MONARK KELEBEKLERİ
SÜREKLİLİK VE
TÜRK
Kültüründe Ölüm
Zeynep KAYSERİ UZUN
“Olan biten bu, Noa. Ne eksik ne fazla.”
Sepin İnceer’in Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey adlı kitabında Noa, tüm olan biteni, hayatı ve ölümü merak eden hayret dolu bir çocuktur. Ormanda yürüdükçe gördükleri karşısında gözleri kamaşır ve monark kelebeklerinin güzelliğine hayret eder. Dökülmüş yaprakların üzerindeki ölü monark kelebekleri onu ölüme dair merak ve gizemle doldurur. Daha sonra sırasıyla ipek otu, yumurta, tırtıl, koza ve uçuşan rengârenk kelebekleri hayretle seyreder. Tekrar yerdeki ölü kelebekleri anımsar. Böylece hayat döngüsünü derinden kavrar ve hayatın tek gerçekliği, ölümü iliklerine kadar hisseder: “Olan biten bu, Noa. Ne eksik ne fazla.”
Monark kelebekleri ya da bilinen diğer adıyla kral kelebekleri her hâlleriyle metaforlarla doludur. Gökyüzünün bu narin yolcuları, tabiatın kalbine işlenmiş bir sırdır âdeta. Dişi kelebek, yumurtasını ipek otunun ince yapraklarına bırakır. Tek ota, tek umut. Dünyaya gözlerini açacak küçücük tırtıl, sadece o bitkiyle hayata devam edebilir. Daha sonra tırtılın hayatı, doymak bilmez bir iştahla yemek yemek ardından sessizce kendi etrafına bir koza örmekten ibaret olur. Tabii o kozanın karanlığında bir mucize gerçekleşir. Tırtılcık, içten içe çözülüp yeniden kurulur, bir başka varlığa dönüşür. Ve bir gün, sabahın ilk ışığında kozasını yırtarak dışarı çıkan, rengârenk kanatlarıyla göğe yükselen muhteşem bir kelebeğe dönüşür. Monarkların asıl mucizesi göçlerinde saklıdır. Minicik cüsselerine rağmen kuşlarla boy ölçüşürcesine gökleri aşar, kilometrelerce yolu kanat çırparak katederler. Kanada’nın serin ikliminde doğanlar, havalar soğuyunca sürü hâlinde toplanır ve görünmez bir pusulanın rehberliğinde Meksika’nın sıcak topraklarına doğru yola çıkar. Ne ellerinde haritalar vardır ne de yolları gösteren bir kılavuz. Yalnızca içlerine yazılmış o gizli rotayla yola revan olurlar. Bahar, Kanada’da yeniden toprağı ısıtıp günleri uzattığında yolculuk tersine başlar. Ama ne gariptir ki Meksika’dan çıkanlarla Kanada’ya varanlar aynı kelebekler değildir. Yolun bir yerinde hayatları tükenir, ömürleri tamamlanır. Yolda düşenlerin çocukları, onların bıraktığı izden devam eder. Bazen dört bazen beş nesil sürer bu dönüş. Ömrü bir kelebeğin nefesi kadar kısa olanlar bile, türün hafızasında yolculuğun devamlılığını taşır. Bu hâlleriyle bizlere süreklilliği, döngüyü ve hayatın olup biteni hakkında bir hatırlatıcı olurlar. Kelebek kozada çözülür ve yeniden var olur. İnsan da toprağa sarılır, sonra ruhuyla başka bir boyuta kanat açar. Monark’ın göç yolunda ölmesiyle Türk yas kültüründe ölüme yüklenen anlam birbirine dokunur. Ölüm yok oluş değil bir devrin sona erip diğerinin başlamasıdır. Kelebek burada hem bir yolcudur hem de bir sembol. Ömrü kısadır ama güzelliği derindir. Türk halk inancında bazen bir ölünün ruhu kelebeğe bürünüp pencereden içeri girer bazen de bahar rüzgârında uçuşan beyaz kelebek, ölen kişilerden haber getiren bir işaret sayılır.
Monark kelebekleri gibi tabiatta bu döngüyü somutlaştıran pek çok örnek mevcuttur. Somon balıkları yaşamlarının sonunda ölmek üzere nehirlerin kaynağına dönerken bıraktıkları yumurtalarla yaşam devam eder. Böylece doğa bize ölümü, bir bitişten ziyade sürekliliğin, yaşamın yeniden örgütlenmesinin ve varlığın farklı biçimlerde sürmesinin kaçınılmaz bir aşaması olarak gösterir. Çöllerde yetişen diriliş bitkisini duymuşsunuzdur. Bilimsel adıyla “selaginella lepidophylla”, Meksika ve Amerika’nın çöl bölgelerinde kuraklıkta yapraklarını top hâline getirip ölü gibi görünen fakat suyla buluştuğunda hızla açılıp yeniden yeşeren mucizevi bir bitkidir. Hücrelerindeki kuraklığa karşı özel koruyucu maddeler sayesinde yıllarca canlılığını koruyabilir. Bu özelliği onu hem bilimsel araştırmalarda hem de kültürel sembollerde özel kılar. Farklı toplumlarda ölümden sonra yaşamın, doğadaki sürekliliğin ve yenilenmenin simgesi kabul edilir.
“Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.” dizesiyle şair İsmet Özel, hayatı ve ölümü, bütünün birbirini tamamlayan iki ayrı parçası olarak ifade eder. Yaşamı tamamlayan ölümün ta kendisidir. Filozof Heidegger’e göre insan “ölüme-doğru-varlık”tır (Sein-zum-Tode). Ölüm, varoluşun dışında bir olgu değil insanın varlığını en temelden belirleyen bir imkândır. Heidegger, insanın kendisini sahici biçimde kavrayabilmesi için ölümün varoluşsal bir ufuk olduğunu söyler. Ona göre insan, ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek yaşar. Bu bilincin adı “ölüm kaygısı”dır. Ancak bu kaygı yıkıcı değildir. Aksine bireyin “otantik benliğe” ulaşmasının kapısını aralar. Ölümün farkında olan kişi, gündelik hayatın sahte rutinlerinden sıyrılır, başkalarının dayattığı “herkesin hayatı”ndan çıkar ve kendi özgün varlığını kurar. Heidegger’e göre insan, çoğu zaman ölümü erteler, konuşmaz, onu “başkalarının başına gelen bir şey” olarak görür. Bu tavır, sahici olmayan (gayri-otantik) bir varoluştur. Oysa kendi ölümünü kabullenmek, insanın kendi hayatını da sahiplenmesidir. Ölüm, kişinin varlığını sınırlayan ama aynı zamanda ona en derin anlamını veren ufuktur.
Dünyanın farklı kültürlerinde ölüm, bir son olmaktan çok dönüşüm ve sürekliliğin simgesi olarak görülür. Eski Mısır’da mumyalama ve piramitlerle öteki dünyaya hazırlık yapılırken Tibet Budizminde ölüm ruhun yeniden doğum yolculuğunda bir kapı kabul edilir. Meksika’da Ölüler Günü şenlikleriyle ölüler hayatın bir parçası olarak hatırlanır, kutlamalar yapılır. Hristiyanlıkta İsa’nın dirilişi ölümün kurtuluşa açılan kapısı sayılırken, İslam’da ölüm dünyadan ahirete geçişin başlangıcıdır. Japonya’da atalara saygı ve ruhların dönüşü Obon şenlikleriyle yaşatılırken Afrika toplumlarında ölüm, ataların hâlâ yaşayanlarla bağ kurduğu bir topluluk hafızasıdır. Bütün bu gelenekler, onun yok oluş değil yeniden doğuş, hatırlanma ve varlığın farklı bir hâle bürünmesi olduğunu ortaya koyar.
Türk İslam kültüründe ölüm, zahirde bir veda gibi görünse de hakikatte rahmetin en derin tecellisidir. İnsan, dünya yüklerini ve fâni kederlerini geride bırakıp ebediyetin huzuruna kavuşur. Mevlana’nın “Şeb-i Arûs” diye nitelediği o an, sevgiliye varış, asli yurduna dönüş, kalbin sonsuz rahmetle buluştuğu eşiktir. Bu yüzden ölene “rahmetli” denir çünkü ölüm, merhametin kapısında açılan bir seherdir. Toprağa düşen yaprağın baharda yeniden filizlenmesi, mercanların ölü bedenden yeni hayat doğurması, yıldızların sönüp göğe yeni ışık bırakması gibi… Ölüm, bir bitiş değil rahmetle örülmüş büyük bir dirilişin habercisidir. Yine kültürümüzde ölüm, göçebe hayatın izlerini taşıyan “Hakk’a yürümek”, “Hakk’a kavuşmak” gibi ifadelerle bir uzun yolculuk ya da gurbetten sılaya dönüş olarak anlatılır. İnsanın “toprak ana”ya dönmesiyle yeniden dirilişin tohumlarını ekmesi, cenazede söylenen “Toprağı bol olsun.” duasında hayat bulur. Bazen bir ocağın sönmesi yahut bir kıvılcımın başka bir âleme taşınmasıdır. Halk arasında “Can kuşu uçtu.” denir, ruh bir kuş gibi bedenden süzülüp rahmete doğru uçar, “ecel saati” ile vakit tamam olur, ölüm bir menzile varıştır. Gülün solması, goncanın düşmesi gibi ölen kişi “Gonca iken soldu.” diye anılır. Çünkü hayat bir çiçek metaforu ile fâniliğini gösterir. Gökte kayan bir yıldız gibi, “ecel yıldızı” doğar, ışığı kaybolsa da başka bir âlemde sürer.
Bazen de ölüm bir sesin kesilmesi, sazın teline veda, türkünün yarım kalışı olarak ağıtlara siner. Karacaoğlan’dan Yunus’a, pek çok ozan için ölüm, bir telden kopan ses, bir nefesin son durağıdır. Bununla birlikte toprak, ölü bedeni rahmetle kucaklayan ana; su ise canı dirilten nefes gibidir. Mezar toprağı, bir son değil yeni bir başlangıcın rahmidir. Yağmur damlalarıyla birleşen toprak hem ölüyü örter hem de yeniden dirilişe işaret eder. Türk halk inanışlarında yağmurun rahmet sayılması, mezarlara su dökülmesi veya kabir başında dua ederken toprağın ıslatılması bu bağlantının kültürel iz düşümüdür. Su, ölüye duyulan merhametin, toprak ise ebedi istirahatgâhın simgesidir. Tasavvufta ise insanın nefsini “toprak gibi alçak gönüllü” ve “su gibi arındırıcı” kılması öğütlenir; bu hâl, ölmeden önce ölmenin, yani manevi dirilişe hazırlanmanın yoludur.
Yine Türk kültüründe mezarlıkların şehirlerin tam ortasında, camilerin ve tekkelerin çevresinde konumlandırılması, ölümün hayatla yan yana, iç içe düşünülmesi gerektiğini hatırlatır. Bu yerleşim biçimi, ölümü şehirden ve gündelik hayattan uzaklaştıran modern anlayışın tam tersinedir. Osmanlıdan Anadolu köylerine uzanan gelenekte, insan alışverişe giderken de ibadete gelirken de çarşıdan dönerken de mezarlığın yanından geçer, servi ağaçlarının gölgesinde fâniliğini hatırlar. Mezar taşları, sadece ölenin kimliğini anlatan bir yazıt değil, yaşayanlara “Sen de öleceksin.” diyen sessiz öğütlerdir. Böylece mezarlık, şehrin hafızasına gömülmüş bir bilinç noktası hâline gelir. Dirilerle ölüler aynı mekânda buluşur, yaşam ölümün hatırlatmasıyla derinleşir. Bu birliktelik, ölümü dışlamadan, hayatın parçası olarak görmenin en somut simgesidir. Mezar taşlarında yazan, “Baki olan O’dur”, “Her nefis ölümü tadacaktır.” “Bir garip yolcuydum, konakladım, göçtüm.”, “Ben de bir zamanlar senin gibi idim; sen de bir gün benim gibi olacaksın.” gibi ifadelerle ölüm sadece kaybın mekânı değil hayatın fâniliğini sürekli hatırlatan bir ders niteliği taşır. Mezarlıklardaki servi ağaçlarıyla da ebediyet, fânilik ve devamlılık vurgulanır.
Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana eserinde ölüm, savaşın acımasız yüzüyle insanın yazgısını birleştiren derin bir tema olarak karşımıza çıkar. Ölüm, bir canın sönmesinin ötesinde, köyün sessizliğine, toprağın verimsizliğine, anaların gözyaşına sinmiş bir kaderdir. Savaşa giden erkeklerin ardından köyde kalan kadınlar ve yaşlılar için ölüm, hem sevdiklerinin yokluğu hem de umutların tükenişidir. Ana karakterin oğullarını birer birer toprağa vermesi, ölümü bireysel bir felaketten çıkarıp insanlığın ortak acısına dönüştürür. Toprak burada ölüleri saklayan bir mezar olmanın ötesinde toprağın rahminde yeniden hayatı yeşerten bir anadır. Böylece Aytmatov, ölüm ile doğum arasındaki kadim döngüyü sezdirir. İnsan toprağa düşer, toprak onu kucaklar, acının bağrında bile yeni filizler boy verir. Toprak Ana’da ölüm, bir yıkımın aksine insanın varoluşunu sorgulatan, hayatın kıymetini derinleştiren, aynı zamanda toprağın sonsuz anaçlığıyla yumuşatılan edebî bir hakikat hâline gelir.
Ölenin dışında geride kalanlar için başlayan yas süreciyle ilgili de İslam öncesi dönemde saç kesmek, yüz tırmalamak, ağlamak gibi davranışlar görülse de İslam’la birlikte yas anlayışı daha çok sabır, dua ve hayır işlemek üzerine odaklanmıştır. Ölünün ardından mevlit ve hatimler okunması, yemek dağıtılması, fakirlere sadaka verilmesi bu dönemin yaygın uygulamalarıdır. Yas, aynı zamanda ölenin ardından yapılan ağıtlar ve türkülerle toplumsal bir dil kazanmıştır.
Ünlü animasyon film yapımcısı Miyazaki’nin Çocuk ve Balıkçıl filmi, savaşın karanlığı altında annesini kaybeden küçük Mahito’nun yasla örülü dünyasına açılır fakat kısa sürede bir çocuğun acısını aşan evrensel bir yolculuğa dönüşür. Taşrada keşfettiği kule ve peşine düştüğü balıkçıl, onu zamanın ve mekânın sınırlarını silen, rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği gizemli bir âleme taşır. Bu yolculuk, aslında ölümle yüzleşmenin, kaybı kabullenmenin ve yeniden doğmanın masalıdır. Mahito, kaybolmuş annesinin izini ararken kendi ruhunun yaralarını da tanır, belleğin ağırlığını sırtlanır ve sonunda hayatı yeniden kucaklamayı öğrenir. Filmde ölüm, yokluk değil hatıraların, sevginin ve varoluşun başka bir biçimde sürmesidir. Tıpkı balıkçılın gökyüzündeki dairesel uçuşları gibi hayat da bir döngüye dönüşür ve acının içinden yeni bir umut filizlenir.
Son olarak ölüm içimizi dondurabilen ya da küllenmiş acılarımızı bir anda kalbimizde alevlendirebilen, biraz soğuk ve ürpertici bir kavram olarak zihinlerimizde belirse de aslında kâinattaki sürekliliğin en sağlam mihenk taşıdır. Ölüm, hayatı kaim eder; varlığın anlamını belirleyen görünmez çerçevedir. Çünkü varoluşumuz, büyük olandan çok küçük ölümlerle, bitişlerle, yaslarla, ayrılıklarla, ardından gelen başlangıçlarla ve yeniden doğuşlarla doludur. Her gün biraz ölür biraz yeniden doğarız; bir gül solarken başka bir tomurcuk açar, bir yıldız kayarken gökyüzü başka ışıklara gebe kalır. Kaçınılmaz ölüm fikrine kendini hazırlamanın en iyi yolu, şimdiki hayatı dolu dolu yaşamaktır. İnsan, anın çocuğudur; geçmişe fazla takıldığında ve geleceği fazla kurduğunda özünü unutur. Oysa hayat, gündelik mucizelerin sessiz armağanlarında gizlidir: Sabahın gün ışığında, hiç beklenmedik bir anda beliren gülüşte, bahçede yem toplayan küçücük serçede, gökyüzünde akrobatik hareketler yapan kırlangıcın neşeli süzülüşünde… Tüm varlığıyla hayatın içinde olan bu canlılar bize ders verir. Hayat ertelenmez, planların gölgesine hapsedilmez, “bir gün”ün hayaline bağlanmaz. Yaşam, şimdinin yoğunluğunda, nefesin sıcaklığında, kalbin ritminde ve anın saf gerçeğinde saklıdır. Ve ölümü en çok hatırlatan da budur, yaşamı ertelemeden sevmek, sevinmek ve var olmak.
“Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat.
Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
Erdem Beyazıt