ÜMMET OLMA BİLİNCİNİN VAZGEÇİLMEZ UNSURU
İTİDAL

Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İtidal, lügatte, her işte ve konuda ifrat veya tefrite düşmemek, dolayısıyla orta/vasat derecede olmak demektir. Bu bakımdan itidal, tüm eylem, tutum ve davranışlarımızda ölçülü ve dengeli olma durumunu ifade eder. Çünkü bir ölçü ve denge durumu olmadan orta yolu tutturmak mümkün değildir.

Allah Teâlâ, kozmik düzeni sağlamak için her şeyi belli bir ölçü ve denge üzere yaratmıştır. (Kamer, 54/49.) Pozitif bilimler, O’nun her bir varlık için koyduğu bu ölçüyü, doğa/tabiat yasası olarak nitelendirmektedir. Evrendeki her varlık, bu yasaya zorunlu olarak boyun eğer. (Fussilet, 41/11.) O, toplumsal düzeni sağlamak için de belli yasalar ve ölçüler koymuştur. Ancak birey ve toplum, bu yasalara uyma konusunda özgür bırakılmıştır. (Bakara, 2/256; Kehf, 18/29.) Zira insan özgür yaratıldığı için teklife muhatap kılınmış, dolayısıyla kendisine yaratıcısını tanıma, dünyayı imar ve ıslah etme gibi temel sorumluluklar yüklenmiştir. Bu itibarla insanoğlunun önce yaratıcısını tanıması, sonra da onun koyduğu ölçü ve yasalara uygun hareket ederek yeryüzünü imar ve ıslah etmesi gerekmektedir. İnsanoğlu bu görevini yerine getirdiği ölçüde dünya ve ahirette karşılığını görecektir. Aksi takdirde hem dünyası hem de ahireti kararmış olacaktır. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde, bu ağır sorumluluğu yüklenen İslam ümmetinin karakteristik özelliğinin, “ölçülü ve dengeli hareket etmek, her işte ve konuda orta yolu tutmak” olduğunu haber vermektedir. (Bakara, 2/143.) Bu ümmetin temel görevlerinden birisi, hiç şüphesiz iyiliği yaymak, kötülüğü ise engellemeye çalışmaktır. (Âl-i İmran, 3/110.) Toplumsal barışın, huzurun ve güvenin teminatı budur. Kur’an-ı Kerim, bu teminatın sağlanabilmesi için tüm ümmetin öncelikle hep birden barışın, huzurun ve güvenin kaynağı olan İslam’a yönelip şeytanın adımlarını takip etmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır. (Bakara, 2/208.) Şu hâlde bu teminatı, şeytanın adımlarını takip ederek kendi nefislerine zulmedenler değil, yalnızca orta yolu tutan ve hayırlı işlerde öne geçen topluluklar sağlayabilir. (Fatır, 35/32.)

Bugün İslam dünyasının durumuna baktığımızda, yukarıda ana hatlarıyla çizmiş olduğumuz hedefin çok uzağında kaldığını görmekteyiz. Her tarafta birbirini tekfir eden gruplara rastlamakta, iman ve İslam adına mümin kardeşini acımasızca öldürme cüretini gösteren cahilleri görmekte, birbirleriyle hayırda yarışan değil insafsızca rekabet eden ulus devletlerin varlığına şahit olmaktayız. Aynı Allah’a inanan, aynı peygamberi tasdik eden ve aynı kıbleye yönelerek namaz kılan bu ümmet nasıl olmuştur da bu son derece üzüntü ve kaygı verici hâllere düşmüştür? Elbette bu durumun dinî sebeplerinin yanında pek çok ekonomik, kültürel ve siyasi sebepleri vardır. Ancak biz bu bağlamda söz konusu tefrikanın ve açmazın daha çok dinî sebepleri üzerinde durmaya çalışacağız.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte, İslam dünyasında pek çok ulus devlet kurulmuştur. Bu devletlerin Müslüman vatandaşlarının önemli bir kısmı, maalesef değişen siyasi rejimlerle birlikte sosyolojinin de yavaş yavaş değiştiğini, bu yüzden yeni bir birlikte yaşama kültürünün oluşturulması gerektiğini kabullenmekte zorlanmışlardır. Bu yeni sosyolojide yeni bir vatandaşlık tanımı oluşmuştur. Bu tanıma göre vatandaş, mensubu bulunduğu devletin anayasasına, kanun ve kurallarına bağlı olan kimsedir. Modern ulus devletlerde anayasalar ve kanunlar, yürürlükte olan siyasi rejimlerin öngördüğü forma uygun bir uzlaşma ile sağlanır. Bu bakımdan söz konusu uzlaşma zemininin dışına çıkan her birey, vatandaşlık tanımının dışına çıktığından suç işlemiş sayılır, dolayısıyla da mevcut yasalar ve hukuki kanunlar çerçevesinde yargılanır. Devlet, her vatandaşının yaşama hakkını güvence altına almak ve can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan siyasi bir organdır. Bu yüzden hiç kimse, ister dinî isterse başka gerekçelerle olsun kanunların ve yasaların dışına çıkarak bir başkasını öldürme hakkını kendinde göremez. Buna rağmen yakın dönemde, ülkemizde FETÖ terör örgütü örneğinde tanık olduğumuz gibi bazı Müslüman gruplar, devleti ele geçirmeye, kendi inanç ve düşüncesi etrafında hiçbir toplumsal uzlaşma zemini bulunmadan şiddet ve teröre başvurarak siyasi güç devşirmeye, bu yolla pek çok insanın ölmesine ya da yaralanmasına sebep olmaya devam etmektedir. Kendisi gibi düşünmüyor ve inanmıyor diye masum insanları öldürmek hem toplumların huzurunu, barışını ve emniyetini bozan anayasal bir suçtur hem de dinimizin asla tasvip etmediği büyük bir günahtır. İşin dinî boyutunu, tarihsel köklerine inerek daha ayrıntılı bir şekilde analiz etmeye ihtiyaç vardır.

İslam dünyası, ilk dönemlerde, mevcut yönetimlere karşı Haricî, Şii ve Bâtıni grupların önderlik ettiği pek çok isyan hareketine tanık olmuştur. Bu hareketlerde on binlerce Müslüman hayatını kaybetmiştir. Daha sonraki dönemlerde ve günümüzde de benzer olayların ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu olayların ortak özelliği, siyasi hoşnutsuzluğun dinî gerekçelerle büyük bir gerilime dönüştürülerek şiddet ve çatışma ortamının oluşmasına sebep olmasıdır. Söz konusu gerilimin ortaya çıkarak şiddet ve çatışmaya dönüşmesinde en etkili unsur, mezheplerin, fırkaların vb. dinî grupların karşı tarafı tekfir etmesi, onu şirk ve inkârcılıkla suçlamasıdır. Bu tutum iki açıdan tutarsızdır: Birincisi, dinde kelime-i şehadet getirerek açıkça Müslüman olduğunu beyan eden hiç kimse işlediği günahlardan ötürü tekfir edilemez. (Nisa, 4/94.) Nitekim Hz. Peygamber de (s.a.s.) işlediği günahlardan dolayı hiç kimseyi tekfir etmemiştir. (Buhari, Eyman, Hadis No: 6650.) Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), diliyle mümin olduğunu söyleyen bir kimseyi tekfir edenin kendisinin kâfir olacağını haber vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/47.) Hatta Hz. Peygamber, bu konuda hiç kimsenin açık beyanının sorgulanamayacağını, çünkü kalplerde olanı yalnızca Allah’ın bilebileceğini ifade etmiştir. (Müslim, Tahrimu Katli’l-Kâfir, Hadis No: 158.) İkincisi, Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ, müminlere savaş durumu hariç bütün kâfir ve müşriklere adaletle muamele edip iyi davranmalarını tavsiye etmiştir. (Mümtehine, 60/7-8.) İslam âlimlerinin çoğunluğu, bireylerin ve küçük grupların, Müslüman topluluğun seçmiş olduğu devlet başkanından ve ona bağlı olarak çalışan anayasal kurumlardan bağımsız bir şekilde savaş kararı almalarını ve herhangi bir kimseyi işlediği iddia edilen suçlardan dolayı cezalandırmaya kalkışmalarını, fitne ve anarşiye sebep olacağı düşüncesiyle asla tasvip etmemişlerdir. Ayrıca böyle bir uygulamaya, anayasal düzenini kurmuş ve belli bir hukuk sistemi oluşturmuş olan hiçbir devletin izin vermesi mümkün değildir.

Ehl-i sünnet âlimleri, yaşanan acı tecrübelerden hareketle yukarıda referans olarak gösterdiğimiz ayet ve hadisleri dikkate alarak şu üç temel ilkeyi benimsemişlerdir: Bunlardan birincisi, ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği; ikincisi, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) geldiği kesin olarak bilinen hususların yorumlanmalarının değil açıkça inkârlarının küfre götüreceği; üçüncüsü ise mümin olduklarını açıkça beyan eden kişilerin ağızlarından çıkan herhangi bir sözden ya da işledikleri birtakım hata ve günahlardan dolayı şirk koşmakla veya küfre düşmekle itham edilemeyeceğidir. (Cürcani, Mevakıf Şerhi, Çev. Ömer Türker, İstanbul: 2015, 3/666.) Hâl böyle iken İslam dünyasında yaşanan mezhepsel çatışmaların veya dinî saiklerle ortaya çıkan şiddet ve terör hareketlerinin haklı bir gerekçeye dayandığını söylemek mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamalarından ortaya çıkan ümmet tablosunu kısaca şöyle özetlemek mümkündür:

Hiç kuşkusuz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı topluluk olan İslam ümmeti (Âl-i İmran, 3/110.), Allah’ın ipine/buyruklarına sımsıkı sarılma, kalplerin uzlaşmasıyla dinde kardeş olma, tefrikaya düşmeme ve nihayet tefrikaya düşmekten ateşe düşmekten korkarcasına çekinme şuuruna ermiş olan bir ümmettir. (Âl-i İmran, 3/103.) Yine o, İslam’ı ölçülülük ve itidal dini (Bakara, 2/143.), hak ve adalet dini (Nahl, 16/90.), şefkat ve merhamet dini (Enbiya, 21/107.) olarak gören ve bu erdemleri bireysel ve toplumsal hayatına mümkün olan en yüksek düzeyde yansıtmaya çalışan bir ümmettir. (Mümtehine, 60/3-9.) Bu ümmeti oluşturan her bir bireyin nihai hedefi ise Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaktır. (Kalem, 68/4; Ebu Davud, Salatü’l-leyl, Hadis No: 1342.)

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse günümüzde Müslümanların, yukarıda ana hatlarıyla belirtilen ümmet tablosunun çok gerisine düşmeleri, onların omuzlarında bulunan ağır bir vebaldir. Bu vebalden kurtulmak için atılması gereken ilk adım, ümmetin birliğini sağlayan temel ilkeler ve semboller etrafında birleşmek, diğer hususlarda ise empati, sevgi, şefkat, merhamet ve kardeşlik duygularıyla hareket etme şuuruna sahip olmaktır. Söz konusu ilkeler, imanın altı esasıdır. Bunlardan birini inkâr eden, ümmetin şerefli bir üyesi olma payesini de kaybeder. Semboller ise kıble ve ezan gibi İslam’ın ebedî şiarlarıdır. Bu şiarlar etrafında birleşip altı iman esasını kalplerinde muhafaza eden Müslümanlar, dinde kardeş olmuşlardır. Dolayısıyla yukarıda anlatılan esasların dışında bu kardeşliği bozabilecek hiçbir haklı gerekçe bulunamaz.