AŞIRI GİDEN, HAKİKATİN UZAĞINA DÜŞER
İslam düşüncesine göre insan yeryüzü serüvenine vahyin kılavuzluğunda başlar. Vahyin gayesi insana hakikatin, huzur ve güvenin yolunu göstermektir. En genel tanımıyla İslam, akıl sahibi insanları kendi özgür iradeleriyle dünyada en iyiye ve en doğruya, ahirette ise kurtuluşa ulaştıran ilahi ilkeler bütünüdür. Dolayısıyla İslam, insana hayatın anlamını, yaratılış gayesini ve varoluşun hikmetini öğretir. Getirdiği hüküm ve ilkelerle ideal bir hayatın çizgilerini anlatır. İnsana kendini, Rabbini, varlık âlemini tanıtır. Allah’la ve âlemle en güzel şekilde iletişim kurmanın yolunu gösterir. İbadetlerle insanın imani ve ahlaki değerleri güçlü tutmasını temin eder.
İslam, tevhid dinidir. Sadece Allah’a kulluk etmeyi esas alır. İnsanı kula kulluk etmekten, eşyaya esir olmaktan kurtarır ve gerçek özgürlüğe kavuşturur. İslam’ın getirdiği ve Peygamberimizin öğrettiği mesajlar tüm insanların temel hak ve hürriyetlerini temin eden evrensel mesajlardır. Örneğin ırkı, rengi, inancı, coğrafyası, statüsü fark etmeksizin tüm insanların canı, aklı, inancı, emeğinin karşılığı, nesli dokunulmazdır. İslam’ın evrensel hukukunu ifade eden temel kavramlardan “ma’ruf”, aklın ve dinin doğruluğuna hükmettiği ölçülerle tüm insanların temel insani değerlerini savunmayı; “münker” ise aklın ve dinin kötülüğüne hükmettiği şeylerden uzak durmayı ve insanlığı da muhafaza için gayret etmeyi ifade eder.
İslam herkes için hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren bir dindir
İslam’ın insanlık için getirdiği değerler, doğru bir yöntem ve üslup ile teklif edildiğinde akl-ı selim sahibi kimseler ona kayıtsız kalmayacaktır. İslam’ın insan, âlem, bilgi, evren, hukuk, estetik tasavvuru, güçlü ve derinlikli bir perspektifle çağın idrakine sunulduğunda, kuşatıldığı buhranlardan çıkış yolu arayan insanlık heyecanla ona yönelecektir. Dolayısıyla İslam’ın yeryüzünün huzur ve güvenini temin eden evrensel ilkelerini, tüm canlıları ve tabiatı koruyan kuşatıcılığını göz ardı eden yaklaşımlar tashihe muhtaçtır. Nitekim tüm varlıklar için en vazgeçilmez ihtiyaç olan hukuk ve adalet her peygamberin mücadelesini verdiği önemli değerlerden biridir. İslam kelimesinin ifade ettiği barış ve esenlik sadece müminlerle sınırlı olmayıp herkesi kuşatan bir iklimi ifade eder. İslam’ı anlama noktasında hem getirdiği tevhid, nübüvvet, ahiret gibi özgün ilkelerini muhafaza eden hem de rahmet, adalet, merhamet, güzel ahlak gibi değerlerle yeryüzünü kuşatan evrensel boyutu ihmal etmeyen bir perspektife sahip olmak en doğru ve mutedil yaklaşımdır. Diğer yandan İslam, vahyi ve aklı bir bütünlük içerinde ele alır. Biri diğerinin alternatifi değildir. Vahiy ilahi bir rehberlik olarak en büyük nimet, akıl onu anlamak için vazgeçilemez en büyük imkândır. Vahyi merkeze alarak aklı ötekileştiren ya da aklı mutlaklaştırarak vahyi geri plana iten yaklaşımların her ikisi de yanlıştır. Esasen İslam medeniyeti içinde din-felsefe, akıl-vahiy ilişkisi düzleminde ciddi krizler ve savrulmalar yaşanmamıştır. Bilakis söz konusu kavramların birbirini destekleyen imkânlar olarak düşünülmesi ilmin her alanında büyük ilerlemelerin yaşanmasına önemli katkılar sunmuştur.
İslam düşüncesi ve ahlakı Kur’an ve sünnetin rehberliğiyle oluşmuştur
“Sözün en doğrusu Allah’ın Kitabı’dır. Rehberliğin en üstünü Muhammed’in rehberliğidir.” (İbn Hanbel, III/310.) Kuran, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir hidayet rehberi ve bir hakikat membaıdır. İnsana, bir taraftan kendini, Rabbini, evreni tanıtırken diğer taraftan da varoluş gayesini, asil, onurlu ve tertemiz bir hayatın nasıl yaşanacağını gösterir. Aşırılıktan, azgınlıktan, her türlü kötülükten, münkerden, yanlıştan sakındırır. Kalbi, aklı imar eder ve insanı en doğru yola iletir. Hakkı hakikati, ilmi, irfanı, edebi, hikmeti, adaleti, sevgi, saygı ve merhameti, ahde vefayı, iyi kul olmayı, iyi baba olmayı, iyi aile olmayı, iyi anne olmayı, iyi eş olmayı, iyi evlat olmayı, iyi kardeş olmayı, iyi dost olmayı, insanı insan yapan değerleri öğretir.
Sünnet ise Kur’an’ın hayata dönüşmüş şeklidir. Yani Peygamber Efendimiz, Kur’an’ı yaşayarak onun getirdiği hayatın çerçevesini göstermiştir. Bu bağlamda din adına söylenen her söz, verilen her hüküm, ya Kur’an ve sünnetten bir referansa dayanmalı ya da Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ilkelere aykırı olmamalıdır. Burada önemli ve çok hayati bir husus da Kur’an ve sünnetin doğru anlaşılmasıdır. Naslar doğru metodolojiyle ve bir bütünlük içerisinde ele alınmak zorundadır. Ayet ve hadisleri bağlamından kopartarak, parçacı bir şekilde ve hikmet boyutunu görmezden gelerek ele almak kişiyi hakikatin uzağına düşürecektir. Nitekim aynı ayet veya hadisleri okuyarak birbirini öteleyen, vahdet bilincini örseleyen hatta tekfir eden manzaraların varlığı, nasları anlama noktasında yaşanan savrulmaların en trajik göstergesidir. Din üzerinden ortaya çıkan yanlış tavır ve tasavvurların en bariz özelliği İslam’ın ilkelerini, ayet ve hadisleri, usul ve esas gözetmeksizin, kendi emel ve düşüncelerine hizmet edecek şekilde amacı ve bağlamı dışında yorumlamaktır. Söz konusu durum iyi niyet ve samimi duygular barındırıyorsa en azından bir savrulmayı, gafleti, feraset ve basireti kaybederek ifrat ve tefrite düşmeyi ifade etmektedir. Şayet bilinçli şekilde birtakım menfaatler ve hedefler uğruna yapılıyorsa açık bir istismar, ihanet ve düşmanlığı ortaya koymaktadır. Maalesef tarih boyunca hem inancını doğru anlamayan marjinal yaklaşımlar hem de bilinçli çarpıtmalarla din üzerinden menfaat devşirmeye çalışan istismarcılar hep olagelmiştir.
İtidali kaybeden ifrat ve tefrite düşer
Özellikle Allah ve Peygamber tasavvuru noktasında Kur’an ve sünnetin gösterdiği müstakim perspektifi muhafaza etmek ihmal edilemez bir zorunluluktur. Müminlerin Allah’la iletişimi Kur’an-ı Kerim, dua, ibadet ve samimi bir kalp ile O’na yöneliş yoluyladır. Allah’a yakınlaşmanın yolu O’nun rızasını kazanacak ameller yapmaktır. Bunun dışında, kendini Rabbinden uzak görerek aracılar tayin etmek ise itidal çizgisini aşmaktır. Aynı şekilde müminlerin Hz. Peygamber ile iletişimi de onun sünnetini en doğru şekilde anlayıp en güzel şekilde yaşamaktır. Sünnetin anlaşılması için yazılan devasa eserler ve geliştirilen muhteşem yöntem, tarihin sınavından geçen külliyatlar ve bir ömür harcanan çalışmalar büyük bir imkândır. Bunları yok sayarak gelişigüzel mülahazalarla sünneti manipüle etmek, doğrudan peygamberle görüştüğü iddiasıyla ya da rüyalar ve benzeri subjektif tecrübelere dayalı varsayımlar üzerinden sünnet algısı oluşturmak hakikat zeminini kaybetmektir.
İtidalin kaybedildiği ve ciddi zihinsel travmalara sebebiyet veren durumlardan biri de olağanüstü insan tasavvurudur. Şüphesiz insanı yücelten ve değerli kılan imanı, ilmi, güzel ahlakı, sorumluluk bilinci, hak duyarlılığı, istikamet sahibi oluşu gibi değerler yani Kur’an ve sünnete bağlılığıdır. Yoksa hikâye ve öznel anlatımlarla olağanüstü, âdeta yanılmaz ve günah işlemez bir statüde, eleştiri ve sorgulamaya kapalı, mutlak itaat edilmesi gereken bir lider veya önder figürü hem din istismarının hem de yanlış dinî anlayışın en belirgin sebeplerindendir. İslam’da peygamber dışında hiç kimse için masumiyet yani günahlardan korunmuşluk söz konusu değildir.
Allah katında değer ölçüsü takva, müminler için yegâne sıfat kardeşliktir. Dolayısıyla samimiyet ve takvayı öteleyen tasnifler ve kardeşlik hukukunu gölgeleyen tüm sıfatlar geçersizdir. Asabiyete dayalı üstünlük iddiaları batıldır. Aynı şekilde grup asabiyeti yani bir kişiye veya gruba bağlılık sebebiyle üstünlük ve ayrıcalık elde etme iddiası da yanlıştır. Bağlılıklarını güçlendirmek, motivasyonlarını artırmak gibi sebeplerle müntesiplerine ahirete yönelik vaatlerde bulunmak haddi aşmaktır. Genetik ya da sosyal aidiyetleri ümmet bağlılığının önüne geçirmek ciddi bir savrulmadır.
Müslümanların en güçlü ortak zemini camiler ve mescitlerdir. Camilere alternatif mekânlar oluşturmak veya camilerin kuşatıcı işlevini kısıtlayan davranışlarda bulunmak mabede haksızlık ve ümmete kötülük yapmaktır.
Kendi din yorumunu mutlak hakikat sayarak diğerlerini ötekileştirmek, kendine biat etmeyenleri dışlamak ve gelişigüzel mülahazalarla müminleri inkârcılıkla suçlamak yani tekfircilik, İslam dünyasında fitne, tefrika, kaos ve teröre sebep olan sorunlar olarak varlığını devam ettirmektedir. Dinî görünümlü radikal örgütler sığ, tutarsız ve cahilce yaklaşımlarla tekfir ettikleri Müslümanların canını, malını, değerlerini ve tüm imkânlarını helal görerek talan edebilmektedir. Oysa İslam hukuku müminler dışında kalan insanların bile temel hak ve özgürlüklerini dokunulmaz kabul etmektedir.
Doğru bilgiden uzak kalanlar mutedil yolu kaybedecektir
İslam’ı öğrenme süreçlerinde doğru bir usul ve temel kaynaklar göz ardı edildiğinde savrulmaların gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Diğer yandan itidalden uzak anlayışlar karşısında cahil kitleler savunmasız kalmakta ve marjinal tavırlara yönelebilmektedir. Ayrıca itidalden uzak, istismarcı veya teröre bulaşmış yapıların ortaya çıkışının ve karşılık bulmasının göz ardı edilemez sosyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik, siyasal sebeplerinin olduğu muhakkaktır.
Kısaca ve genel bir tasvirle, eğer bir anlayış içinde olağanüstü, hata ve günahtan korunmuşluğuna inanılan ve hakikatin merkezi kabul edilen kişiler varsa, Kur’an ve sünneti ikinci plana iten, İslam’ın temel kaynaklarının üstünde tutulan metinler bulunuyorsa, eleştiri ve sorgulama olumsuzlanıyor, şahıslara kayıtsız şartsız itaat isteniyorsa, Kur’an ve sünnetin öğrettiği dışında ve tevhide uymayan bir Allah ve peygamber tasavvuru kurgulanıyorsa, ümmet bütünlüğünü ve vahdet zeminini zedeleyen seçkinci, ayrıştırıcı, ötekileştirici yaklaşımlar öne çıkıyorsa, tekfir ve dışlama söz konusuysa, güzel ahlak, hukuk ve merhamet gibi değerler dikkate alınmıyorsa orada hakikat kaybedilmiştir.
Bugün, din istismarının, dinî kavram ve sloganları kullanarak meşruiyet ve itibar devşirme çalışmalarının ve dinî değerler konusundaki cehaletin ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceği acı tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla her mümin dininin temel ilkelerini öğrenmeye ve değerleri konusunda doğru bilgiyle donanmaya muhtaçtır.