir zat Peygamberimize gelip, “Ey Allah’ın Resulü, bana öyle bir şey söyle ki onu yapınca başka bir şeye gerek kalmadan cennete gidebileyim.” dedi. Allah Resulü (s.a.s.) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” Hem bu hadis-i şerifin hem de Enam suresinde geçen yukarıda bahsettiğimiz ayetlerin ihtiva ettiği hususların yaşam tarzı hâline getirilip onların sürekliliğini sağlayabilmek, onlardan taviz vermeden yaşamayı başarmak ve bu hayat tarzını yaşadığı çevreye ve dünyaya yerleştirebilmek, istikamet üzere yaşamaktır diyebiliriz. İşte sahabe-i kiramın Sevgili Peygamberimizden aldığı temel düstur istikamet üzere yaşamaktır. Peygamberlik gelmeden önce de kendisini yanlışa meyletmeyen, kimseye zarar vermeyen, ağzından yalan çıkmayan, verdiği sözden dönmeyen bir insan olarak tanıyıp bilen sahabe-i kiram efendilerimiz onun istikamet üzere olan hayat tarzını kendi yaşamlarında tatbik etmeye çaba göstermişlerdir. Tebük Seferi için emir verildiğinde mevsim oldukça sıcaktı ve Taif Seferi’nden yeni dönüldüğü için herkesin üzerinde yol yorgunluğu vardı. Münafıklar ise Müslümanları vazgeçirme yolunda gayret içindeydiler. Ebu Hayseme de (r.a.) imkânları yerinde olmasına rağmen bu sefere katılmamıştı. İslam ordusu yola çıktıktan sonra evinde ve keyif içinde eşinin hazırladıklarını tüketen Hayseme, birden Resulüllah’ı hatırladı. Geçmiş ve gelecek günahları bağışlandığı hâlde bu sıcakta sefere katılan Peygamberi ve o anda evde zevküsefa hâlinde bulunan kendisini düşünerek silahını kuşanıp doğruca ordunun yanına, Resulüllah’a koştu. Gelenin Hayseme olduğunu söylediklerinde Peygamberimiz (s.a.s.), “Ey Ebu Hayseme, iyi ki geldin. Yoksa az kaldı helak olacaktın.” buyurdu. İşte, insanın Yüce Rabbimize istikamet üzere olma yolunda verdiği sözü tutamaması kimi zaman onu ağır imtihanların eşiğine getirir. Bu imtihandan başarıyla çıkanlar için ise Ahzab suresinin 23. ayeti yeterince açıklayıcı bir biçimde dikkatimize sunulmuştur.

Modern dünyada istikamet üzere bir Müslüman olmanın, sırat-ı müstakim çizgisinde nesiller yetiştirmenin yolu nereden geçmektedir?

Müsaadenizle bu soruya iki seçenekli bir cevabım olacak. Bunlardan birincisi teorik dediğimiz öğrenme kısmı, ikincisi ise pratik dediğimiz uygulama kısmıdır. Doğrusunu söylemek gerekirse az önce cevapladığımız birinci sorunuz bunun teori kısmını anlatmaktadır. Yani Yüce Allah, kitabı ve peygamberi aracılığıyla istikamet sahibi bir mümin olmanın yollarını bize öğretmiştir. Ne yapmamız ve neyden sakınmamız gerektiği, bahsettiğimiz iki kaynakta da en ince ayrıntısına kadar bize açıklanmıştır. İkinci kısım olan pratik bölümü ise Sevgili Peygamberimizin rehberliğinde âdeta bir medrese eğitimine tabi tutulan sahabe-i kiramda tecelli etmiştir. Anlatılanı ve anlatanın hayatını kendi hayatına uyarlayan sahabe efendilerimiz işin pratiğini bize yansıtmışlardır. Dolayısıyla bugün modern insana düşen de farklı bir durum değildir. Temel kaynaklar aracılığıyla yapılması ve yapılmaması gerekenler önce öğrenilecek, sonra da bunlar yaşantıda uygulanacak. Bir diğer yönüyle bakacak olursak nesillere örnekliğin daha önemli olduğunu net olarak görmüş olacağız. Yani eğer sırat-ı müstakim üzere nesiller yetişmesini istiyorsak onlara hâlimizle, kâlimizle örnek olabilmeliyiz. Anlattığını uygulamayan bir annenin, babanın, öğretmenin, hocanın karşısındaki gençten olumlu yönde davranışlar sergilemesini beklemesi bir bakıma abesle iştigaldir. Bundan dolayıdır ki istikamet üzere yaşayan insanların sayısı arttıkça toplumda da olumlu yönde değişimler olduğu gözden kaçmayacaktır.

Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de İslam ümmetini dengeli, mutedil bir ümmet kıldığını buyuruyor. (Bakara, 2/143.) Mutedil ümmet denilerek kastedilen tam olarak nedir?

Aşırılıkla ve aşırı yaklaşımlarla ilgili Sevgili Peygamberimizin nasıl bir tutum içerisine girdiğini onun hayatından şu örnekle hatırlayalım. Her gün oruç tutacağı, hiç uyumaksızın ibadet edeceği, eşleriyle aile hayatı yaşamaktan geri duracağı yönünde karar alan sahabeye, “Ben sizin en hayırlınızım. Böyle olduğum hâlde bazı gün oruç tutar bazı gün yerim. Gecenin bir kısmında istirahat eder diğer kısmında ise ibadet ederim, eşlerimle de birlikte olurum.” buyurarak hem ibadetine hem ailesine vakit ayırdığını söyleyerek işlerimizde ölçülü, dengeli ve mutedil olmamız gerektiğini vurgular. Yüce kitabımızda dünya ve ahiret kelimeleri aynı oranda kullanılmıştır. Dünya ve ahiret arasında dengeli olmanın sembolik de olsa güzel bir örneğidir bu. Rabbimizin bizden istediği hayat tarzında sadece dünya tercih edilmemiştir. Aynı şekilde sadece ahiret de tercih edilmemiştir. İkisi arasında denge üzerine kurulmuş bir yaşamı inşa etmemiz istenmiştir. Namazlarımızın sonunda okuduğumuz Rabbena duaları, bunun güzel bir göstergesidir âdeta. Orada Rabbimizden bize dünyada da ahirette de iyilik, güzellik vermesini niyaz ederiz; sadece birinde değil. Dünyayı isteyenlerin ahiretten nasibi yoktur (Şura, 42/20.) buyururken dünyadan da nasibini unutma (Kasas, 28/77.) der Yüce Rabbimiz. Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve nimetleri kullarına kim haram kılabilir (Araf, 7/32.) buyuran Allah (c.c.) diğer taraftan insana dünya nimetinin süslü gösterildiğini ve bunun geçici bir nimet olduğunu (Âl-i İmran, 3/14.) ve onlara takılıp kalmak suretiyle asıl nimet olan ahiret hayatındakileri unutmamak gerektiğini bize hatırlatır. Yine Rabbimiz, Tevbe suresinin 24. ayetiyle dikkat çekici bir biçimde bizi uyarır. Dolayısıyla mutedil insan, dünya ve ahiret dengesini sağlayan, yaşantısında aşırılıklardan uzak durmaya gayret gösteren bir profil çizer.

Bütün bunlara rağmen İslam toplumlarında kimi fitneler sebebiyle ayrılıkçı, aşırılıkçı düşünceler de ortaya çıkabiliyor ve bu düşünceler ümmetin vahdetine halel getirebiliyor. Mutedil ümmet kılınan Müslümanların ifrat ve tefrite düşmesinin sebepleri hakkında neler söylersiniz?

İnsanların yanlış sonuçlara gitmelerinin birçok sebepleri vardır. Bu sebeplerden biri de dinimizin asli kaynaklarını parçacı ve kısmi okumalar şeklinde yapmalarıdır. Ayrılıkçı, aşırılıkçı grupların/düşüncelerin ortaya çıkmasında iki temel sebep görmekteyim. İlk sebep bu konularda yapılan kasıtlı çalışmalardır. İslam toplumunun ayağa kalkıp yücelmesini, yükselmesini istemeyen kimi şer odaklar Müslümanları birbirine düşürmek için bu yola başvurup hakikatin görülmesine engel olmaktadırlar. Tarihin her döneminde bu örnek var olmuş ve üzülerek belirtelim ki din kardeşlerimizin bir kısmı bu oyunun bir parçası olmuşlardır. Din farkı gözetmeksizin adına “misyonerlik” diyeceğimiz faaliyetler gizli ya da açıktan olmak kaydıyla günümüzde de farklı coğrafyalarda sürmektedir. Bu faaliyetler bazen izlediğimiz bir filmin içine yerleştirilmek suretiyle bazen okuduğumuz bir kitabın satır aralarına serpiştirilmiş hâlde bazen de farklı karakterle gündelik hayatta karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu tehlikenin farkında olup herkes önce kendinden ve ailesinden başlayarak bütün toplumu korumak için elinden gelen gayreti en üst seviyede ortaya koymalı, bu tehlikeyi evinden ve içinde yaşadığı toplumdan uzaklaştırmalıdır. İkinci sebep ise insanların “bütün” hakkında yeterli bilgi sahibi olmadan sadece yapmış olduğu kısmi okumayla değerlendirmeye gitmesinden kaynaklı bir çıkmazdır. Örneğin Kur’an’daki savaş ile ilgili ayetleri siyak ve sibakına dikkat etmeksizin okuyan bir insan nerdeyse dinin savaştan ibaret olduğunu, karşısına çıkan ilk inançsız insanla âdeta kılıç savaşına girmesi gerektiğini düşünecek sığlığa gelmektedir. İlgili ayetlerin savaşmayla ilgili olmasının yanında savaş hukukunu da belirlediğini, metodun ne olması gerektiğini de bildirdiğini dikkate almayan insan doğal olarak hataya düşmektedir. Hepimizin malumu, Sıffin Savaşı’nın ardından Hakem Olayı olarak bilinen hadise vuku bulmuş; ilk Müslüman gençlerden ve İslam’ın en büyük âlimlerinden/kahramanlarından biri olan Hz. Ali (r.a.) kimi gruplarca tekfir edilme durumuyla karşı karşıya kalmıştı. Burada detayına girmeden Hz. Ali’nin kendisine yöneltilen suçlamaya karşılık olarak yaptığı açıklama, bu sorunuza cevap olacak niteliktedir. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler…” (Maide, 5/44.) ayeti kullanılarak kendisine yöneltilen suçlamaları, “Hak bir sözle batıl bir manayı kastediyorlar.” diyerek açıklamıştı Hz. Ali (r.a.) Efendimiz. İşte, bu tür kısmi okumalar sonucunda genellikle insanlar ifrat ve tefrite düşerler. İfrat ve tefritten korunmanın yolu ise İslam’ı sahih kaynaklardan, bütüncül bir şekilde okumaktan ve anlamaktan geçer.

Müslüman toplumların son üç yüz yıldır yaşadığı sosyal, siyasi ve iktisadi buhranların ümmetin itidal düşüncesini yaraladığını görüyoruz. Yaralarımızı sarmaya tam olarak nereden başlamamız gerekiyor?

Elbette insanın, inandığı değerleri hayatına yansıtması gerekiyor. İnandıklarıyla uygulamaları arasındaki fark ciddi açık veriyorsa bir yerde hata var demektir. Bu hata değerleri sorgulamaya da götürebilir insanı. Bu ise uç yaklaşımlar, marjinal tavırlar ve içinde yaşadığı topluma aykırı davranışlar sergileme şeklinde tezahür eder. İslam dünyasının son birkaç asırdır içinde bulunduğu durum onun bilimden, teknolojiden ve sanattan uzaklaşması gibi kimi gerekçelerle açıklanabilir. Bahsedilenlerden uzaklaştıkça kendi içinde kısır çekişmelerin yaşandığı, kan ve gözyaşının eksik olmadığı bir tablonun ortaya çıkması kaçınılmaz hâle gelmiştir. Elbette bu görüntü hoş değildir. Âdeta bir duraklama dönemi yaşayan İslam toplumu geçmişte kurduğu Endülüs’ün, Abbasi Devleti’nin, Selçuklu ve Osmanlı’nın miras bıraktığı birikimle tekrar ayağa kalkabilir, dünyanın dizaynında yeniden söz sahibi olabilir. İşte bunun için ümmet kendi içindeki kısır çekişmeleri bir kenara bırakarak şartları ve günümüz dünyasını daha iyi okuyarak sahnede kendisine ayrılmış olan yeri kimselere kaptırmadan, iyiliğin ve güzelliğin tüm dünyaya yeniden hâkim kılınması için rolünü başarıyla yerine getirecektir. Bunu ümmet olarak hep birlikte başaracağız. Bizim yaralarımıza iyi gelecek olan ise insanlığı nuruyla aydınlatan Kur’an ve onun açıklayıcısı/uygulayıcısı olan Hz. Peygamber’in örnekliğidir. Veda Hutbesi’nde bize emanet edilen bu iki asli kaynağa sımsıkı sarılıp onun emir ve yasaklarını gereğince yaşadığımız zaman Rabbimizin izniyle dünya daha da güzel ve yaşanabilir, adaletin hüküm sürdüğü bir mekân olacaktır.

Yakın dönemde emperyalist güç odaklarının taşeronluğunu üstlenen ve devletimizi ele geçirmeye yönelik hain darbe girişiminde bulunan FETÖ’nün, yıllarca toplumsal meşruiyet bulmak için dinî düşünceyi kendisine paravan olarak kullandığına şahit olduk. Tefritten başlayıp ifrata varan bu yapılanma üzerinden Müslümanlar nasıl dersler çıkarmalı, neleri kulaklarına küpe yapmalıdır?

Malum olduğu üzere ifrat, bir şeyi olması gerekenden daha fazla yapmak; tefrit ise olması gerekenden daha az daha düşük seviyede yapmak demektir. Yakın zamanda şahit olduğumuz 15 Temmuz darbe girişimi aslında bu kavramların nasıl kullanıldığının bir göstergesidir. Bir zamanlar pek çoğunun sevgi elçisi gibi görülüp ağzından kötü söz dahi çıkmayacağı düşünülen FETÖ mensupları aynı ortamı paylaştığımız insanlardı. İfrat, tefrit ve itidal kavramlarının gereğini anlamanın önemini bize gösteren bu meşum hadise, dini, bir şahıs/kişi üzerinden okumanın, farklı düşüncelere kapalı olmanın, sadece bir kişinin yorumuyla dinî hayata devam etmenin ne denli sakıncalı sonuçlar ortaya çıkaracağını göstermesi bakımından fevkalade bir örnek olmuştur. Rabbimizin bizden istediği akletme, sorgulama melekelerini bir kenara bırakan insanların kendisini ateşe attığını gördüğümüz bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Cenab-ı Hak, Kitabı Kerim’inde iki grubun necis/pis kaldığını ifade eder: İman etmeyenler ve aklını kullanmayanlar. (Yunus, 10/100; Enam, 6/125.) İşte FETÖ de mensuplarını sorgulama yeteneğinden âdeta mahrum bırakmak suretiyle onları birer mankurta dönüştürerek kendi kardeşine, vatandaşına silah doğrultacak ve dahi onları öldürecek kadar canileştirmiştir. Yüzlerce can şehit olmuş, binlercesi ise hayatlarına gazi olarak devam etmektedir. Aziz milletimizin feraseti ile bu tehlike bertaraf edilmiş, hainlerin planları boşa çıkarılmıştır. Bizlere düşen ise bu elim hadiseden ders alarak nesillerimizi koruma gayretinde olmaktır.