ŞİDDETİ ANLAMAK:

PSİKOLOJİK DİNAMİKLER,

DİNÎ DEĞERLER VE

ÖNLEYİCİ STRATEJİLER


Prof. Dr. Ekmel GEÇER

Marmara Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi


Giriş ve Tanımlama

İnsanın konuşulduğu her ortamda bir şekilde “şiddet” olgusuna da değinilmiş, bu konu insanlık tarihi boyunca tartışılmaya devam etmiştir. Şiddet, bu yönüyle insanlığın en kalıcı ve yıkıcı sorunlarından biri olmuştur. Bireysel şiddet ve sebep olduğu sorunlar bir yana, milletler arasındaki savaşlar toplumları yerinden etmiş, kültürleri yok etmiş, doğayı tahrip etmiş bireyler ve gruplar üzerinde derin psikolojik ve fizyolojik yaralar bırakmıştır. Bu kalıcılık ve yıkıcılık, farklı disiplinlerden (felsefe, sosyoloji, psikoloji, iletişim, siyaset, tıp vb.) bilim insanlarını ve düşünürleri, şiddetin kökenini, görünür hâle geliş biçimlerini ve insanın kendi yıkıcılığını nasıl denetleyebileceğini tartışmaya yöneltmiştir. Dolayısıyla şiddeti anlamak bütüncül bir bakış açısına ihtiyaç duyar. Şiddeti tanımlamak onun teorik temellerini bilmek, türlerini ayırt etmek, kültürel ve dinî yönlerine vâkıf olmak, altında yatan psikolojik dinamikleri çözümlemek ve etkili önleme stratejileri geliştirmekle mümkündür.

Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre şiddet, bireyin; fiziksel gücünü veya psikolojik baskıyı kendisine, bir başkasına ya da bir topluluğa karşı kullanarak yaralanmaya, ölüme, duygusal zarara, gelişim bozukluğuna veya mahrumiyete neden olmasıdır. Bu tanım, şiddetin bazı temel boyutlarına dikkat çeker:

• Kasıtlılık: Şiddet rastlantısal değildir; çoğu zaman bilinçli bir seçim ve planlı bir eylemin sonucudur.

• Zorlama biçimi: Fiziksel, sözlü ya da sembolik yollarla ortaya çıkabilir.

• Hedef odaklılık: Kişi, kimi zaman kendine zarar verir kimi zaman başka bireyleri ya da toplulukları hedef alır.

• Sonuçları: Şiddet her durumda bir “zarar” doğurur. Bu zarar, anlık bir fiziksel yaralanma olabileceği gibi uzun vadede psikolojik ya da toplumsal bir tahribat da oluşturabilir.

Bununla birlikte şiddeti yalnızca “barışın veya uzlaşının yokluğu” olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Johan Galtung’un (Galtung, J. (1969). Violence, Peace, and Peace Research. Journal of Peace Research, 6(3), 167–191.) “yapısal şiddet” kuramı bu noktada önemli bir perspektif sunar: Şiddet her zaman görünür çatışmalarla sınırlı değildir. Bireylerin ya da toplumların temel ihtiyaçlarının sosyal kurumlar ve sistemler tarafından engellendiği durumlarda da ortaya çıkar. Örneğin, çalışanlara emeğinin karşılığının verilmemesi ya da fırsat eşitsizliklerinin sürdürülmesi birer şiddet biçimidir. Bu tür durumlarda şiddet, fiziksel eylemlerden çok daha derin ve görünmez bir biçimde işleyerek bireylerin onurunu ve yaşam kalitesini zedeler.

Psikolojik ve Dinî Bağlam

Şiddet ve saldırganlık konusunu ele alırken psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un yaklaşımına da bakmak gerekir. Ona göre, saldırganlık dışsal koşullardan değil insanın doğasından kaynaklanır. İnsan hem koruyucu ve üretken içgüdülere hem de yıkıcı eğilimlere sahiptir. Bu nedenle şiddet, insanın varoluşsal çelişkisinin bir yansımasıdır. (Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle. Vienna: Internationaler Psychoanalytischer Verlag.) Freud, bireylerin bastırılmış öfke, kıskançlık ya da suçluluk duygularını çoğu zaman farkında olmadan başkalarına yönelttiklerini belirtir. Bu duygularını ve kendi iç çatışmalarını dışa vurarak da bir tür “rahatlama” (katharsis) yaşadıklarını aktarır. Ona göre saldırganlık, bastırıldığında patlayabilir; dolayısıyla bu enerjinin yok sayılmadan uygun biçimlerde yönlendirilmesi gerekir.

Buna karşılık, öğrenme temelli yaklaşımlar şiddetin doğuştan gelmediğini, çevresel etkileşimler sonucu öğrenildiğini savunur. Albert Bandura’nın (Bandura, A. (1973). Aggression: A Social Learning Analysis. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.) “sosyal öğrenme kuramı”, bireylerin şiddet davranışlarını gözlem, model alma ve pekiştirme yoluyla öğrendiklerini öne sürer. Bandura’nın deneyinde çocuklar, bir yetişkinin oyuncak ayıya vurduğunu izledikten sonra, aynı oyuncaklara benzer biçimde saldırgan davranışlar sergilemişlerdir. Bu nedenle çocuklar, ailelerinde ya da medyada gördükleri saldırgan davranışları taklit ederek şiddeti bir iletişim ya da güç aracı olarak benimseyebilirler. Dolayısıyla, şiddetin kökeni yalnızca bireysel dürtülerde değil toplumsal öğrenme süreçlerinde ve kültürel normlarda da aranmalıdır. Eğitim, rol modelleri ve toplumsal değerler bu öğrenme sürecinde belirleyici rol oynar. Bu nedenle aileler, çocuklarına huzurlu bir gelecek sunmak istiyorsa onların anlamlı sosyal ilişkiler kurabilecekleri güvenli ve destekleyici ortamlar hazırlamalıdırlar. Ayrıca çocukları, dinî ve insani değerleri içselleştirmelerine yardımcı olabilecek olumlu rol modellerle tanıştırmak büyük önem taşır.

İslami bakış açısı ise Freud ve Bandura’nın yaklaşımını ahlaki bir çerçeveyle bütünler. İslam’a göre, insan hem iyiliğe hem kötülüğe meyilli bir varlıktır. Ancak akıl ve irade, onu yönlendiren temel güçlerdir. Âl-i İmran suresindeki 134. ayet bu bağlamda “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.” diyerek öfke kontrolünün önemine vurgu yapar. Yani Kur’an, insanın öfkesini kontrol etmesini, adaletten sapmamasını ve intikam yerine affı tercih etmesini öğütler. Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Gerçek güçlü kişi, öfkelendiğinde nefsine hâkim olandır.” (Buhari, Edeb, 102) diyerek şiddetin değil öz denetimin yüceltilmesi gerektiğini vurgular. Bir başka hadisinde ise Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği hâlde öfkesini yenen kimsenin kalbini Allah emniyet ve imanla doldurur.” (Ebu Davud, Edeb, 3; Tirmizi, Birr, 74) Bu hadis, öfke kontrolünün ne kadar yüce bir erdem olduğunu vurgulamakta ve öfkesine hâkim olan kimsenin bu tutumuyla imanını güçlendireceğine işaret etmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Zarar verme ve zarar görme yoktur.” hadisi, öfkenin yalnızca bireysel değil toplumsal düzeyde de kontrol edilmesi gerektiğine işaret eder. Bu ilke, Müslümanların yaşadıkları toplumda hem kendi haklarını hem de başkalarının haklarını gözetme sorumluluğunu vurgular. Mümin, çevresine zarar vermekten kaçınmalı; uyum, adalet ve barış içinde bir yaşam sürdürmeyi hedeflemelidir. Kişi haksızlığa uğradığında dahi intikam duygusuyla değil hukuki ve meşru yollarla hakkını aramalıdır. Bu şekilde hakkını tazmin etmesi, saldırganlık ya da şiddet olarak değil adaletin tesisi olarak değerlendirilebilir. Bu ayet ve hadislerden hareketle, İslam’ın şiddeti ne doğuştan kaçınılmaz bir dürtü olarak ne de yalnızca öğrenme yoluyla edinilen bir davranış biçimi olarak gördüğünü söylemek mümkündür. Aksine, şiddeti insanın iradesi, ahlaki olgunluğu ve ruh terbiyesiyle dönüştürmesi gereken bir imtihan olarak değerlendirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) müminleri intikam arzusundan sakındırması, affı, merhameti ve uzlaşmayı tavsiye etmesi de bu bağlamda öfkenin denetimiyle ilgilidir. Nitekim savaş zamanlarında dahi kadınlara, çocuklara ve savaşmayan sivillere zarar verilmemesi gerektiğini vurgulaması; mahsullere, hayvanlara ve ibadethanelere dokunulmamasını emretmesi de öfkenin sınırlandırılması ve yönlendirilmesine dair ahlaki bir rehberlik sunmaktadır.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.), öfke ve şiddetin insan ruhunda bırakacağı tahribata dikkat çektiği en önemli hadislerinden biri “Öfkelenme.” hadisidir. Rivayete göre bir sahabi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek “Bana bir nasihatte bulun.” der. Peygamberimiz (s.a.s.) ona “Öfkelenme.” buyurur. Sahabi bu isteğini üç kez tekrar eder; Hz. Peygamber (s.a.s.) de her defasında aynı öğüdü yineler. Bu hadiste iki önemli nokta öne çıkar: İlki, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öfkenin insan psikolojisindeki yıkıcı gücüne dikkat çekmesidir. Öfke kontrol edilemediğinde bireyin hem kendisine hem de çevresine zarar verebileceğini vurgulamaktadır. İkinci olarak, Peygamberimiz (s.a.s.) nasihatte bulunurken muhatabının psikolojik durumunu dikkate almış, onun kişisel ihtiyacına uygun bir cevap vermiştir. Yani Hz. Peygamber (s.a.s.), bireyin içsel dünyasına hitap ederek duygu ve düşüncelerini düzenlemesine yardımcı olmuştur. Nitekim başka bir hadiste, “Hangi amel daha faziletlidir?” diye soran bir sahabiye “Vaktinde kılınan namaz.” diye cevap vermesi, onun öğütlerinin kişisel duruma göre şekillendiğini göstermektedir.

Psikolojik açıdan öfke, bireyin algıladığı bir haksızlık, tehdit veya engellenmeye karşı verdiği doğal bir tepkidir. Ancak bu duygu, kontrol edilmediğinde düşünmeyi gölgeler, empatiyi zayıflatır ve saldırgan davranışlara dönüşerek hem kişinin kendisine hem çevresine zarar verir. “Öfke gelince göz kararır; öfke gider yüz kararır.” ifadesi bu döngüyü anlatır. Kontrol edilmeyen öfke şiddete evrilerek psikolojik, fiziksel ve çevresel zarara neden olur. Bu nedenle Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kendisine tavsiyede bulunmasını söyleyen sahabeye üç defa “Öfkelenme.” diye tekrarlaması, öfkenin bastırılmasından çok onun fark edilip yönetilmesi gerektiğine işaret eder. Bu yönlendirme, psikolojideki “duygusal farkındalık” ve “öz denetim” kavramlarıyla örtüşmektedir. Öz denetim; bireyin kendi duygu, düşünce ve davranışlarını bilinçli biçimde kontrol edebilmesi, onları uygun şekilde yönlendirebilmesi ve ahlaki, toplumsal ya da kişisel hedefleri doğrultusunda düzenleyebilmesi anlamına gelir. Başka bir ifadeyle öz denetim, “hemen tepki vermek yerine önce sakin kalma ve düşünmeyi seçme” becerisidir. Duygusal farkındalık ise bu süreci tamamlayan bir beceridir. Kişinin kendi duygularını tanıyıp anlamasının yanı sıra başkalarının duygularını fark edebilmesini ve onlara uygun biçimde tepki verebilmesini ifade eder. Dolayısıyla bireyin kendini tanıması, duygularını yönetebilmesi ve başkalarına karşı empati geliştirmesi, onun öz farkındalığının bir göstergesidir. Bu farkındalık, kişinin hem topluma zarar vermemesini hem de diğer bireylerle saygı temelli bir ilişki kurmasını sağlar.

Psikolojik açıdan, öfke anında bireyin dürtüsel davranması ve aceleci kararlar vermesi oldukça olasıdır. Zira bu durumda beyinde bilişsel kontrolü ve öz denetimi sağlayan prefrontal korteksin etkinliği azalır. Bunun sonucunda insanın empati kurma, ahlaki yargıda bulunma ve dürtülerini kontrol etme gibi karmaşık zihinsel süreçleri kontrol edebilme kabiliyeti zayıflar ve kişi düşünmeden, duygusal yoğunlukla hareket eder. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Öfkelenme” nasihati, aslında bu biyolojik ve duygusal sürecin farkına varmayı, kişinin kendisini gözlemleyip muhasebeye çekerek bir farkındalık geliştirmesini öğütler. Böylece birey, duygularını yönetme ve tepkilerini erteleme becerisi kazanarak bilişsel kontrolünü güçlendirir. Bu yönüyle söz konusu hadis hem davranışsal öz denetim hem de ahlaki olgunluk açısından derin bir psikoterapötik değere sahiptir; insanı öfkesine yenik düşmekten değil onu dönüştürmekten sorumlu kılar. İslam ahlakında öz denetim, nefsin terbiyesiyle yakından ilişkilidir ve öfkeye, öfke anında sabırla karşılık verebilme erdemi olarak görülür.

Şiddetten Kaçınmak

Şiddet, çok yönlü ve karmaşık bir olgudur; biyolojik, psikolojik, kültürel ve sosyal boyutlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Bazı biyo-psikolojik yaklaşımlar şiddeti doğuştan gelen bir eğilim olarak yorumlasa da İslam öğretisi şiddetin insanın iradesi, aklı ve ahlaki değerlere bağlılığı sayesinde uzlaşı, barış, merhamet, kendini bilme ve adalet ilkeleriyle yönlendirilebileceğini vurgular. Psikoloji, şiddetin altında yatan içsel dinamikleri ve dürtüsel süreçleri açıklarken manevi ve etik perspektif, yaşamın, insanın, doğanın, çevrenin ve duyguların kutsal olduğunu hatırlatarak bu eğilimlerin dönüştürülmesi için bir anlam ve değer zemini sunar.

Bu nedenle, şiddetin önlenmesi yalnızca bireysel çabayla değil aynı zamanda toplumsal ve ailevi düzeyde sürdürülen çok yönlü, çok katmanlı stratejilerle mümkündür. Öncelikle, bireyin öz farkındalığını güçlendirmesi temel bir adımdır. Özellikle Yunus Emre’nin veciz biçimde dile getirdiği gibi, insanın “kendini bilmesi” gerekir. Kişi kendi duygularını tanımalı, öfkesini fark etmelidir. Duygularını ve öfkesini yapıcı biçimlerde yönlendirebilmelidir. Zira bu beceriler bir yandan bireyin iç huzurunu sağlarken diğer yandan aile içinde ve kişiler arası ilişkilerinde çatışmaların büyümeden çözülmesine katkıda bulunur.

Aile ilişkilerinde şiddeti önlemenin en etkili yollarından biri, sevgi, merhamet ve anlayış temelli bir iletişim kültürü geliştirmektir. Eşler, ebeveynler ve çocuklar arasında güvenli bağların kurulması, karşılıklı saygının ve empatik dinlemenin öğrenilmesi, olası öfke veya kırgınlıkların anlamlı ve pozitif biçimde dönüştürülmesine olanak tanır. Aile ortamında “terapötik iletişim” olarak adlandırılan onarıcı ve duygusal farkındalık içeren bir dilin kullanılması; bireylerin kendilerini suçlama ya da savunma yerine ifade etmelerine zemin hazırlar. Böylelikle aile, bir çatışma alanı olmaktan çıkıp duygusal iyileşmenin ve dayanışmanın merkezi hâline gelir ve bu iyileşme aşama aşama topluma yansır.

Bununla birlikte, şiddetin önlenmesi yalnızca bireysel çabalara ya da aile içi ilişkilere indirgenmemelidir. Gerçek anlamda bir dönüşüm, bireylerin ve toplumların “iyi oluş” düzeylerinin yükseltilmesiyle mümkündür. Şiddetle mücadele, öfkeyi bastırmaktan öte; adalet, eşitlik ve refah temelli bir yaşam düzeninin kurulmasını gerektirir. Bu nedenle, toplumsal adaletsizlikler giderilmeli, ekonomik ve psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Aynı zamanda, insanların huzur ve güven hissiyle yaşayabilecekleri, doğayla uyumlu ve sağlıklı kent alanları tasarlanmalıdır. Bireysel, toplumsal ve çevresel düzeyde bütüncül bir iyileşme sağlandığında bugün sıkça tanık olduğumuz ya da medyada karşılaştığımız şiddet olaylarının azalma eğilimi göstermesi mümkün olacaktır.