TABİİ AFETLER KARŞISINDA
İNSAN ve SORUMLULUĞU

Ali BÖCÜ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

İnsan, akıl, ilim, irade gibi özellikleri ile yeryüzünün en değerli varlığıdır. Allah’ın (c.c.), mükerrem kıldığı (İsra, 17/70.) insan, dünyada ağır bir emanet yüklenmiştir. (Ahzab, 33/72.) Bu yönüyle baktığımızda -hakkında farklı açılardan yapılmış pek çok tanımlamalar olsa da- insanı sorumluluk sahibi ve yaptıklarının iyi ya da kötü sonuçlarını üstlenmiş varlık olarak tanımlamamız mümkündür.

İnsanın “sorumlu” olmasında, onun bilgiye sahip olma özelliğinin de üzerinde durmak önem arz etmektedir. Allah (c.c.) insanın varlığını ve yaratılış hikmetini ilimle alakalandırmış; insan, varlık anlamını ilimle bulmuş ve bu sayede meleklerin saygısına mazhar olmuştur. (Bakara, 2/30-33.) Bu özelliğini dikkate almadan insanı anlamaya ve değerlendirmeye çalışmak eksik olacaktır. İslam’da ilk vahyin “oku!” emri ile başlaması da (Alak, 96/1.) kalem, gözlem, tefekkür gibi bilgiye ulaşma vasıtalarına Kur’an’da her fırsatta işaret edilmesi de bu hususun önemini göstermektedir. İnsan, kendi varlığını, yaratıcısını ve âlemi ilim ile tanıyıp hakikati idrak edecek, dünyası ve ahiretini bu hakikatle mamur hâle getirebilecektir. Onun ilim sahibi olmasından ve elde ettiği ilimle yapıp ettiklerinden yeryüzünün diğer canlı cansız varlıkları da olumlu ya da olumsuz olarak etkilenecektir. Meleklerin ve tabiattaki diğer varlıkların ilim öğrenen insana dua etmesi, ümitlerini ilim sahibi Müslümana bağlamaları bu anlamda boşuna değildir. (Ebu Davud, İlim, 2, [H. No: 3641]; Tirmizi, İlim, 19, [H. No: 2682].)

Yakın zamanda ülke olarak yaşadığımız ve hepimizi tarifsiz üzüntülere boğan tabii afetler bizi, insanı ve sorumluluğunu, insanın ilim ve kaderle ilişkisini farklı boyutları ile düşünmeye sevk etmiştir. Yıkılan binalarla doğru zeminlerde ve doğru standartlarda yapıldığı için depremden az ya da hiç etkilenmeyen binalar, tabii afetlere karşı da yapmamız gerekenler olduğu konusuna dikkatlerimizi çevirdi. Üstelik bilgi ve irademizin alanına giren konularda her işimizi en güzel (ihsan) ve en sağlam şekilde (itkan) yapmak, muhtemel risk ve tehlikelere karşı tedbirli olmak inancımızın bir gereğidir. Hâl böyle iken felakete dönüşen bir depremle karşılaşmamız, bize dinimizin hayata dair öngördüğü “her işi usulüne uygun ve en güzel, en sağlam şekilde yapma” bilincinden -bir şekilde- uzaklaştığımızı hatta bu uzaklaşmayı da kanıksadığımız gerçeğini göstermektedir. Başka bir deyişle, İslam’ın uğradığı yerlere can veren, hayatı madden ve manen yaşanabilir kılan ilkelerine, yaşantımızda sembolik bir yer verip dinin prensiplerine hayatımızda –özellikle ahlak anlamında- çok da şans tanımadığımız gerçeği ortaya çıkmış oldu. Dolayısıyla deprem ve diğer afetlerden sonra dinle kurduğumuz ilişkinin sağlamasını yapmamız elzem hâle gelmiştir. Görüyoruz ki dinimizin iman ve inanç boyutunda bir problemimiz, Allah’a karşı sevgi ve saygımızda en ufak bir problemimiz olmasa da dinin hayatın her alanında etkin kılınması konusunda birtakım tereddütler ve kafa karışıklığı yaşadığımız ortaya çıkmaktadır.

Hâlbuki İslam her fırsatta gerek tabiattaki kanunlara (âdetullah) gerekse de insanlar ve toplumlar hakkında Allah’ın koyduğu değişmeyen (sünnetullah) yasalara dikkat çekmekte; insanları bu gerçeklikleri hem ilmen tespit etmeye hem de bunların gereğini hakkıyla yerine getirmeye çağırmaktadır. (Enfal, 8/53; Fatır, 35/43-44; Rum, 30/41; Âl-i İmran, 3/104, 114.) İslam’ın hayata dair öngördüğü prensipleri şekilci, yüzeysel bir şekilde palyatif bir seçenekmiş gibi değerlendirmek, dinin hayata sunmak istediği katkıdan insanı mahrum kılmak, gerçek huzur ve güvene açılan kapıları kapamak anlamına gelmektedir. Özellikle İslam açısından baktığımızda dini sadece şekle veya sadece öze indirgemek din gerçekliğinden ve getireceği güzelliklerden uzaklaşmak demektir.

İnananlara en güzel örnek olan (Ahzab, 33/21.) Hz. Peygamber’in (s.a.s.), kendisine vahiyle bir emir gelmedikçe aklın, ilmin ve tecrübenin gereklerine azami hassasiyet göstermesi, istişare etmesi -peygamber olmasına rağmen- hicrette olduğu gibi bütün tedbirleri alıp elindeki imkânları son noktasına kadar kullandıktan sonra işini Allah’a havale edip (tevekkül) O’nun (c.c.) yardımına sığınması; Müslümanların hem kader konusunda hem de tabii afetler konusunda sorumluluklarının çerçevesini de belirlemektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) burada ne sadece maddi tedbirlerle yetinmiş ne de işini tamamen manevi korumaya bırakmıştır. O (s.a.s.) kulluğa yakışır bir şekilde her iki alanda da iradesinin alanına giren konularda üzerine düşeni yapmıştır. Nitekim bütün tedbirlerine rağmen düşmanları saklandıkları mağaranın ağzına kadar geldiklerinde Hz. Ebubekir’i (r.a.), “Korkma! Allah bizimle beraberdir!” buyurarak sakinleştirmiş; Allah (c.c.) da onları olağanüstü bir şekilde korumuştur. (Tevbe, 9/40.) Hz. Peygamber’in bu örnekliği esasında dinin Müslümandan hayata dair istediği tutumun somut bir şekilde ortaya koyulmasıdır. O (s.a.s.) İslam’ın peygamberi olarak her alanda ilme yönelmeyi, her işi sağlam ve güzel (ihsan) yapmayı emretmiştir. (Müslim, Sayd, 57; Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, I/275, [H. no: 897].) Allah’a inanma ve hak dine bağlı olmanın kişiye Allah’ın tabiata ve toplumlara koyduğu değişmez yasalara karşı kayıtsız kalabilme ayrıcalığı tanımadığını, iradesini ilgilendiren konularda elinden geleni yapmasının insanın sorumluluğunun bir gereği olduğunu öğretmiştir. O (s.a.s.), “Devemi bağlamadan mı tevekkül edeyim yoksa bağlayıp da mı tevekkül edeyim?” diye soran kişiye, “Önce deveni güzelce bağla sonra tevekkül et!” buyurmuştur. (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 60.) Hz. Ömer (r.a.), Şam’da veba olduğunu öğrendiğinde oraya girmekten vazgeçmiş; kendisine, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diyenlere de “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum.” şeklinde cevap vermiştir. Böylece irademizin alanına giren konularda aklın, bilginin ve istişarenin gereğini yapmanın kadere inancımızın bir gereği olduğu netlik kazanmıştır. Dolayısıyla yüce dinimiz İslam’ın tabii afetlerin olumsuz sonuçlarını önlemeye dair tedbirleri olduğuna tekrar dikkat etmemiz önemli hâle gelmiştir. Deprem gerçekliğinden yola çıktığımızda yeryüzü ve jeoloji hakkında sahip olduğumuz ilmî birikim ve mühendislik verileri ile dinî ve ahlaki ilkeler, tabii afetlerin hasarsız ya da en az hasarla atlatılabilmesi için yeterlidir. Buna rağmen insanoğlunun iradesini ilmin ve dinin sunduğu hakikatlerden soyutlayarak kullanması ise büyük acıların ortaya çıkmasında temel faktör olmaktadır. Birtakım menfaat ve çıkarların ilmî ve ahlaki hakikatlerin önüne geçmesi, tabii afetlerin felaketlerle sonuçlanmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Dolayısıyla bugün ilim ve ahlakla olan bağımızı, dinin ilkelerini ne ölçüde içselleştirip hayatımızda ne kadar etkin kıldığımızı düşünmek zorundayız.

İnsanın dinin, ilmin, akıl ve vicdanın gereklerinden koparak tercih ettiği hatalı tutumunu, “Ne yapalım, kaderimiz böyle imiş!” şeklinde izah etmeye çalışması inançlı olmanın değil inancın gereğinden uzaklaşmış olmanın bir göstergesidir. Tedbir ve tevekkül konusundaki sorumluluğumuzu bir kenara bırakıp ısrarlı yanlışları ve tedbirsizlikleri “ilahi kader” kılıfına sarmamız, kendimize yapacağımız bir kötülük olacaktır. Kadere inanmak, ilmî gerçeklere yüz çevirmek, tembellik ve umursamazlığı benimsemek, tedbirsizliği meşrulaştırmak değildir. Aksine ilmî imkânları en üst seviyede kullanmak, işlerimizi Müslümana yakışır şekilde her alanda en sağlam ve en ideal dürüstlükle yapmaktır.

Sonuç olarak depremin ve diğer afetlerin tabiatın engellenmesi mümkün olmayan tabii bir gerçekliği olduğunu bilen insan, yerleşim yeri ve şeklini belirlerken de bu bilgiyi dikkate alarak gereğini dinin istediği ihsan ve itkan bilinci ile dürüst ve hakkaniyete uygun yapmak zorundadır. Bu onun kendine ve sevdiklerine karşı olduğu kadar diğer insanlara ve canlılara karşı sorumluluğunun da bir parçasıdır. İnsan; iradesi ve ilmi ile ifsadı değil imar ve ıslahı, çirkinleştirmeyi değil güzelleştirmeyi, riski değil emniyeti tercih etmekle sorumludur. Bugün hangi gerekçelerin insan için ilmin ve dinin insana sunduğu açık gerçeklerin önüne geçtiğini, ısrar edilen ve kanıksanan kötülüklerin beraberinde neler getirebildiğini düşünmek, daha güzel ve huzurlu bir dünya peşinde olan insan için son derece önemlidir. Toplumun ve tabiatın değişmez nitelikteki ilke ve kurallarını kendi irade ve sorumluluğumuzla birlikte akl-ı selimle değerlendirerek sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek; gerekli dersleri çıkarabilmek en azından gelecek nesillerin daha güvenli bir toplum içinde yaşayabilmesine imkân tanıyacaktır. İnsanın bu sorumluluğunu görmezden gelmesi ve kendi eksik ve hatalarının suçunu başkalarına atması, bilerek yaptığı kötülükleri başka mazeretlerle izah etmeye kalkması kendisi için anlamlı değildir, dinde de bir karşılığı yoktur.