Bu yazı ikinci Diyanet İşleri Reisi Ord. Prof. M. Şerefettin Yaltkaya (1880-1947) hakkında yazılmış sistematik bir biyografi yazısı olmayıp bir Reis olarak kendisi hakkında düşülmüş bazı notlar olacaktır. Esasen onun hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri konusunda çalışmalar yapılmış, kitap ve makaleler yazılmıştır. Tarafımdan hazırlanan kısa bir biyografisi de geçmiş yıllarda bu dergide yayınlanmıştı.
İsmiyle başlayalım: İlginçtir ki Hocanın bizzat kendisi, kitap ve makalelerinde ön isimlerini farklı imlalarla yazmıştır: Şerefüddin, Şerafeddin, Şerafettin, Şerefettin… Yazımın başlığında ben, TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Yaltkaya” maddesindeki imlayı esas alarak -ki bu, nüfus kimliğindeki yazılış şekli olmalıdır- ‘Şerefettin’ şeklinde yazdım. Çoğu kez ‘M.’ kısaltmasıyla verilen diğer ön ismi de bazen açık olarak Mehmed/Mehmet ve Muhammed şeklinde yazılmıştır. İkinci olarak babasının bir hayrat hademesi olduğuna işaret etmeliyim. Başkanlıktan mesai arkadaşı M. Asım Köksal’ın (1913-1998) yazdığına göre, Yaltkaya’nın babası Mehmed Arif Efendi, Kâdirî şeyhlerindendir ve İstanbul Cerrahpaşa Camii’nin imam ve hatipliğini yapmıştır.
Yaltkaya’nın vasıflarından biri, onun klasik medrese tahsili yanında üniversite eğitimi de almış olmasıdır. Ayrıca akademik kariyer yapmış ve nihayetinde ordinaryüs profesör payesini almıştır. 1320/1904’te icazet almış, İstanbul müderrisliği ruûsu imtihanlarına girip başarı göstermiş ve 4 Eylül 1329/17 Eylül 1913’te Bayezid Camii’nde ders okutmaya başlamıştır. Tevhid-i Tedrisat sonrası 1924’te açılan Darülfünun İlahiyat Fakültesine kelam tarihi müderrisi olarak tayin edilmiştir. 1933 yılına kadar burada çalışmalarını sürdürmüş ve bu süre içerisinde yoğun bir yayın faaliyetinde bulunmuştur. Fakültenin kapatılışını müteakip 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslam Tetkikleri Enstitüsü İslam Dini ve Felsefesi kürsüsü ordinaryüs profesörlüğüne, daha sonra da enstitünün müdürlüğüne tayin olunmuştur. Edebiyat Fakültesine bağlı bu enstitüye öğrenci alınmamıştır. Buna rağmen Yaltkaya çeşitli yan disiplinlerde dersler vermiştir. Otuz iki yıllık bir öğretim hayatı vardır. Hizmet hiyerarşisinde, dönemdeki diğer bazı reis ve müftüler gibi öğretmenlik de bulunmaktadır. M. Asım Köksal, Yaltkaya’nın hafız olduğunu yazmıştır.
Şerefettin Yaltkaya, üniversiteden reisliğe getirilmiş ilk Diyanet İşleri Başkanı olması hasebiyle de bir ayrıcalığa sahiptir. Ayrıca daha önce Başkanlıkta herhangi bir hizmeti olmadığı hâlde Reis olarak tayin edilen kişilerin ilki de o olmaktadır. İlk Diyanet İşleri Reisi M. Rifat Börekçi’nin 5 Mart 1941’de vefatından yaklaşık bir yıl sonra 14 Ocak 1942’de Diyanet İşleri Reisliğine tayin edilmiştir. Üniversite hocası olması hasebiyle bu tayin 4135 sayılı kanun hükmüne tevfikan yapılmıştı. Bu tayinde öğrencisi ve yakın dostlarından, dönemin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in etkisi bulunduğu ileri sürülmüştür. Buna göre o, ömrünün büyük bir kısmını işgal eden öğretmenlik ve üniversite hocalığından sonra bu görevi ihraz etmişti.
Beş yıllık Reisliği döneminde, rutin hizmetler dışında Başkanlıkta dikkat çeken bir gelişme yaşandığı söylenemez. Özlük dosyasındaki belgelerden, Ankara’nın batısına doğru, Ege ve Marmara bölgelerinde bazı il ve ilçeleri ziyaret ettiğini öğreniyoruz. Bu ziyaretler, gazetelerde de yer alabilmişti. Yine dosyasındaki kayıtlardan anlaşıldığına göre görev süresince sıkça izin kullanmış, izinlerini genelde memleketi İstanbul’da geçirmiştir.
Yaltkaya henüz görevde iken 23 Nisan 1947’de vefat etti. Buna göre, o da selefî M. Rifat Efendi gibi vefat tarihine kadar görevini sürdürmüştü. Reisliğe getirilmesi sırasında olduğu gibi vefatı dolayısıyla da gazetelerde Yaltkaya’nın ilmî kişiliğini metheden makaleler kaleme alınmıştır.
Şerefettin Yaltkaya, velut bir bilim adamıdır; bir ömre zor sığacak kadar ve farklı alanlarda kitap ve makale yazmıştır. Altmıştan fazla eseri ve dönemindeki dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Bunlar arasında, Arapçadan dilimize yaptığı tercümeler büyük bir yekûn tutar. Yazdığı irili ufaklı her eseri yayınlama imkânı bulmuştur. En önemli eseri “Keşfü’z-Zünûn ve Zeyli”dir. Ziyaeddin Fahri, Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Şubat 1942 tarihli sayısında çıkan makalesinde, Yaltkaya’nın Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zünûn adlı ansiklopedik eserini yeniden yayına hazırlamış olmasının onun dünya çapında tanınmasına vesile olduğunu belirtmiş, bilhassa onun bu eser için yazdığı Arapça mukaddimenin kendisinin ilmî birikimini ortaya koyduğunu vurgulamıştır. Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin ve Maarif Vekâleti Şark Klasikleri arasında basılan Yedi Askı (el-Muallakatu’s-Seb’a) da onun tanınmış eserleri arasındadır. Cahiliye şairlerinin şiirlerinin bir araya toplandığı el-Muallakatu’s-Seb’a’yı adı geçen Vekâletin siparişi üzerine tercüme etmiş ve Yedi Askı adıyla 1943 yılında yayımlanmıştır. Sonraki yıllarda yeni baskıları da yapılmıştır.
Diyanet İşleri Reisi olduğu yıllarda Yaltkaya’nın üç eseri de Reislik yayınları arasında basılmıştır. Bunlardan 1943’te yayınlanan Benim Dinim, çocuklara yönelik bir şiir kitabıdır ve gayet duru bir Türkçe ile kaleme alınmıştır. Başkanlığın çocuklara yönelik ilk şiir kitabı olma özelliğine sahip 46 sayfalık bu eser, Hocanın şiire yatkınlığını da ortaya koymaktadır. Bu kitap için alınan Müşavere Heyeti kararında; eser, çocuk ve gençler için faydalı görülmüş ve eserin 50 bin adet basılarak parasız dağıtılması uygun bulunmuştur.
1944’te yayımlanan 120 sayfa tutarındaki Va’zlar I, onun Başkanlıkça yayınlanmış ikinci kitabıdır. Önsözünde, eserin vaizlere, yapacakları vaazlarda örnek teşkil etmesi amacıyla hazırlandığı ifade edilmiştir. İki kitap hâlinde hazırlanması planlanmış ancak sadece birincisi yayımlanmıştır. Kitabın başında vaaz, vaizler ve vaaza muhatap olanlar hakkında üç yazı yer almaktadır. Daha sonra 25 vaaz metnine yer verilmiştir. Vaaz örneklerinin konularını inanç, ibadet ve ahlak esasları ile kişinin Allah’a ve insanlara karşı görevleri teşkil etmektedir.
Diyanet İşleri Reisi olduğu sırada Yaltkaya’nın Reislik yayınları arasında basılan üçüncü ve son kitabı Dinî Makalelerim adını taşımaktadır. 1944 yılında yayınlanan 88 sayfalık bu küçük çaplı eser, yazarın 1918-1924 yılları arasında gazete ve dergilerde yayınlanmış dinî mahiyetteki 18 makalesinden oluşmaktadır.
Yaltkaya, Diyanet İşleri Reisi olduğu yıllarda Hatiplik ve Hutbeler adıyla bir kitap daha hazırlamış ancak bunu 1946 yılında özel olarak yayımlamıştır. (405 sayfa) Özel olarak bastırılan bu kitaptan bir miktar satın alınarak birer nüshasının müftülük kitaplıklarına gönderilmesi Müşavere Heyetince kabul edilmiştir.
Hemen her Reis için söz konusu olduğu gibi görevi sırasında ve vefatından sonra Yaltkaya’ya da yöneltilen bazı eleştiriler olmuştur. Tanıyanların ifadelerine göre Yaltkaya, teşkilatta yakın mesai arkadaşları olan yardımcısı Ahmet Hamdi Akseki’ye ve Müşavere Heyeti azalarına mesafeli durmuş, onlarla yeterli iş birliği sağlayamamıştır. Mesela Osman Yüksel Serdengeçti (1917-1983) 1973 yılında yazdığı bir yazıda, bazı kanaatlerinden dolayı Yaltkaya’nın Akseki’ye çok kızdığını ifade etmiştir. Buna karşılık, o yıllarda Reislikte sicil mümeyyizi olan M. Asım Köksal ile yakınlık kurduğunu görüyoruz. Bunu, yurt içi seyahatlerinde onu beraberinde götürmesinden de anlıyoruz.
Kur’an meali müellifi ve çağdaşı olan Hasan Basri Çantay (1887-1964), Şerefettin Yaltkaya’nın vefatı dolayısıyla öğrencisi Dr. Adnan Adıvar’ın (1881-1955), hocasını metheden yazıları basında yer alınca, 1947 yılında kaleme aldığı “Diyanet Reisi Merhum Yaltkaya Hakkında” başlıklı yazısında (İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, c. 2, Sayı 76, Ağustos 1947, s. 7, 15.) Yaltkaya’ya bazı eleştiriler yöneltmiştir. Çantay, ölüleri hayırla yâd etmek prensibinden hareketle susulabileceğini; ancak özelini değil de ilmî ve idari kişiliğiyle ilgili gerçekleri olduğu gibi ortaya koymanın da bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. Yaltkaya’nın, reislik yıllarında çocuklara yönelik Benim Dinim adlı şiir kitabını yazarak Başkanlık yayınları arasında yayınlanmasını sağladığını hatırlatan Çantay, başkan olarak asıl görevinin bu olmadığını, o şiirleri başka zaman da yazabileceğini, yine Başkanlığı sırasında aylarca evine kapanarak hutbe kitabı hazırladığını ileri sürerek onu eleştirmişti. Çantay, asıl beklentilerinin müftü, vaiz ve müderrislerle teşkilat dışından ilim adamlarının “memlekete tam hizmet edebilecek faal ve teceddütperver bir duruma” getirilmesinin olduğunu belirtmişti.
Hayatta iken ve vefatından sonra Yaltkaya’nın, Arapçaya vukufiyeti konusunda taltifkar birçok yazı yazılmıştır. Mesela Hikmet Bayur, bir makalesinde (“Kur’an Dili Üzerinde Bir İnceleme”, Belleten, c. 22, Sayı 88, Ekim 1958, s. 600.) ondan söz ederken, “Arapçaya pek az Arap edibinin varabildiği bir derecede hâkim olmakla ünlüdür.” ifadesini kullanmıştır. Ancak yukarıda sözü edilen yazısında Çantay, Yaltkaya’yı Arapçaya hâkimiyeti, Arap edebiyatına vukufiyeti ve mütercimliği yönüyle de eleştirmişti.
Hakkında bu tür bazı olumsuz kanaatlere rağmen Reisliği sırasında Yaltkaya’nın değerli çalışmaları ve tasarrufları olmuştu. Mesela halkevlerinde, kisveleriyle din hizmetlilerini aşağılayan, rencide eden oyunların sahnelenmesine tepki göstermiş, cübbe ve sarığın devlet tarafından din hizmetlilerine verilen resmî bir kisve olduğunu, ona kimsenin hakaret edemeyeceğini ve din adamlarının saygınlığına zarar verilemeyeceğini sert bir dille ilgililere duyurmuştu.
Son notumuz şu olsun: İkinci Diyanet İşleri Reisi Şerefettin Yaltkaya, Diyanet İşleri Reisi olarak görev yaptığı sürede de daha çok bir bilim adamı, üniversite hocası ve bilhassa Arapçadan yaptığı tercüme eserlerle öne çıkmıştır. Onun, anadilde ibadet ve özellikle Türkçe ezan konusuna sıcak baktığına ilişkin bazı iddialar varsa da bilahare bunlardan sarfınazar ettiği anlaşılmaktadır. Bu noktada belirtilmesi icap eden önemli bir husus, öyle bir düşüncesi olsa dahi, kendi şahsi düşüncesini teşkilatın kurumsal görüşünü etkileme yönünde kullanmadığıdır. Bu keyfiyeti gelmiş geçmiş bütün Diyanet İşleri Başkanlarına teşmil etmenin yanlış olmayacağı kanaatindeyim.
Sözü, Asım Köksal’ın tanıklığıyla bitirelim. O, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi’nin Nisan 1964 sayısında, “Eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Ord. Prof. M. Şerefeddin Yaltkaya” başlıklı yazısında şöyle diyor: “M. Şerefeddin Yaltkaya, bazı içtihat hatalarına rağmen sözü özü bir, büyük ilim adamı, açık kalpli bir insandı. Takdir veya tenkitlerini asla içinde saklamazdı. Olduğu gibi görünmenin veya göründüğü gibi olmanın tam bir timsali idi, bunun için dostları azdı. Yaltkaya’nın akidesi sağlam, Peygamberimize bağlılığı çok kuvvetli idi. Peygamberimizi salâtü selâmsız, ashabını da tarziyesiz diline almazdı. Hastalığının müsaadesizliğine rağmen son günlerine kadar namazını bırakmamıştır.”