HAYATIN
ÇİÇEKLİ ADIMLARI
Hatice YILDIRIM NAÇ
Farkında mısınız, insan doğup büyüdüğü yerin çiçeğini, suyunu kendisine dost biliyor. Yaş aldıkça içinde o çiçeklerin kokusundan bir dal, suyundan bir neşe bulduğunda onlarla el ele büyüdüğünü de anlıyor. Arkadaşlarınla ip atlarken içinde olduğun o bahçe, bir köşede evcilik oynarken kilim attığın komşu evin girişi, ekmek almaya gittiğin bakkal, kar yağdığında dallarını dolduran ağaçlar, baharın gelişini tüm duvarları kucaklayarak haykıran mis kokulu salkımlar ve zihninde masallaşan nice mekân yıllar önce açtığı alanla bugününe bir şeyler katıyor.
Geçen gün, doğup büyüdüğüm Eyüp Sultan semtine gitmiştim. Eyüp Camii’ne geldiğimde tam giriş kapısında dururken yukarıda anlattığım hâli, caminin etrafı çokça kalabalık ve dükkânlar tamamen farklı olmasına rağmen derinden hissettim. Avluya girdiğimde göz göze geldiğim koca çınar, etraftaki tüm seslerin ve kalabalığın içinden âdeta çekti çıkardı beni. Küçükken babam elimden tutar camiye götürürdü, ben de avluya girdiğim gibi koşarak gider önce koca çınara sarılır sonra heyecanla içindeki oyuk kısma bakardım. Heyecanla bakmamın sebebi orada leylek görebilme ihtimalimin olmasıydı. Annemlerin gençliğinde Eyüp, leyleklerin göç yolu olarak takip ettiği yerlerdenmiş. Sayısız leylek gökyüzünde döne döne yol alırmış. Bazen kubbelerin üstüne yuva kurar bazen de caminin avlusuna inip dinlendikleri olurmuş. Leyleklerin etle beslendiğinden bihaber olan halk; ekmek, buğday, yem vererek beslemek istermiş. Sanırım bu yüzden ulu ağacın kovuğunun üstünde, “Leylekler yem yemez, et yer” diye bir tabela vardı. İşte bu leylekler, sürüde yaralı olanları caminin avlusunda bırakırmış. Benim küçüklüğümde bir leylek, koca çınarın içinde yaşıyordu. O yüzden gerçek bir heyecanla ağacın içine bakardım. O günlerin güzelliklerinden biri de hayatın kıvamında akmasıydı sanırım. Çünkü leylek görme ihtimaline heyecanlanmaya bile sıra geliyordu. Sonraki yıllarda okula gitmek için her gün Eyüp Camii’nin içinden geçmem gerekti. Her sabah göz göze geldiğim bu koca çınara bazen el sallamam normaldi sanırım. Sonuçta büyüdükçe değişen hâlim, konuşmalarım, giyimim hepsi günbegün bu ulu ağacın kıyısından geçiyordu. Aslında ben de onun günlerine mevsimlerine şahitlik ediyordum. Sonbahar geldiğinde koca koca yaprakları yere öyle bir dökerdi ki yerleri halı gibi kaplardı. O yapraklardan birkaçını kitabımın arasına koyar, düzleştikten sonra da üstüne şiir yazar duvarıma asardım. Kendimce hatırasını gözetirdim. Kış, o dönemlerde sert geçtiğinden o da ıssızlaşırdı, dalı yaprağı pek kıpırdamazdı sanki. Sonra gelsin ilkbahar ve yeşilin her tonu derken yaz sıcakları ve yine kış gelirdi. Hayatın akışında deveran eden hâli vardı. Bir ara değişti; yüzyıllardır olduğu yerden göklere uzanan dalları zayıfladı, gövdesinde kuşlara yuva olan oyuksa artık yarası olmuştu. Birileri bu hali fark etmiş olmalı çünkü güzelce yarasını tedavi edip üstünü kapladılar. Koca çınar şimdilerde ziyarete gelenlere bazen de papağanlara kucak açmaya devam ediyor. Aklım, kalbim kalabalığın curcunanın içine geri döndüğünde sessizce el sallayıp dışarı doğru yoluma devam ettim.
Yakın zamanda giderseniz caminin kapısını sırtınıza aldığınızda karşınızda farklı farklı dükkânlar göreceksiniz. Nasıl da cıvıl cıvıl, kalabalık bir alan. Etrafı sakince seyretmek istedim. Kalabalığın içinden bülbül sesi gibi bir ses duyduğumda yine elimden çekip koşturmaya başladı çocukluğum. O sesin beni götürdüğü sokağa gittim. Mekân aynı aslında ama bendeki hikâyesi o kadar başka ki. Tam köşede Rıza Pastanesi duruyor. Onun sağında solunda meşhur Eyüp oyuncakçıları; eski zamanlardan bu yana yapılagelen hacıyatmaz, kaynana zırıltısı, cambaz, topaç, darbuka, rengârenk tahta çıngıraklı araba, leylek bibloları ve içine su doldurulunca bülbül sesi çıkartan minik çömlek testiler, aklınıza ne gelirse hepsi oradaydı. Eyüp'te eskiden adımbaşı çeşme bulmak mümkündü. Elimde bülbül, bir o çeşme bir bu çeşme su doldurup bülbül sesi çıkartmaya çalışırdım. Caminin avlusuna gelir bülbülle güvercinlere laf anlatmaya çalışırdım. Diğer çocuklar da benzer şeyleri yapardı ve ortalık kendi içinde cik cik cik ses cümbüşüne dönerdi. Sonrasında başlardık o koca alanda koşturmaya. Öyle düz bir koşma da olmazdı, kollarımızı kaldırarak koşardık. Sesini çıkarttığımıza inandığımız kuşlara âdeta kanatlandığımızı da ispat ederdik. Ve onlar da eşlik etmekte gecikmezdi. Ortalık uçuşan yüzlerce güvercin, bir dolu çocukla kaplanırdı. Tabii bu keyfin sonunda kuşların üstümüze pislemesi gibi karmaşık durumlar da yaşanırdı. Ama oralarda oturan yaşlılar, anneler kızmasın diye hemen “Kısmet gelmiş, kısmet gelmiş!” diyerek kuş pisliğini böylesi bir anlamla temizlerdi.
Oradan eve doğru giderken eğer üst yol dediğimiz yerden gidersek ve mevsim de baharsa tüm duvarları mor salkımlar sarmış olurdu. Adı mor salkım olsa da sarısı ve beyaz olanı da vardır. Vazoda ömrü az olduğu için kopartmamızı kimse istemezdi. Arada bir iki dal getirip suya koyardık (aramızda kalsın arada bir iki tane de yerdik). Şimdilerde çiçek yiyen kaldı mı bilmiyorum. Ama biz arkadaşlarla ballıbaba denilen fuşya rengi çiçeklerden, reçellere de katılan o sarı akasya çiçeklerinden, bezelye gibi yeşil yeşil olan çitlembikten, erguvan ağacının pembe renkli çiçeklerinden arada yerdik. Papatyaları da toplayıp suyuyla saçlarımızı yıkardık. Demek istediğim mevsim baharsa etrafımızdaki değişimi iliğimize kemiğimize kadar hisseder, biz de çiçeklenirdik.
Çocukluk döneminde bu ve benzeri sevinçlerle çiçeklenmeyenlerin büyüdüğünde kolay meyve veremediğini ise şimdiki yıllarda anladım. Renklerin mayası âdeta çocukken çalınıyor insana. Yaşadıkça aldığın kararlara, dostluklarına, bakışlara bile sirayet ediyor o günlerin kokusu.
Kendimce kırık dökük anıları, hüzünleri, kabuk bağlayan yaralarımı kenara koyarsam ortaya üst satırlardaki hoş günlerimin neşesi çıkıyor. Bu yaşanmışlık aynı zamanda beni bugüne taşıyan iklimin de kanat sesleri. Eminim sizlerin de yaşadığınız şehir, köy ya da kasabada nice acı tatlı günleriniz saklıdır ve bugünlerde hangi mesleki statüde ya da donanımda olursanız olun, yaşınız kaç olursa olsun doğup büyüdüğünüz sokaklara gittiğinizde adımlarınızı takip eden çocuk yanınızı da oralarda bulursunuz. Size şefkat, merhamet, takım ruhu, emek, azim, diğerkâmlık, neşe, hüzün, kazanmak, kaybetmek gibi sayamayacağım birçok duygu ve durumu oyunlar arasında öğreten o bilge karakter o dönemden seslenmeyi asla ihmal etmez. Gökhan Özcan’ın dediği gibi “Birçok şey var ki, birçok kötü şey var ki, yapmamıza ruhlarımızdaki o sıcak çocukluk hatırası engel oluyor. Birçok sınır var ki, sadece bir zamanlar çocukluğun tadını tattığımız için aşmıyoruz. Ya peki ruhunda hiç çocukluk hatırası bulunmayanlar? Ya çocukluğunda bile çocuk olamamışlar? Her şey üstlerine geldiğinde onlar nereye kaçıp saklanacaklar? ”
Bunları okuduktan sonra sanırım çoğunuzun, bizler bir şekilde yaşadık öğrendik fakat sanal âlemde çocukluğu geçen yeni kuşak için durum ne olacak, her şey üstlerine geldiğinde onlar nereye kaçıp saklanacaklar, dediğini duyar gibiyim. Cevabı kolay değil. Sanırım ailelerin ilk önce çocuklara çocukluk hakkını teslim etmesiyle başlamamız gerekiyor. Bir ağacın adını, toprağın emeğini, gökyüzüne bakmanın umut veren ferahlığını öğretmeden karşısına telefon koymanın zulüm olacağını hissettirmemiz gerekiyor. Geçenlerde genç bir çiftle karşılaştım. Pusette altı aylık olduğunu tahmin ettiğim bir bebekleri vardı. Bebeğin göz hizasına telefonlarını sabitlemişler ve çizgi film açmışlardı. Altı aylık bir bebeğin elinden anne kokusu ve çevresini gözleme hakkı alınmış, bebek onun yerine bambaşka bir akışa teslim edilmişti. Daha nicelerinin bir, üç, beş yaşlarını sürekli böyle geçirdiğini hepimiz gözlemliyoruz ve eminim çok üzülüyoruz. Bir insanın en bilge döneminin ekrana teslim edilmesi kimi üzmez ki? Ebeveynler açısından modern hayatın getirdiği yoğunluk, ekonomik zorluklar, çalışma hayatının stresi gibi birçok sebep hikâyeyi çiçek kokusundan ekran tuşlarına teslim etmiş olsa da biraz fark etmeye ihtiyacımız var dostlar. Teknoloji gelişirken kuşların susmadığını, akasyaların bir yerlerde açtığını, düşen çocukların kalkmayı tam da orada öğrendiğini, tohumun çatladığını, fidelerin yeşerdiğini, meyvenin dalını, denizin dalgasını, mavinin her tonunu yeniden fark etmeye ihtiyacımız var. Gelecek nesillere yaşadıkları dönemden gerçek çocukluk hatıraları borçluyuz. Ekranda geçirecekleri vakitten daha dolusunu hayatta geçirecekleri vakit olarak anlatamazsak sanırım fıtratı ıskalarız. İçinde yeşerdikleri ortamdan hoş bir rayiha almalarını sağlayamazsak gelecekte o özü bulma imkânımız olmayacak, bunu ciddiye almalıyız. Bu bilinçle toplum olarak bu konuya bir omuz verme vaktimiz geldi sanki, ne dersiniz?
Nihayetinde çocuklarımızın mayasına katmak için şenlikli kokular, güvercinler, gül yüzlü cami avluları, bulutlara uzanan salıncaklar borçluyuz.