Çocuk, evde babasının öfke patlamalarını, annesinin bağırışlarını görünce bunları “model alarak” öğreniyor. Hâlbuki Peygamber Efendimizin hayatı tam tersi

bir modeldir; torunları sırtında iken namazı uzatır, onlara asla kızmazdı.


Söyleşi: Mustafa BERK


Toplumsal dokumuzun en büyük yarası olan şiddet, çağımızda ürkütücü boyutlara ulaştı. Artık yalnızca yumrukla değil sözle, ekonomik baskıyla ve en tehlikelisi dijital ekranlar aracılığıyla ruhlara işliyor. Değerler erozyonu ve tahammülsüzlüğün normalleşmesi, bu şiddet selinin temelini oluştururken çocuklarımız, "gözlemsel öğrenme" yoluyla şiddeti bir çözüm biçimi olarak model alıyorlar.

Peki, merhameti kaybeden nesiller bu tehlikeli döngüden nasıl kurtarılacak? Aile içi sevgi ve şefkatin hükmettiği, huzur yuvası olması gereken ortamlar neden şiddeti besliyor? Bu hayati soruların cevaplarını ve şiddete karşı alınması gereken bütüncül tedbirleri Prof. Dr. Mustafa Uslu ile masaya yatırdık.

Şiddeti en genel tanımıyla ele alacak olursak bugün bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl bir şiddet haritasıyla karşı karşıyayız? Şiddetin günümüzdeki yaygınlığı ve çeşitlenmesi hakkında neler söylersiniz?

Şiddet, Dünya Sağlık Örgütünün tanımıyla; kişinin kendisine, başkasına veya bir gruba karşı yaralama, ölüm, psikolojik zarar veya yoksunlukla sonuçlanan kasıtlı güç kullanımıdır. Günümüzde bu klasik tanımın çok ötesine geçerek fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve dijital gibi çeşitli türleriyle hayatımızın her alanına sinmiştir. Bu çeşitlenmeyle birlikte aile içi şiddet, okullarda akran zorbalığı, iş yerlerinde mobbing ve sosyal medyada linç kültürü yaygınlaşmıştır. Dijitalleşmeyle birlikte siber zorbalık, online taciz ve nefret söylemi gibi yeni şiddet biçimleri ortaya çıkmıştır. Bu yaygınlaşmanın temelinde ise değerler erozyonu, manevi boşluk, aile yapısının zayıflaması ve tahammülsüzlüğün normalleşmesi yatmaktadır. Ekonomik baskılar, gelecek kaygısı ve medyanın şiddeti sıradanlaştırması, bireylerin ruh sağlığını olumsuz etkileyerek şiddet eşiğini düşürmektedir. Pandemi sonrası artan aile içi şiddet, toplumsal kutuplaşma ve ekonomik belirsizlikler, şiddet haritasının öne çıkan unsurlarıdır. En endişe verici gelişme ise şiddetin giderek normalleşmesi ve meşrulaştırılmasıdır. Bu nedenle şiddet, salt bir güvenlik sorunu olarak değil eğitim, aile, toplumsal değerler ve ruh sağlığı perspektiflerini içeren bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.

Çocuklar, çeşitli uyaranlar etkisiyle şiddetle muhatap olmakta ve bu onların merhamet algısı üzerinde ciddi baskı oluşturmaktadır. Çocuklarda şiddet eğiliminin temel sebepleri nelerdir?

Albert Bandura’nın “Sosyal Öğrenme Kuramı”na göre çocuklar, gözlem ve taklit yoluyla davranışları öğrenirler. Bandura’nın ünlü “Bobo Bebek” deneyinde, yetişkinlerin saldırgan davranışlarını izleyen çocukların aynı davranışları sergilediği kanıtlanmıştır. Bu, çocuklarımızın neden şiddete eğilimli olduğunu açıklayan en temel bilimsel yaklaşımdır. Çocuk, evde babasının öfke patlamalarını, annesinin bağırışlarını görünce bunları “model alarak” öğreniyor. Hâlbuki Peygamber Efendimizin (s.a.s.) hayatı tam tersi bir modeldir; torunları sırtında iken namazı uzatır, onlara asla kızmazdı.

Günümüzde Bandura’nın bahsettiği modeller sadece aile değil televizyon, internet, oyunlar ve sosyal medyadır. Çocuklarımız gün içerisinde saatlerce şiddet içerikli görüntülere maruz kalıyor, oradaki kahramanların şiddetle sorun çözdüğünü görüyor. “Gözlemsel öğrenme” süreciyle bu davranışları içselleştiriyorlar. Üstelik şiddet videoları viral olunca çocuk “ödüllendirilmiş saldırganlığı” görüyor ve taklit ediyor. Bandura’nın “öz yeterlik” kavramı da önemli; çocuk şiddetle güç kazandığını hissediyor.

Aile içi sevgisizlik, duygusal ihmal, tutarsız disiplin anlayışı da şiddeti besliyor. “Dayak cennetten çıkmadır.” zihniyeti, aslında İslam’ın merhamet ve şefkat temelli çocuk terbiyesine aykırıdır. Manevi değerlerden, empati eğitiminden yoksun büyüyen çocuk başkasının acısını hissedemiyor. Okullardaki rekabet baskısı, akran zorbalığı, başarısızlık korkusu da tetikleyici faktörlerdir. Unutmayalım ki Bandura'nın vurguladığı gibi, çocuklar çevrelerindeki modelleri taklit ederler; bu nedenle onlara sevgi, sabır ve merhametle yaklaşmak en büyük sorumluluğumuzdur.

Aile içi iletişim, çocukların şiddetle ilişkisini belirleyen önemli faktörlerden biri. Ebeveyn tutumlarının ve aile içi dinamiklerin çocuklarda şiddet davranışını tetiklemedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aile, çocuğun ilk okuludur ve ebeveyn tutumları şiddet eğilimini doğrudan şekillendirir. Diana Baumrind’in sınıflandırmasına göre, otoriter tutumdaki katı kurallar ve baskı, çocuğun öfkesini bastırmasına ve bu duyguyu ileride şiddet olarak dışa vurmasına zemin hazırlar. “Sus, erkek adam ağlamaz!” gibi yaklaşımlar duygusal gelişimi engeller. Tam aksine, aşırı müsamahakâr tutumda sınırların olmaması, çocuğu “hayır” karşısında şiddete başvuran benmerkezci bir bireye dönüştürebilir. Ancak en derin yaralar genellikle en az görünendir: duygusal ihmal. Fiziksel ihtiyaçlar karşılansa da sevgi ve ilgiden yoksun büyüyen çocuk, bu boşluğu doldurmak için saldırgan davranışlar sergileyebilir. Daha da yıkıcı olan ise çocuğun aile içi şiddete doğrudan tanık olmasıdır. Bu durum, şiddeti bir ilişki biçimi olarak “normalleştirir” ve “Bağıran haklıdır, vuran güçlüdür.” algısını pekiştirir.

İslami gelenekte aile, karşılıklı sevgi ve merhametin (meveddet ve rahmet) hüküm sürdüğü bir huzur yuvası olarak tanımlanır. Ne var ki günümüzde dijital bağımlılık ve iletişimsizlik aile içindeki bu sıcak bağları zayıflatıyor. Sonuç olarak şiddetten uzak nesiller yetiştirmek için sorun salt disiplin değil şefkat, tutarlılık, sağlıklı iletişim ve çocuğun değerli hissettiği bir sevgi ortamının inşasıdır. Paylaşım ve güven üzerine kurulu bir aile iklimi en temel çözüm yoludur.

Günümüz çocukları sosyal medya, dijital oyunlar ve çeşitli görsel içerikler aracılığıyla erken yaşta şiddetle tanışıyor. Medyanın ve dijital dünyanın şiddet algısı üzerindeki etkisi konusunda neler düşünüyorsunuz?

Dijital çağın çocuklarımız üzerindeki etkisi gerçekten endişe verici boyutlara ulaştı. George Gerbner’in “Ekme Kuramı”na göre, medya tüketimi arttıkça şiddetin normal olduğuna dair inanç da artıyor. Çocuklarımız günde neredeyse 5-6 saat ekran karşısında; silah sesleri, patlamalar, kavgalar beyinlerine işliyor. Anderson ve Bushman’ın araştırmaları, şiddet içerikli oyun oynayan çocukların saldırganlık düzeyinin %25 arttığını gösteriyor. Üstelik dijital oyunlarda öldürme “puan kazandırıyor”, şiddet ödüllendiriliyor. Bu da hayatın kutsallığı ilkesiyle tamamen çelişiyor.

Sosyal medyanın “viral şiddet” kültürü daha da tehlikeli. Okul kavgaları, sokak dövüşleri milyonlarca izleniyor, “beğeni” alıyor. Çocuk, şiddetin popülerlik getirdiğini görünce taklit ediyor. “Duyarsızlaşma” dediğimiz süreç başlıyor; artık acıya, gözyaşına, yaralanmaya tepki vermiyorlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” buyurmuşken çocuklarımız merhameti kaybediyor. Dahası, siber zorbalık yeni bir şiddet türü olarak hayatlarını zehirliyor; gece gündüz hakarete, tehdide maruz kalıyorlar. Ebeveynler “Oyalansın da beni rahatsız etmesin.” diye tablet veriyor, sonra şiddet eğilimli davranışlar görünce şaşırıyor. Oysa İslam’da çocuk terbiyesi “güzel ahlak” üzerine kuruludur. Kur’an kıssaları, sahabe hikâyeleri, peygamber örnekleri yerine süper kahramanlar, savaşçılar model alınıyor. Çözüm basit: Dijital detoks ve bilinçli medya kullanımı. Aile olarak birlikte kitap okumak, sohbet etmek, doğada vakit geçirmek çocuğu sanal şiddet dünyasından koruyacaktır.

Çocuklarda şiddet davranışının erken fark edilmesi ve önlenmesi açısından eğitim kurumlarına ve öğretmenlere ne tür görevler düşüyor? Özellikle son zamanlarda çocuklar/gençler arasında daha görünür hâle gelen akran zorbalığı hakkında neler söylersiniz?

Öğretmenler, çocuklarımızın anne babadan sonraki en önemli rol modelleridir. Dan Olweus’un akran zorbalığı araştırmaları gösteriyor ki öğretmenin müdahalesi zorbalığı %50 oranında azaltabiliyor. Ancak maalesef öğretmenlerimizin çoğu “Çocuklar halletsin, büyürler düzelir.” diyerek görmezden geliyor. Hâlbuki Hz. Ömer’in dediği gibi “İlim öğrendiğiniz kimselerden hilm (yumuşaklık) ve vakar da öğreniniz.” Öğretmen sadece ders anlatmaz; ahlak ve merhamet modeli olmalıdır.

Akran zorbalığının erken belirtileri vardır: Çocuğun okula gitmek istememesi, arkadaşlarının azalması, içe kapanması, ders başarısının düşmesi, sürekli baş-karın ağrısı şikâyetleri. Fiziksel zorbalığın yanında artık “ilişkisel zorbalık” dediğimiz dışlama, dedikodu yayma, sosyal medyada aşağılama gibi türler de yaygınlaştı. WhatsApp gruplarından çıkarma, Instagram'da küçük düşürücü paylaşımlar çocuğu intihara bile sürükleyebiliyor. Peygamber Efendimiz “Müslüman kardeşine üç günden fazla küs duran cennete giremez.” derken bizim çocuklarımız aylarca birbirini dışlıyor.

Okullarımızda “sıfır tolerans politikası” uygulanmalı ama sadece cezayla değil sevgiyle yaklaşılmalı. Zorba çocuk da aslında bir mağdurdur; evde şiddet görüyor, sevgisizlik yaşıyor olabilir. Değerler eğitimi müfredatı güçlendirilmeli, empati atölyeleri yapılmalı. “Arkadaşını üzen kendini üzer.” anlayışı işlenmeli. Öğretmenler teneffüslerde, yemekhanede, okul girişlerinde “aktif gözetim” yapmalı. En önemlisi, güvenli bir ihbar sistemi kurulmalı ki mağdur çocuklar korkusuzca yardım isteyebilsin. Unutmayalım, bir çocuğu zorbalıktan kurtarmak belki bir hayat kurtarmaktır.

Son olarak; şiddetle kuşatılmış bir dünyada, yetişkinlerin ve çocukların barışçıl bir dil ve sağlıklı bir iletişim geliştirebilmeleri için ailelere ve topluma hangi önerilerde bulunmak istersiniz?

Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü.” dizesindeki sevgi dilini ve Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” sözünü rehber alarak ailelere ve topluma şu önerilerde bulunmak isterim.

Aile içi iletişim için,

• Sabah güne ailenizle göz teması kurarak, gülümseyerek başlayın.

• “Sen dili” yerine “ben dili” kullanın: “Beni üzüyorsun.” yerine “Bu durum beni üzüyor” deyin.

• Çocuğunuza günde en az bir kez sarılın, sevginizi sözel olarak ifade edin.

• Günde en az bir öğün sofrada telefonlar kapalı olsun, yemekte günün paylaşımını yapın.

• Çocuğunuza “Bugün seni en mutlu eden ne oldu?” diye sorun ve sabırla dinleyin.

• Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın vurguladığı “duygu koçluğu”nu yapın; “Üzgün görünüyorsun, anlatmak ister misin?”

• Hacı Bektaş Veli’nin “İncinsen de incitme.” öğüdünü aile ilkesi yapın.

• Öfke anında durup nefes egzersizi yapın, “Eline, diline, beline sahip ol.” öğüdünü hatırlayın.

• Çocuklarınıza duygu sözcüğü öğretin: “kızgın, hayal kırıklığı, endişeli…” gibi.

• Haftalık aile toplantıları yapın, herkes duygularını paylaşsın.

• Olumsuz davranışa değil olumlu davranışa odaklanın ve ödüllendirin.

Toplumsal dayanışma için,

• Komşularınızla selamlaşın, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” hadisini yaşayın.

• Mahalle çocuklarına sahip çıkın, apartman çocuklarına “amca/teyze” olun.

• Yunus'un “Gelin tanış olalım.” çağrısına uyup ön yargısız iletişim kurun.

• Çocuğunuzla birlikte ayda bir huzurevi ziyareti yapın, yaşlılarla sohbet edin; sokak hayvanlarına mama bırakın; ihtiyaç sahibi bir aileye market alışverişi yapın veya oyuncaklarınızı ihtiyacı olan çocuklara ulaştırın.

• Mahalle kültürünü yaşatın, çocukların güvenli ortamda sosyalleşmesini sağlayın.

Unutmayalım ki Mevlana’nın dediği gibi “Güzel sözler söyleyin ki sizden geriye güzel sözler kalsın.” Sevgiyle, sabırla, merhametle yaklaştığımız her çocuk/yetişkin geleceğin barış elçisi olacaktır. Karanlık gibi görünen bu ortamdan çıkış yolumuz bilimi ve hikmeti, sevgiyi ve merhameti birleştirmekten geçer. Çocuklarımızın geleceği için hep birlikte el ele vermemiz gerektiğine inanıyorum. Her bir okuyucumuzun, kendi ailesinde başlatacağı küçük değişimlerin toplumumuzda büyük dönüşümlere vesile olacağına yürekten inanıyorum. Ailelerimize huzur, evlatlarımıza güzel bir gelecek dileklerimle...