BOZKIR SARISI
Gülsüm ALKAN
Nuray’ın altın sarısı saçlarını annesi sevgiyle taradı, iki belik ördü. Zaten başka model yapmayı da bilmiyordu. Babasını trafik kazasında dört buçuk yıl önce kaybetmişti Nuray. Zorlu hayat mücadelesinin ağır yükü annesi Zehra’nın omuzlarına kalmıştı. Dört kardeşiyle birlikte Anadolu’nun ortasındaki büyük bir köyde yaşıyordu.
Zehra Kadın köyün fırıncısıydı. Mesleği de fırını da annesinden mirastı. Köyde kadınlar ekmek hamurunu teknede yoğurur, pişirmek için fırına getirirdi. Fırıncı, ateşin karşısına sabahın ilk ışıklarında geçer, akşama kadar gelen tekne tekne hamurları ekmek yapardı. Belki kazancı azdı ama bildiği iş buydu. Yanında kalan yaşlı annesi sık sık “Yelen kuş aç kalmaz yavrum.” cümlesiyle ona destek verirdi.
Zehra’nın mizacı sertti ama kocasının ölümünden sonra âdeta kabuk değiştirmişti. Yetim kızlarının gözlerindeki mahzunluk onun da kalbini yumuşatmıştı. Kızlarını koruyup kollayan, sarılıp sarmalayan babaları yoktu artık. Evdeki hüzün çocukların gözlerinden okunuyordu. Bozkırın ortasında yalnız ve ıssız kalan bu aileyi dimdik ayakta tutmaya çalışıyordu. Yaşlı annesinin duaları hep üstündeydi. Çalışkanlığı, azmi ve gayretiyle emek emek sakince ilerliyordu. Görünürde hayatını epey düzene sokmuştu. Ama gökteki yıldızı göremeyecek, gölgesi bir yere sığamayacak kadar gönlü yorgundu. Eşini kaybetmenin acısını dillendirmese de kalbinde hâlâ yanan büyük bir kor ateş vardı. Yalnızdı, mahzundu.
Nuray, dört kız kardeşi ve anneannesi ile birlikte kalabalık nüfuslu bir evde yaşıyordu. İki göz odalı bu evde, sedirin bir köşesinde derslerini aksatmadan dikkatlice yapardı. Ardakalan zamanlarında bol bol kitap okurdu. Kütüphanede okunmadık kitap bırakmayan bir kitap kurduydu. Hatta öğretmeni Sebahat Hanım çok sevdiği öğrencisi Nuray’a okuması için evindeki kitapları da getirirdi. Okulun belki de en çalışkan öğrencisiydi.
O akşam Nuray ders çalışırken annesine “Sebahat Öğretmen seni yarın okula çağırıyor.” haberini verdi. Ertesi gün Zehra fırını yaktı, ateşi dinlenmeye bıraktı, hızlıca okula gitti. Sebahat Öğretmen hemen konuya girdi. Aynı sınıfta olan kızı Ayşe’nin gireceği devlet bursluluk sınavına Nuray’ın da girmesini istiyordu. Zehra’nın aklına yatmamıştı kızını yatılı okutmak ama “Hele bir sınava girsin bakalım, hevesi kalmasın.” diyebildi sadece.
Nuray çok mutlu olmuştu. Yakın arkadaşı Ayşe ile birlikte öğretmenlerinin rehberliğinde çalışmaya başladılar. Kitaplar, testler derken sınav günü geldi çattı. Sebahat Öğretmen sabahın erken saatinde Ayşe ve Nuray’ı arabasına bindirdi, sınav merkezinin yolunu tuttu. Bu iki arkadaş sınavdan yüzlerinde kocaman gülümseme ile çıktılar. Sebahat Öğretmen geleceğe dair umutluydu. Matematiği akıcı bir şekilde kolayca yapan, kitap okumayı seven, diğer öğretmenlerin de gözdesi olan Nuray’daki zekâ pırıltısını hemen fark etmişti. Bu temiz köylü kızının hayatı güzel bir meslekle taçlansın istiyordu.
İkindi vakti Nuray okuldan koşarak geldi. Çok mutluydu, yerinde duramıyordu. “Anneeee, annneee sınavı kazandım hem de çok iyi bir dereceyle.” Heyecanı, mutluluğu yeri göğü inletiyordu. Zehra yutkundu, kızına sarıldı “Aferin benim güzel kızıma.” dedi ama içine bir ateş düştü. Öğretmenin ısrarı ile, girsin bakalım, dediği sınavdan kızı yüksek başarıyla çıkmıştı. Şimdi ne yapacaktı? Yaban ellerdeki okula kızını nasıl gönderecekti? Başında erkeği olmadan bu işin altından nasıl kalkacaktı? Tüm bu sorularla sabaha kadar düşündü. Yaşlı annesine de sordu ama nafile, bir çıkış yolu bulamadı. Ertesi gün kararını verdi. Nuray yatılı okula gitmeyecekti.
Nuray ağlaya ağlaya durumu öğretmenine anlattı. Sebahat Öğretmen belki ikna ederim düşüncesiyle müdürü de yanına alarak hep beraber Zehra Kadın’ın evine gittiler. Nuray şehirde derece yapmıştı. “Bu büyük başarıyı zayi etme, biz her türlü masrafını karşılarız. Sen yeter ki izin ver bu başarılı kızın okumasına.” Okul müdürü ve öğretmeni çok dil döktüler ama heyhat Zehra’yı ikna etmek mümkün değildi. “Tek başına kız çocuğunu gurbete gönderemem. Başına bir iş gelse ben ne yaparım, arkasından koşacak babası da yok, bu kızla nasıl ilgilenirim.” diyordu.
Aradan yıllar geçti gitti. Nuray çok istediği hâlde kazandığı devlet okuluna gidememişti. Annesi onu diğer kardeşleri gibi belli bir yaşa gelince evlendirmişti. Evinin nazlı ceylanı Nuray’ı okutamamıştı. Çünkü öbür türlüsünü bilmiyordu, yapacak gücü cesareti de yoktu. Yıllar sonra kendince pişmanlığını sık sık dile getirdi fakat zaman geri döndürülemezdi.
Nuray iki çocuğuyla birlikte mutluydu yuvasında. Eşi Ömer, karısına ve çocuklarına karşı şefkat doluydu. Ama Nuray’ın içinde kalan okuma ukdesi geçmiyordu. Yaşayamadığı duygularını yok sayamıyordu. Kalkıp yürümek, koşmak, yol almak istiyordu. İçindeki küçük kız çocuğu bir çıkış kapısı arıyordu. Her şey tamdı ama adını koyamadığı bir şeyler eksikti. Kalbinde bir yük vardı ve gitgide ağırlaşıyordu.
Bazen arkadaşı Ayşe ile haberleşiyordu. Ayşe doktor olmuştu. Nuray da okuyabilseydi doktor olacaktı ama hayatın akışı buna izin vermemişti. Yarım kalmış, yarıda kalmıştı. Ama o bu hayata kalıcı bir iz bırakmak, faydalı olmak istiyordu.
Sabahın erken saatinde pencerenin kenarına oturdu, kitabını açtı ve kaldığı yerden okumaya devam etti. O sırada telefonu çaldı. Arayan Ayşe’ydi. Nuray’ın yaşadığı şehre uzman doktor olarak tayini çıkmıştı. “İlk önce sana haber vermek istedim Nuraycığım.” dedi. Çocukluk arkadaşının kalbindeki yeri başkaydı. Nuray da çok mutlu olmuştu.
Ayşe kısa süre içerisinde taşındı. Nuray onu görmek için sabırsızlanıyordu. Heyecanla hazırlandı. İki çocuğunu da yanına alarak elinde çiçeğiyle hoş geldin ziyaretine gitti. Ayşe’yi görünce bir kez daha anladı çocukluk yarasının hiç geçmediğini. Çünkü o da Ayşe gibi doktor olmayı istiyordu. İki samimi dost sevgiyle sıkıca sarıldılar. Anılardan konuşup eskileri yâd ettiler. Sarı buğday tarlalarında nasıl koştuklarını, evcilik oyunlarını, saklambaçta Nuray’ın saklandığı yeri kimsenin bulamadığını tebessümle andılar. Bazen hayat size bir hediye vermek ister ve çok sevdiğiniz arkadaşınızla tekrar birleştirir. İşte bu iki arkadaşın buluşması da tam olarak böyleydi. Çocuklukta kesişen yolları onları yine karşılaştırmıştı. Ayşe arkadaşına, “Keşke okuyabilseydin. Eminim ki benden daha fazla ilerlerdin arkadaşım.” dedi. Nuray da uzun uzun duygularını, bitmeyen okuma sevdasını anlattı.
Bir hafta sonu yemeğinde Ayşe Nuray’a doktor arkadaşlarıyla birlikte kız çocukları için kurmak istedikleri vakıftan bahsetti. Maddi imkânsızlıklar sebebiyle okuyamayan başarılı kız çocuklarına destek olmak istiyorlardı. Bu vakfın başkanı olması için teklifte bulundu Nuray’a. Çünkü bu sarı bozkırda yaşayan kızları onun kadar iyi anlayacak başka birisi yoktu. Nuray önce çekindi. Acaba yapabilir miyim, diye düşündü. Sonra çok mutlu oldu. Hemen kocasıyla konuşmaya karar verdi. Akşam olunca heyecanla anlattı kocasına Ayşe’yle konuştuklarını. Ömer, eşinin gözlerindeki ışığı hemen fark etti. “Çok güzel olur. Ben de elimden geleni yaparım.” Ertesi gün Nuray hemen vakıf merkezi olarak ayarlanan yere gitti. Ayşe’nin yol göstericiliğinde işlere koyuldu. Ömer de her türlü ustalık işlerini yapıyor, elinden gelenin fazlasıyla katkıda bulunuyordu.
Nihayet açılış günü gelmişti. Ayşe gururla arkadaşı Nuray’ı hocalarına tanıttı. Binanın her yerini gezdiler, öğrencilerle sohbet ettiler. Gözleri pırıl pırıl parlayan kızlar geliyordu vakfa. Onların her ihtiyacı ile bizzat ilgileniyordu Nuray. Yarım kalan hikâyesini sanki bu kızlarla tamamlayacaktı. Vakıftaki sanat ve zanaat atölyelerini, kitap okuma bölümlerini, derslikleri gezdiler. Yaşadıkları şehrin ihtiyaçlarına göre birçok kurs açılmıştı. Mükemmel bir düzen kurmuştu Nuray. Bu toprakların her yönden yetişmiş cevval kızlara ihtiyacı vardı. Ayşe’nin hocaları, meslektaşları hayran kalmıştı vakfa. Nuray ve Ayşe’nin yeniden birleşen yollarında hayat onları bu sefer başka bir noktaya götürmüştü.
Nuray geçmişin kederinde boğulmaktansa başını kaldırıp geleceğe güzel bir ilmek atmayı seçmişti. Yapamadıklarına pişman olmaktansa yaptıklarına mutlu oluyordu. Çünkü hayat başına gelenleri dert etmekle heder edilecek kadar uzun değildi. Doğduğu, filizlendiği bu topraklarda istediği gibi kök salamamıştı ama gençlerin toprağa sağlam tutunmasını, geleceklerini aydınlatmasını sağlıyordu.
Vakıfta çayını yudumlarken gökyüzünün açık rengine baktı Nuray. Artık, olduğu yerden mutluydu. Bitmiş bir hikâyenin değil yeni yazılmaya başlayan bir hikâyenin üyesi olmak için çaba gösteriyordu. Biricik annesi de çok sevinmişti Nuray’ın bu hâline. Sık sık tekrar ederdi, “Şimdiki cesaretim olsaydı seni mutlaka okuturdum kızım.” cümlesini. Bozkırın sarısında filizlenen bu kızların köklerinin hayata sağlam tutunması için emek sarf ediyordu Nuray. Çünkü onların kökleri de buradaydı ve gelecekleri de bu şehre nefer olmalıydı. Her yeni başlanan iş, açılan bir kapı demekti ve araladığı bu kapının getirdiği eşik onu çok mutlu etti. Kadim Anadolu toprağına hizmet etmek ruhuna iyi gelmişti. Çok sevdiği sözü tekrar etti, “Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.” İşte şimdi Nuray tam olmuştu.