TEŞHİR ÇAĞINDA

BİR MAHREMİYET DİRENİŞİ

İFFET


Dr. İsmail ÇİÇEK

Trabzon Müftüsü


Ebu Said el-Hudri’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Yollar üzerine oturmaktan sakının!”

Ashabı kiram: “Ey Allah’ın Resulü! Bu durum bizim için kaçınılmazdır. Oralarda bir araya gelir, iş görüşmelerimizi oralarda yaparız.” dediler.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Madem işiniz dolayısıyla bunu başaramıyorsunuz, o hâlde yolun hakkını verin!”

“Yolun hakkın nedir ki?” diye sordular.

Peygamberimiz: “Gözü harama kapamak, yolda olana eziyet vermemek, selam almak, iyiliği emretmek, kötülükten uzaklaştırmaktır.” buyurdu. (Buhari, Mezalim, 22, İstizan, 2; Müslim, Libas, 114)

Yol metaforu, insanlık hikâyesinin en eski anlatılarından biridir. Neredeyse bütün dinlerin, tüm kadim geleneklerin ortak hafızasında yankı bulan evrensel bir çağrıdır. Onun varoluş serüveni bir yola koyuluşla başlamıştır. Bu yol sadece fiziki bir güzergâh değil bir hakikat arayışı, bir anlamın izini sürüştür. Hz. Âdem’in (a.s.) yeryüzüne inişiyle başlamış bu ilahi seyir, her inançta başka kelimelerle lakin aynı hissiyatla karşılık bulmuştur. Aynı maksatla Kerim Kitabımız da Fatiha’sında okuyucusunu hakikat yoluna davet etmiştir. Açılış duası olan “Bizi dosdoğru yola ilet.” (Fatiha, 1/6) aslında her durağında imtihan, her kavşağında tercih, her yürüyüşünde iradenin bulunduğu bir yolculuk duasıdır.

Öyle ya! İnsan, hak etmesi adına ana yurdundan çıkarılıp denetimli bölge dünya laboratuvarına tarihin bir anında ortak edilerek seçtiği verili rolleri tercih ettiğince oynamak üzere ömür denilen kum saatiyle gurbete indirilmiş, hareket saatinden bihaber kesilmiş biletli bir yolcudur. O, yürümüşlerin ayak izlerini rehber kabul eden, ardındakiler için yeni izler bırakmaya, sınavını verip cennet sınırından içre girmeye niyetli bir dünya sığınmacısı, bir yol oğludur.

Yoldadır insan; hem bastığı topraklarda hem gönlünün sessiz dehlizlerinde, dışsal ve içsel yolculuklarında suskun bir seyyah olarak her daim seferdedir. Kimi zaman durur, soluklanır; bazen izler içinde kaybolur lakin yine de yürür. O, durmanın imkânsız olduğu bu yolculukta öğrenen ve öğretendir. Dünyanın yalnızca başkaları için bir imtihanhane olduğunu sanan kendine yabancı, hâline gafildir. Oysa bilmelidir ki mümin yola koyulduğunda şeytan da bütün mesaisini bu yola harcamakta, yola yatmakta, yolda kandırmaktadır. Yolda pusu kurup vesvesesini sermekte, yol işaretlerini silmekte, kalplere şüphe tohumları ekmektedir. O hâlde mümin için asıl mesele temiz geldiği yolu kirletmeden, kirlenmeden tüketebilmektir. Ömür tükenip yolculuk sona erdiğinde, pazar kurulup alışveriş hararetlendiğinde ziyan edenlerden olmamaktır.

İşte bu amaçlı farkındalık, Allah’ın Elçisi (s.a.s.) tarafından yol metaforu üzerinden can alıcı bir uyarıya dönüştürülmüştür. O, yolun sadece bir geçiş yeri değil insanın ahlaken de imtihan edildiği bir sahne olduğunu haber vermiş, yolda olan herkesten yalnızca adımlarını değil niyetini de düzeltmesini isteyerek yolun hakkının gözetilmesini istemiştir. Böylelikle kamusal alan iffeti onun sözleriyle dile gelmiş, yeni insanın inşası yolculuk üzerinden yolda gerçekleşmiştir. Onun öğretisinde; bakışı korumak, eziyetten sakınmak, esenlik yaymak, iyiliği çoğaltmak, kötülüğü bertaraf etmek hem yolcunun ödevi hem de yolun hakkıdır. Bu ilkeler sadece etik tavsiyeler değil aynı zamanda günlük hayatın çeşitli katmanlarına nüfuz eden pratik yaptırımlar, ahlaki sorumluluklar içermektedir. Efendimizin (s.a.s.) bu çağrısı; sokakların hoyrat kalabalığında, günümüzün çarşı kültüründen toplu taşıma adabına, park ve bahçe oturumlarından sosyal medya gezintilerine, ötesi sanal yolculuklarda takınılacak tavra kadar ortak alan iffeti adına evrensel ilkeler koymakta; sözüyle ortak yaşam alanlarına bir iffet perdesi çekmektedir. Bu öğreti, aynı zamanda toplumsal huzurun, karşılıklı saygının ve medeni bir yaşamın temellerini atan çağlar üstü nezaket çağrısıdır.

Durum böyle olmakla birlikte ne hazindir ki yoldaki insan kendisine yazık etmiştir. Binlerce yıldır sevinç ve kederlerini, inanç ve düşüncelerini sözleriyle taşımış, dilini yüreğinin aynası bilmiş insan; yazının söze galibiyetiyle sözünü unutmuş, kelamı uçup giden bir yankıya dönüşmüştür. Zamanla yolda konuşan, yolda yazana evrilmiş, insan yolda yeni yollar öğrenmiştir. Kalemle yazan dijitalin keşfi ile kelamla yazmaya başlayınca bir anda her şey görünür hâle dönüşmüş, göz kulağa üstün gelmiş, harfler ışığa, kelam görüntüye yenilmiş, bu kez de yazı uçmuş imaj her şeye dönüşmüştür. Sözde şeffaflık mecburiyeti, temaşa toplumlarında görünür olmayanı zoraki şüpheli bulmuş; göz, evreni kavrayışta en merkezi organ, görme en hakiki yeti olmuştur. Bundan böyle göze sınır çizmek mümkün olamamış, göz iffetini yitirmiş, yamuk bakar, şaşı görür olmuş; görmek ve göstermek var olmanın yeni ölçütü hâline dönüşmüştür. Değerler dahi, sergilenen sahnede ışık altında sönükleşmiş, anlam ıskalanmış, erdem görülemez olmuştur. Görünür olmayan hiçbir kıymet hakikat addedilmemiş, gösterilemeyen hiçbir şey var sayılmamıştır. Böylelikle anlam silikleşmiş, erdem gözden düşmüş, hakikat ise imajın ardına gizlenmiştir.

Postmodern dönemde yolcu, yeni bir adım daha atarak zorunlu gözetimi gönüllü gözetlenmeye taşımış, güvenlik kaygısını beğeni duygusuna, dünyayı ise gönüllü teşhirciliğin temaşa sahasına çevirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde, yola oturanın bakışına sahip çıkması, yoldan geçeni(n) rahatsız etmemesi öğütlenirken dijital çağda herkesin herkesi her an gözetleyebildiği imkânlarla mahremiyetin sınırları bulanıklaşmıştır. Artık söz ve bedenin iffetine halel gelmiş, mahrem alan makamını arsızca sergiye kaptırmıştır. Gizlilik, iştiyakla gözetime aktör olmuş, görünürlük haz alınan bir alan, ifşa eğlencenin odağına yerleşmiş, teşhir bir meslek, röntgencilik ise bir kimlik oluşturmuştur. Her detayı görmek isteyen gözü dizginleyecek perdeler yırtılmış, dinî olarak kapatılması istenen dilin yerini her şeye en ince detayına kadar bakmak isteyen göz almıştır. Muhafaza etmek, sakınmak ve saklamak gibi kavramlar günümüz dünyasında anlamını kaybederken her şeyi görmek isteyen göze vicdan muhasebesi yaptıracak değerler bir bir yapı bozumuna uğramıştır. Modern insan artık iç sesini değil gördüğünü önemser, gösterdiğiyle varlığını sergiler olmuştur. Ne acıdır ki artık ne bakılan rahatsızdır ne de bakan. Oysa bedenin, beynin, gözün, gönlün, dilin, elin, belin iffeti tarih boyunca korunması istenen değerlerdendir.

Çağımızın insanı düşünmek yerine seyretmeyi, bilgi sahibi olmaktansa şöhret sahibi olmayı öncelemektedir. Altta olanlar üsttekiler gibi görünme telaşında, üsttekiler ise alttakiler gibi görünmemek için uğraş vermektedir. Minval bu olunca ödevi, kendi cinsinden nesnelerin satılması için camda yer tutmak olanın elbet kaderi de tüketilmek, ambalajdaki benzerlerine nazaran ucuz yollu elden çıkarılmak olacaktır. İşte böyle sahnelenen bir tiyatro oyununda Allah’ın Elçisi’nin uyarılarını dikkatlere sunmak her zamankinden daha elzemdir. Onun öğretisinde yolun hakkı, yolcunun iffetli olmasını gerektirir. Geçen için de bekleyen için de iffet bir kıymettir. Açmamak da bakmamak da iki durumda rahatsız etmemek de iffetin ta kendisidir.

İffet, insanın hazlarını, zaaflarını terbiye altına alarak ölçülü davranması, nefsini helal yollarla, izin verilen ölçülerde karşılamasıdır. Heveslerine karşılık arayanın, yaratılana ve Yaratan’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır. Dinin inşa etmek istediği kâmil insanın vazgeçilmez vasfıdır iffet. Sadece cinsiyet ya da cinsellik odaklı bir konu olarak ele alınamaz. Kur’an’a göre iffet kadına olduğu kadar erkeğe de yakışan, her iki cinsin de onurunu taşıyan yüksek bir erdemdir.

İffet Allah’tan hayâ eden Hz. Yusuf’un (a.s.) örtündüğü özel gömlektir. Çocukluk döneminde kardeşlerince kuyuya atılırken mazlumiyet gömleğini giyen Hz. Yusuf; Züleyha karşısında zindanı zinaya tercih ederken sırtından yırtılan ismetinin timsali masumiyet gömleğini üzerinde iffetiyle taşımış, melikliğe yükselince adaletin timsali melikiyet gömleğini ak düşen babasının gözlerini açmak için kullanmıştır.

Elbette iffet, en çok da kadına yakışır. Kötü sıfatlarla anılmaktansa unutulmayı tercih eden, kimsenin bulunmadığı bir mekânda kendisine yaklaşan kişiye, “Senden Rahman’a sığınırım! Eğer Allah’tan korkan biriysen bana yaklaşma!” (Meryem, 19/18) diyerek vakarını koruyan Hz. Meryem’de iffet, en yüce şekliyle tecelli etmiştir. O, iffetin âdeta adanmış hâli, sessizliğiyle konuşan, vakarıyla haykıran kıyamete değin bir erdem abidesi olmuştur. Zira Allah’ın erkek ve kadın kullarından iffet konusunda beklentisi eşittir. Onurlu bir varlık olarak yaratılan insan için onurlu kalabilmenin yolu, iffetli bir yaşamı ilke edinmesiyle mümkündür.

Kur’an ve sünnet, dinin sabitelerini belirlerken ailenin korunmasında iffet erdemine merkezî bir rol yüklemiştir. Evlilik kurumuna dair hükümler getirilirken iffetsizlik bir suç sayılmış, iffetli insanlara atılan iftiralar da en ağır şekilde yasaklanmıştır. Aslında iffet, sadece cinsel arzulara karşı durmak değildir. İffet, nefsin her türlü aşırılığına karşı gösterilen onurlu bir duruş, helal sınırları içinde kalma hassasiyetidir. Malda, makamda, güçte, hakkı gözetmek; sözü, gözü, eli, kalbi, bedeni koruyarak her türlü taşkınlıktan sakınmak iffetin farklı tezahürleridir.

Hayat, gerçekten büyük bir nefis meydan muharebesidir ve onu kazanabilmek ancak iffet silahıyla olacaktır. Başlangıçta verdiğimiz hadis-i şerifin sonunda ifadesini bulduğu üzere esenliği yaymak, iyiliği tarif etmek, kötülüğü haykırmak da bu mücadelenin bir başka veçhesidir. Bununla birlikte, ne yazık ki günümüzün bireysel özgürlük anlayışı ölçüsüzlükle karıştırılmakta, değer tanımaz bir yaşam biçimi olarak sunulmaktadır. Oysa iffetsiz bir hayat, özgürlük değil aksine nefsin köleliğidir. Gerçek özgürlük; nefse hükmeden, ölçüyle yaşayan saygın bir kişiliğe sahip olmaktır.