TÜRK İSLAM EDEBİYATINDA FÜTÜVVETNAMELER


Ali AYGÜN


Fütüvvet kelimesi; genç, yiğit, cömert gibi anlamlar taşıyan “fetâ” kelimesi ile aynı köktendir ve sözlükteki karşılığı gençlik, kahramanlık, cesaret ve cömertliktir. Zamanla fütüvvet hareketleri yayılmaya başlayınca her fütüvvet ehlinde olması gereken fedakârlık, diğerkâmlık, iyilik, yardım, insanseverlik, hoşgörü ve nefsine söz geçirme gibi özellikler fütüvvet kelimesinin anlamlarına dâhil olmuş, sekizinci yüzyıldan sonra tasavvufi bir terim olarak kullanılmasıyla sufiler fütüvvet için özelliklerini belirtmeye yönelik tarifler yapmışlardır. Fütüvvetname ise fütüvvet ve Ahi teşkilatları geliştikçe fütüvvet kavramını konu edinen ve bu kurumların mesleki yönetmeliği niteliğinde kaleme alınmış eserlere verilen genel bir addır. Aynı zamanda fütüvvetname, edebiyatta ahlaki eserlerin bir kolu ve edebî bir türdür. Biz bu çalışmamızda Türk İslam edebiyatında fütüvvetnameleri ve yazılış gayelerini ve fütüvvet kurumunun Anadolu’da ortaya çıkışını ele almaya çalışacağız.

Fütüvvet, Kur’an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde geçen (Yusuf, 12/36; Kehf, 18/60,62; Enbiya, 21/60) “fetâ” kelimesinden türemiştir. Tasavvuf kaynaklarında, II. (VIII.) yüzyıldan itibaren önde gelen sufilerin fütüvvet kelimesini tasavvufi bir terim olarak kullanmaya başladıkları kaydedilmektedir. Zamanla tasavvufi ve iktisadi veçheleri olan bir kurum hâline gelen fütüvvetin adap ve erkânından bahseden eserlere “fütüvvetname” denilmiştir.

Fütüvvetin bir teşkilat olarak kurumsallaşmaya başlaması Abbasiler Dönemi’ndedir. Abbasi halifesi Nasır Lidinillah (1180-1225) fütüvvet teşkilatına resmî bir kimlik kazandırmıştır. Fütüvvet teşkilatı resmî bir kurum hâline gelse de tasavvufi özelliğini muhafaza etmeyi sürdürmüştür. Ahmet Yaşar Ocak, fütüvvet kurumunun dört tarihî merhalesi olduğunu dile getirir:

* Cahiliye fetâsıyla bağlantılı bir şekilde İslam’ın ilk yüzyılında belirmeye başlayan “sosyal bir kavram olarak fütüvvet”

* IX. yüzyılda sosyal bir yapılanma hâlinde gençler arası içtimai, iktisadi ve siyasi bir kurumlaşmaya dönüşen, son Abbasi Dönemi’nde de (XII. yüzyıl başları) resmî bir devlet kurumu hâline getirilen “teşkilat olarak fütüvvet”

* Yine IX. yüzyılda, artık ferdî yaşayış biçiminden sıyrılıp kurumlaşmaya başlayan tasavvuf hareketine paralel olarak sufilikle iç içe geçen “tasavvufi fütüvvet”

* Son aşama olarak da esnaf tabakasıyla bütünleşerek yine bir sufi kurum hüviyetini geniş ölçüde koruyan, mesleki teşekkül niteliğindeki “Ahilik fütüvveti”.

Fütüvvet Kurumunun Anadolu’da Ortaya Çıkışı

Fütüvvet kurumunun Anadolu’da ortaya çıkışı XIII. yüzyılda İran’dan Anadolu’ya gelerek Kırşehir’e yerleşen Ahi Evran’la (öl. 1261) olmuştur. Ahi Evran’ın kurmuş olduğu bir esnaf teşkilatı olan “Ahilik”in prensipleri ile fütüvvet teşkilatının prensipleri benzerdir. Başlangıçta tasavvufi yönüyle öne çıkan fütüvvet, Anadolu’da sanat ve zanaat erbabının yetişme usul ve esaslarını belirleyen bir hareket olarak iktisadi bir kimlik kazanmıştır. Bir taraftan İslami-tasavvufi düşünceye ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde şeyh mürit ilişkilerini, diğer taraftan iş yerlerinde usta, kalfa ve çırak münasebetlerini ve buna bağlı olarak iktisadi hayatı düzenleyen Ahiliğin Anadolu’da kurulup gelişmesinde Ahi Evran’ın büyük rolü olmuştur.

Anadolu’da hızla yayılan bu teşkilatın mensupları, şehirlerde olduğu gibi köylerde ve uç bölgelerde de büyük nüfuza sahip olmuşlar, Anadolu’da bilhassa XIII. yüzyılda devlet otoritesinin iyice zayıfladığı bir dönemde şehir hayatında yalnızca iktisadi değil siyasi yönden de önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Ahiler, bağımsız siyasi bir güç olmamakla birlikte, zaman zaman merkezî otoritenin zayıfladığı, anarşi ve kargaşanın ortaya çıktığı dönemlerde siyasi ve askerî güçlerini göstermişler ve önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir. Özellikle Moğol istilası sırasında Ahi birlikleri şehirlerin yönetimine mahallî otorite olarak hâkim olmuşlardır. Ahiliğe çok hizmet eden I. Alaeddin Keykubad, oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev tarafından öldürülünce Ahilerin II. Gıyaseddin’e karşı direndikleri ve onun Kösedağ’da Moğollara yenik düşmesinden sonra Tokat ve Sivas’ı ele geçiren Moğollara karşı Kayseri’yi başarıyla savundukları bilinmektedir. Ayrıca Osmanlı Dönemi’nde Düzmece Mustafa olayında da Bursa’yı ona karşı savunmuşlardır.

Türk İslam Edebiyatında Fütüvvetnameler

Arapça ve Farsça birçok fütüvvetnamenin varlığı bilinirken bu türün tespit edilebilen ilk Türkçe örneği XIII. yüzyılda yaşamış olan Yahya bin Halil bin Çoban el-Burgazi’nin eseridir. Daha sonraki yüzyıllarda yazılan Seyyid Gaybi oğlu Şeyh Hüseyin ve Seyyid Muhammed er-Razavi’nin fütüvvetnameleri türün önemli eserleridir. Türk edebiyatında manzum fütüvvetnameler de yazılmıştır. Şeyh Eşref b. Ahmed’in 444 beyitlik mesnevisi, müellifi belli olmayan Fütûhname ve Esrar Dede’nin 176 beyitten oluşan Fütüvvetname’si bu türün manzum örnekleridir.

Tarih içinde fütüvvetnamelerin seyri incelenince bu türün kendi içinde üç gruba ayrıldığını söylemek mümkündür: Tasavvufi mahiyette olanlar, fütüvvet teşkilatına ait fütüvvetnameler ve Ahi loncalarına mahsus fütüvvetnameler. Son gruptaki fütüvvetnameler Ahilik kurumlarının adabını konu edinen, yönetmelik tarzında mesleki eserler olmakla birlikte fütüvvetin temeli tasavvufa dayandırıldığı için, her üç grup da dinî, tasavvufi ve ahlaki anlayışı konu edinen, kaynak ve muhtevası ortak mahiyette olan eserlerdir.

Fütüvvetnamelerin yazılış gayesi, fütüvvete mugayir davranışlardan korunmak, doğru olanı göstermek ve bunun sonucunda Allah’ın rızasını kazanmaktır. Fütüvvet ehlinin kurumun geleceğiyle ilgili bazı unsurların kaybolmasından endişe ederek işin erbabından bir kitap yazma ricasında bulunması da fütüvvetnamelerin yazılış sebeplerindendir. Müellif bizzat bu endişeye kapılarak bir fütüvvetname yazmış olabilir.

Fütüvvetnamelerde şed çeşitleri ve bağlama usulleri, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve diğer peygamberler ve sahabeye dair bilgi, fütüvvet erkânı, tarikat adabı, görgü kuralları, ehl-i beyt sevgisi, ahilik ve mesleki hayat ile ilgili düsturlar vb. konular ele alınır. Fütüvvetnamelerde işlenen konulara bakıldığında sadece bir tasavvufi zümre ya da mesleki grupla sınırlı kalmadığı görülür. Fütüvvet ehlinde bulunması gereken özelliklerin her Müslüman’da da bulunması gerektiği söylemek gerekir. Harputlu Nakkaş İlyasoğlu Ahmed’in Tuhfetü’l-Vesâya adlı eserinde fütüvvet yolunun şartları şöyle sıralanmıştır:

* Namazı bırakmamak.

* Hayâ ehlinden olmak.

* Dünyayı terk etmek.

* Allah’ın nehyettiği şeylerde nefse uymamak ve Allah’a itaate rağbet etmek.

* Helal kazanç sahibi olmak.

* Kardeşlerinden muhtaç olanlara malından bağışlamak, yumuşaklıkla muamelede bulunmak, güzel sözle bile olsa iyilik yapmak.

* İyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek.

Fütüvvet ehlinin uyması gereken adabımuaşeret kuralları da aslında her Müslüman’ın özen göstermesi gereken hususlardır. Seyyid Hüseyin el-Gaybî, fütüvvetnamesinde yeme içmeden konuşmaya, alışverişten hasta ziyaretine, günlük hayatı ilgilendiren 124 edebi ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.

Genel olarak fütüvvetnamelerin muhtevasına bakınca fütüvvet kavramının temeli tasavvufa dayandığı için bu tür eserlerin hepsinde tasavvufi niteliğin ağır bastığı görülür. Umumiyetle fütüvvet anlayışı Hz. Âdem’den başlayarak Hz. Muhammed de dâhil olmak üzere bütün büyük peygamberlerin vasıflarıyla izah edilmiştir. Ancak fütüvvet kavramının belli bir teşkilatı ifade etmeye başladığı XIII. yüzyıldan itibaren özellikle Ahilik kurumu içinde yazılan fütüvvetnamelerde bu kavramın birtakım menkıbevi rivayetlerde Hz. Ali’ye dayandırılmasına özen gösterilmiştir. Böylece fütüvvet geleneği içinde Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’e vâris olan ve fütüvvet anlayışını en iyi temsil eden kişi olarak telakki edilmeye başlandığı görülür. Hz. Ali’yi fütüvvet telakkisiyle alakalandırmanın, erken bir devirde ortaya çıkan ve Hz. Peygamber’e atfedilen bir hadisle (La fetâ illa Ali, la seyfe illâ zülfikar / Ali’den başka fetâ, zülfikardan başka kılıç yoktur.) çok yakın bir ilgisi vardır. Nitekim Hz. Ali ideal “fetâ” kimliğiyle bir sembol hâline getirilmiş, hemen hemen bütün fütüvvetnamelerde özel bir yere sahip kılınmıştır. Bu eserlerde yer alan fütüvvetin ve Ahîliğin adap ve erkânını, mertebeler silsilesini, teşkilat özelliklerini yansıtan usul ve kaideleri ihtiva eden kısımlar ise kültür tarihi bakımından son derece ilginç bir nitelik arz eder. Dikkatle incelendiğinde bu kısımların İslam’dan önce Türk, Orta Doğu ve özellikle İran bölgelerinde bulunan mistik kültürlerin ve bu kültürler içinde ortaya çıkmış birtakım cemaat ve kurumların etkilerini açık biçimde yansıttıkları görülür. Gerek doğrudan doğruya fütüvvet kurumunun gerekse buna bağlı olarak teşekkül eden Ahiliğin izah ve tahlilini yaparken sırf teorik nitelikteki eserlere dayanarak ideal bir tablo çizmek, söz konusu kurumların tarihî süreç içinde aldıkları şekli ve geçirdikleri değişimi yansıtmayacağından tarihî gerçeklere uymayacak ve büyük ölçüde yanıltıcı olacaktır.

Kaynakça

• Kazıcı, Ziya, “Ahîlik”, DİA, TDV Yayınları, İstanbul: 1998, 1/540-542.

• Kur’an Yolu Meâli, Çev. Hayreddin Karaman vd., DİB Yayınları, Ankara: 2020.

• Ocak, Ahmet Yaşar, “Fütüvvet”, DİA,  TDV Yayınları, İstanbul: 1996, 13/261-263.

• Ocak, Ahmet Yaşar, “Fütüvvetnâme”, DİA, TDV Yayınları, İstanbul: 1996, 13/261-265.

• Şeker, Mehmet, Türk-İslam Medeniyetinde Ahilik ve Fütüvvet-Namelerin Yeri-Seyyid Hüseyin el-Gaybî’nin “Muhtasar Fütüvvet-nâme”si, Ötüken Yayınları, İstanbul: 2011, s.19, 312.

• Uludağ, Süleyman, “Fütüvvet”, DİA, TDV Yayınları, İstanbul: 1996, 13/259-261.

• Yeniterzi, Emine, “Türk Edebiyatında Manzum Fütüvvet-Nâmeler”, Konya Postası, 173 (18 Ekim 2001), s. 321-323.

•             Yılmaz, Ali, Türk-İslâm Edebiyatı, Grafiker Yayınları, Ankara: 2020, s. 305.