EN SEVGİLİYE

Dr. Lamia LEVENT ABUL
DİB Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanı

Ruhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.

Ali Ulvi Kurucu

Hz. Mevlana bizlere Efendimizin aşkı ile inleyen hurma kütüğünün hikâyesini anlatır. Rahmet Elçisi, ashabına hutbe irad ederken daha iyi duyulması için bir hurma kütüğününün üzerine çıkardı. Sahabe sayısının artmasıyla birlikte, üzerinden ashabına seslenebilmesi için Efendimize bir minber yapıldı. Peygamberimiz hutbelerini artık bu minbere çıkarak irad buyurdu. Ancak bir süre sonra hurma kütüğünden ağlama ve inleme sesleri gelmeye başladı. Öyle ki mescitte bulunan genç ihtiyar herkes bu inilti ve feryadı duydu. Resulüllah’tan ayrı kalmanın elemiyle âdeta bir çocuk gibi ağlayan hurma kütüğününün hâlini anladı Efendimiz. Gidip onu okşadı, sıvazladı ve teskin etti. Hz. Mevlana, bu hadiseye istinaden hepimizi tefekküre davet eden şu sözünü söyler: “Ey gafil, bunu duy da bir ağaçtan aşağı kalma…” Evet, kuru bir ağaç bile onu tanıdı ve sevdi, ey insan, sen ne zaman tanıyıp seveceksin?

İmanın tamamı Allah ve Resulü’ne inanmakla olur. İmanın hakikatine ermek de ancak Resulüllah’a muhabbet duymak ve ittiba etmekle gerçekleşir. Bir kimse Hz. Peygamberi, ana babasından, eş ve evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe kâmil manada imana erişmiş olmaz. (Buhari, Sahih, İman, 2.) İlahi vahyin mübelliği Efendimiz, bir şahit, müjdeci, uyarıcı, davetçi ve nur saçan bir kandil olarak tüm insanlığı aydınlatmak için gönderildi. (Ahzab, 33/45-46.) Efendimizin güzide ashabı da onun tebliğ ettiği bu en yüce hakikatlere iman ederek büyük bir muhabbetle âdeta Efendimizin etrafında pervane oldular. Onu tanıdıkça daha çok sevdiler ve nihayetinde, “Anam, babam, canım sana feda olsun ya Resulüllah!” diyecek bir muhabbet iklimine girdiler. Bu sözler gönül pınarlarından coşarak dökülen bir muhabbetin tezahürüydü.

Efendimize karşı olanların bile itiraf ettikleri hakikat, dünya üzerinde hiçbir insanın onun kadar sevilmediğidir. Efendimizi sevme hususunda Hz. Ebubekir (r.a.) zirveydi. Hicret yolculuğu esnasında Hz. Ebubekir’in Resulüllah’a söylediği sözler bu sevginin sebebini açıklıyordu. Saklandıkları Sevr Mağarası’nda Hz. Ebubekir endişelendi ve “Eğer bana bir şey olursa ben tek bir insanım. Ama size bir şey olursa bu ümmet helak olur.” dedi. Zira Hz. Peygamber bu ümmetin önderi ve rehberi idi. Ashab-ı kiram, Hak Teâlâ’nın insanlığın kurtuluş reçetesi olan İslam dinini onun vasıtasıyla kendilerine ulaştırdığının farkındaydı. Bu davetin tüm insanlık için ne manaya geldiğini sahabe efendilerimiz çok iyi biliyorlardı. Hz. Ömer (r.a.), oğlu Abdullah’a, Hz. Peygamber’i neden canından ve nefsinden daha çok sevdiğini şöyle açıklıyordu: “Dedim ki ‘Ey Ömer! Sen cahiliyenin karanlıklarında gezerken onun vesilesi ile hidayetle tanıştın. Sen şimdi onu nefsinden daha çok sevemeyecek misin? Hayır, vallahi! Beni, İslam gibi büyük bir şeref ile şereflendiren Efendimizi, ben her şeyden ama her şeyden daha çok sevmeliyim.’” (Buhari, Kitabü’l-İman, 7, 8.) Ashab-ı kiram için en büyük nimet, İslam ile şereflenmekti. Zira Hak Teâlâ, kendi içlerinden, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştu. (Âl-i İmran, 3/164.)

İnsanlığın Rahmet Elçisi olan Hz. Peygamber’in, ashabına olan düşkünlüğü ve sevgisini Yüce Rabbimiz kitabında şöyle zikretmiştir: “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.” (Tevbe, 9/128.) İşte onun ashabına olan bu düşkünlüğü sebebiyle hangi sahabi onunla konuşsa en sevilenin ve değer verilenin kendisi olduğunu düşünürdü. Zira Efendimiz ashabına anlayış ve şefkatle yaklaşır, onları dinler, sevinçlerine ve kederlerine ortak olurdu. Onlarla beraber oturur, yer içer ve sohbet ederdi. Dışarıdan gelen insanlar onu ashabından ayırt edemezlerdi. Efendimiz önce engin sevgisi ile onların gönüllerini kazandı sonra ellerinden tutarak, onları kucaklayarak İslam ile şereflendirdi. Hz. Peygamber’in ashabı da bu eşsiz muhabbetin zevki ile ona bağlandılar. Hatta Hz. Sevban, bir gün Peygamberimize onun yanındayken içinin huzur ve manevi zevkle dolduğunu ancak ondan ayrı kalma düşüncesiyle kederlendiğini ifade etmişti. Zira onun ahirette peygamberlerle beraber olacağını ancak kendisinin kim bilir nereye savrulacağını ve bundan dolayı üzüldüğünü söylediğinde Peygamber Efendimiz, tüm inananlara şu müjdeyi verdi: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhari, Edeb, 96.) Sahabe efendilerimiz, İslam’dan sonra hiçbir sözün onları bu kadar çok sevindirmediğini söylediler. Ona ümmet olma şerefine erenler ve onu canlarından aziz tutup sevenler, inşallah ahirette de onunla beraber olma payesine erişecekler.

Hz. Peygamber’i (s.a.s.) sevmenin ve ona ittiba etmenin, imanın hakikatine erişmenin yolu olduğunun idrakinde olan sufiler kendi yollarını, Hz. Peygamber’in manevi hayatını yaşamak olarak tarif ederler. Büyük sufi Cüneyd-i Bağdadi, “Peygamber’in izini takip edenlerden başkası için Allah’a giden bütün yollar insanların yüzüne kapatılmıştır.” diyerek Efendimize uymak dışında bir kurtuluş yolu olmadığını belirtir. (Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyrî Risâlesi, Semerkant Yay. s.112.) Çünkü Yüce Kitabımız, Cenab-ı Hakk’ı sevmenin ve O’nun mağfiretine ermenin ancak Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ittiba ile mümkün olduğunu haber veriyor. Efendimizin sünnetini gönülden benimseyip yaşayanlar Hakk’ın da sevgi ve hoşnutluğuna ererler. (Âl-i İmran, 3/31.)