PROF. DR. MUSA KAZIM ARICAN İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi: Mustafa BERK
Bugün, modern dünyada yaşanan değer bunalımına karşı İslam düşüncesi hem ahlaki ilkeler hem de varoluşsal bir yol haritası sunar. Aile kurumunun güçlendirilmesi, bireyin ahlaki olgunlaşması, toplumun adalet ve merhamet ekseninde inşa edilmesi İslam felsefesinin sunduğu temel açılımlardır. Bu yönüyle İslam düşüncesi, modern insanın krizlerine sadece teorik değil aynı zamanda pratik bir çözüm üretme imkânına sahiptir.
İslam Felsefesi üzerine yaptığınız çalışmalar akademi dünyasının yanında kültür hayatımızda da karşılık buluyor. Sizce İslam düşüncesi bugünün insanına hangi imkân ve açılımları sunmaktadır? Modern dünyanın karşı karşıya kaldığı anlam arayışı, değer bunalımı ve kültürel yabancılaşma gibi krizler düşünüldüğünde İslam felsefesi modern insana nasıl bir ufuk sunar?
İslam düşüncesi, tarih boyunca yalnızca Müslüman toplumlara değil insanlığın tamamına yön veren köklü bir medeniyet birikiminin adıdır. Bu birikim, akıl ile vahyi, hikmet ile ahlakı, bireysel sorumlulukla toplumsal adaleti iç içe geçiren bir düşünce geleneği oluşturmuştur. Bugün modern dünyanın yaşadığı krizlere baktığımızda bunların çoğunun insanın kendisiyle ve değerlerle bağını kaybetmesinden kaynaklandığını görüyoruz. Anlam boşluğu, nihilizm, tüketim kültürünün getirdiği tatminsizlik ve kültürel yabancılaşma insanın varoluşuna dair soruları yeniden gündeme taşımaktadır. İslam felsefesi, tam da bu noktada insana köklü bir ufuk sunar. Çünkü İslam düşüncesi, insanı sadece biyolojik bir varlık olarak değil ruh, kalp, akıl ve değer boyutlarıyla bir bütün olarak ele alır. Farabi’nin “erdemli şehir” tasavvurunu düşündüğümüzde aslında bugünün toplumsal sorunlarına çözüm üreten bir model görürüz. Erdemli şehirde birey, kendi varoluşunu aşan bir anlamla buluşur; toplum ise adalet ve hikmet temelinde düzenlenir. Yine, Gazali’nin “kalbin inşası” üzerine söyledikleri, modern insanın ruhsal yorgunluğunu aşmak için hâlâ canlı bir başvuru kaynağıdır. Spinoza’ya dair yaptığım çalışmalarda da gördüğüm gibi, modern felsefe aklı merkeze alırken çoğu zaman ruhu ihmal etti. Oysa İslam düşüncesi, akıl ve kalp birlikteliğiyle insana daha bütüncül bir özgürlük önerir. Dolayısıyla İslam felsefesi modern insana, yalnızca bir entelektüel sistem değil aynı zamanda varoluşsal bir yol haritası sunar: İnsan, hakikati ararken köksüzlüğe kapılmamalı; özgürlüğü ararken sorumluluğunu unutmamalı; mutluluğu ararken erdemden kopmamalıdır. İşte bu açılımlar, modern dünyada İslam düşüncesinin yeniden keşfedilmesini zaruri kılıyor.
Bugün, modern dünyada yaşanan değer bunalımına karşı İslam düşüncesi hem ahlaki ilkeler hem de varoluşsal bir yol haritası sunar. Aile kurumunun güçlendirilmesi, bireyin ahlaki olgunlaşması, toplumun adalet ve merhamet ekseninde inşa edilmesi İslam felsefesinin sunduğu temel açılımlardır. Bu yönüyle İslam düşüncesi, modern insanın krizlerine sadece teorik değil aynı zamanda pratik bir çözüm üretme imkânına sahiptir.
İslam düşüncesinde kelam, hikmet ve edebiyat iç içe yürümüştür. Sizin de kültür ve edebiyata olan ilginiz herkesçe malum. Bir ilahiyatçı ve felsefeci olarak edebiyatla kurduğunuz bağ size neler kattı, düşünce dünyanızdaki yansımaları neler oldu?
İslam medeniyetinin en belirgin özelliklerinden biri, farklı disiplinlerin birbirini beslemesidir. Kelam, hikmet ve edebiyat; yani inanç, akıl ve estetik hep yan yana yürümüştür. Benim için edebiyat, felsefi düşüncenin duygusal ve estetik boyutunu açığa çıkaran bir dildir. Felsefe hakikati kavramsal olarak ifade eder; edebiyat ise hakikati yaşanabilir, hissedilebilir kılar. Bir ilahiyatçı olarak kutsal metinlerin diline, bir felsefeci olarak aklın sınırlarına yoğunlaştım. Edebiyatla kurduğum bağ, bu iki alanın insanda doğurduğu derinliği estetik bir dille pekiştirdi. Yahya Kemal’in tarih bilinci, Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesi, Necip Fazıl’ın metafizik arayışı bana hep şunu gösterdi: Felsefi meseleler, edebiyatın diliyle toplumsal karşılık bulur. Düşünce dünyamda bu bağ, soyut kavramların ötesine geçmemi sağladı. Örneğin aile üzerine yaptığım çalışmalarda, yalnızca teorik bir sosyolojiyi değil aynı zamanda şiirin, romanın, hikâyenin bize sunduğu içsel derinliği de dikkate alırım. Çünkü bir roman karakteri, bazen toplumsal bir dönüşümü bütün sosyolojik verilerden daha canlı anlatabilir. Dolayısıyla edebiyat bana, felsefi derinliğin insanda estetik bir yankı bulması gerektiğini öğretti. Bugün gençlerle iletişim kurarken de onların şiirle, hikâyeyle daha kolay bağ kurduklarını görüyorum. Bu nedenle edebiyat, düşünce yolculuğumda hem bireysel bir zenginlik hem de toplumsal bir köprü oldu. Edebiyat, aynı zamanda bana empati yeteneği de kazandırdı. Roman, şiir ve hikâyeler aracılığıyla insanın acılarını, umutlarını ve sevinçlerini daha derinden hissedebiliyorsunuz. Bu da felsefi düşüncenin soğuk bir akıl yürütme değil hayatın sıcak nabzıyla buluşması gerektiğini hatırlatıyor.
Felsefe, din ve edebiyat… Bu üç alan arasında sizin için nasıl bir ilişki var? Biri diğerini nasıl beslemektedir?
Bu üç alanı ayrı dünyalar gibi görmek, aslında modern parçalanmış zihnin bir sonucudur. Oysa bizim medeniyetimizde felsefe, din ve edebiyat birbirini besleyen, birbirine yön veren alanlar olmuştur. Din, hakikatin vahiy boyutunu temsil eder. Felsefe, hakikati aklın süzgecinden geçirerek sistemleştirir. Edebiyat ise hakikati estetik bir dille insanın gönlüne taşır. Benim için bu üç alan arasındaki ilişki, insanın bütünlüğünü yansıtır. Din, insana yön ve değer kazandırır. Felsefe, bu değerleri akılla temellendirir ve sorgulama cesareti verir. Edebiyat ise bu değer ve düşünceleri toplumun kalbine dokunacak bir dile çevirir. Örneğin Nurettin Topçu’nun metinlerinde bu birlikteliği açıkça görürüz. Onun felsefi derinliği, dini duyarlılığı ve edebi üslubu iç içedir. Aynı şekilde Mevlana, hem bir mutasavvıf hem bir düşünür hem de büyük bir şairdir. Dolayısıyla benim düşünce yolculuğumda da felsefe, din ve edebiyat birbirini tamamlayan unsurlar oldu. Bu üç alanı bir araya getirmek, insana yalnızca bilgi değil aynı zamanda hikmet kazandırır. Hikmet ise bilginin kalple bütünleşmesidir. Bu nedenle, üniversitedeki derslerimde de öğrencilerime yalnızca felsefi metinleri değil edebî eserleri de okumalarını tavsiye ederim. Çünkü bir düşünce, edebiyatın estetik diliyle buluştuğunda çok daha derin ve kalıcı bir etki bırakır.
Nurettin Topçu’nun “isyan ahlakı” kavramı adaletsizliğe ve sahte medeniyet biçimlerine karşı manevi bir direnişe işaret eder. Bu çağrıyla, hakikatin yanında saf tutmanın her türlü konforun ve çıkarın ötesinde bir varoluş meselesi olduğunu belirtir Topçu. Yozlaşmanın, adaletsizliğin ve kimlik parçalanmalarının içindeki bugünün toplumu bu çağrıyı nasıl okumalıdır?
Nurettin Topçu, Türk düşünce hayatının en özgün isimlerinden biridir. Onun “isyan ahlakı” kavramı, aslında bir başkaldırının değil bir dirilişin ifadesidir. Bu isyan, kötülüğe, zulme, adaletsizliğe, sahte medeniyet biçimlerine karşıdır. Yani nefsin arzularına, çıkarın cazibesine, güç ve iktidar tutkusuna karşı ahlaki bir direniştir. Bugün toplumumuzun karşı karşıya olduğu yozlaşmalar tam da Topçu’nun işaret ettiği alanlarda ortaya çıkıyor. Tüketim kültürü, bireysel çıkarcılık, adalet duygusunun zayıflaması, kimlik bunalımları… İşte bu noktada isyan ahlakı, bize erdemli bir duruş öneriyor. Hakikatin yanında saf tutmak, çoğu zaman bedel ödemeyi gerektirir. Topçu, bu bedeli göze almayı ahlaki bir varoluş olarak tanımlar. Bugünün toplumu bu çağrıyı, yalnızca bireysel değil toplumsal bir ahlak inşası olarak okumalıdır. Eğitimden siyasete, kültürden ekonomiye kadar her alanda adalet, dürüstlük ve sorumluluk değerlerini merkeze almak zorundayız. Kanaatimce, bu çağrıyı doğru anlamak toplum olarak bizi yeniden ahlaki bir dirilişe götürebilir. Yozlaşma karşısında ahlakı, adaletsizlik karşısında hakkı, kimlik parçalanmaları karşısında köklü bir aidiyet bilincini savunmak zorundayız. Topçu’nun bize bıraktığı bu ahlaki miras, felsefi bir kavramdan ziyade bugünün insanı için bir varoluş çağrısıdır. Aynı zamanda bu çağrı, Farabi’nin erdemli toplum ideali ve Gazali’nin kalp terbiyesi anlayışıyla örtüşür. Modern dünyada hakikatin yanında saf tutmak, yalnızca bir tercih değil varoluşsal bir zorunluluktur. Çünkü hakikatsiz bir hayat, insanı içsel bir boşluğa, toplumu ise kaosa sürükler.
Bugün gençler edebiyatı çoğu zaman sosyal medya paylaşımlarında kısa alıntılarla tanıyor diyebiliriz. Bu tür kırpılmış alıntı kültürü, edebiyatın ve düşüncenin derinlikli dünyasına girmeye engel mi oluyor yoksa o dünyaya bir giriş kapısı olarak mı düşünülmeli? Gençlerle iç içe olan birisi olarak onların düşünce ve kültür dünyasına dair umutlarınız ve kaygılarınız ne durumda?
Gençlerin edebiyatı ve düşünceyi sosyal medya üzerinden kısa alıntılarla tanıması, iki yönlü okunabilir. Bir taraftan, bu durum yüzeyselliği besleyebilir. Çünkü yalnızca birkaç cümlelik alıntıyla büyük bir düşünce dünyasının derinliğine nüfuz etmek mümkün değildir. Örneğin Mevlana’dan alınan bir beyit ya da Cemil Meriç’ten aktarılan bir cümle, bağlamından koparıldığında yanlış anlamalara da yol açabilir. Öte yandan, bu alıntılar bir kapı aralayabilir. Eğer gençler o alıntıların peşinden gidip eserin bütününü okumaya yöneliyorsa bu olumlu bir başlangıçtır. Bizim görevimiz, gençleri bu kapıdan içeri davet etmektir. Üniversitede öğrencilerle yaptığımız çalışmalarda, bazen bir cümlenin merak uyandırarak onları koca bir düşünce geleneğiyle buluşturduğunu gördüm. Burada esas görev akademisyenlere, yazar ve düşünce insanlarına düşüyor. Gençlerin merakını diri tutacak, onları yüzeysel içerikten derinlikli okumaya taşıyacak rehberliklere ihtiyaç var. Üniversitedeki öğrencilerimle yaptığım sohbetlerde şunu gözlemliyorum: Gençler hakikaten anlam arıyor; sahici bir söz, tutarlı bir düşünceyle karşılaştklarında büyük bir ilgi gösteriyorlar. Bu da bana umut veriyor. Ben, gençlerimizin büyük bir imkân taşıdığına inanıyorum. Doğru rehberlikle hem düşünce hem de kültür dünyamızda yeni ufuklar açacaklardır. Gençlere dair umutlarım her zaman güçlüdür. Çünkü onlar, samimiyetle hakikati arıyorlar. Kaygılarım ise bu arayışın yüzeysellikte kaybolma ihtimaline dair. Dijital kültürün hızlı tüketim alışkanlığı, gençlerin sabırlı okuma ve derin düşünme yetisini zayıflatabilir. Bu nedenle gençlere şunu söylüyorum: Soru sormaktan korkmayın, düşünmekten vazgeçmeyin, sabırla okuyun. Bir cümle size ilham verebilir ama o cümlenin beslendiği büyük metinleri okumadan hakikati kavrayamazsınız. Gençliğin enerjisi, hikmet arayışıyla birleşirse toplumun en büyük imkânı olur.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Musa Kazım ARICAN 1970 yılında Hatay Dörtyol'da doğmuştur. İlkokulu Karakese kasabasında, liseyi Dörtyol'da bitirmiş, üniversite eğitimini 1994 yılında Ankara Üniversitesinde tamamlamıştır.
1994 yılında Diyarbakır Ergani'de bir yıl öğretmenlik yapmış, 1995 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak akademik kariyerine başlamıştır. "Spinoza'nın Tanrı Anlayışı" teziyle doktorasını tamamladıktan sonra 2010 yılında doçent olmuş, 2015 yılında profesör ünvanı almıştır.
2011 yılı sonuna kadar Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde çalışmış, 2012 yılından itibaren Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde akademik hayatına devam etmiştir. 28 Şubat 2020 tarihinden itibaren Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi rektörü olarak görevine devam etmektedir.
2016 yılında Türkiye Yazarlar Birliği genel başkanlığına seçilen ve beş dönemdir bu görevi sürdüren Arıcan, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) bünyesinde kurulmuş ve "Uluslararası" statüye sahip TÜRKSOY Yazarlar Birliğinde başkanvekili olup evli ve üç çocuk babasıdır.