SÖZ ON TÜRLÜ, SÖYLENECEK BİRDİR
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle hatır güden,
Kollarımın, dizlerimin, gönlümün ve zihnimin gücü kudreti yerinde oldukça sana yazmaya devam edeceğimi daha önce söylemiştim. Hem yürüyüp hem yazıyorum, senin de tahmin edeceğin üzere. Yürümek, bana yazılmış en kıymetli eylem. Yazmaksa, insana bahşedilebilecek nadide erdem. Kıymetini bilenlerden olabilmek duasıyla evlat.
Sen nasılsın? Nefes aldığın coğrafya, seyrettiğin iklim, dinlendiğin gölge, yöneldiğin istikamet, omuz omuza olduğun koldaşın nasıl?
İyiyim demenin âdet olduğu şu yaşam telaşında aslında biraz da yalnızlığımızdan, kırgınlıklarımızdan, yorgunluklarımızdan, sitemlerimizden, isyanlarımızdan da söz açabilmeliyiz. Varsa bir müşkülümüz, hatır soranı haberdar etmek babında en mühim samimiyet anlatısı olmaz mıydı? Tereddüt ederek cevap vermeye kalkarsan bu soruyu, yol arkadaşını, rafığını, refikanı, selam verip selam aldığın koldaşını bir daha gözden geçir derim. Kime hatır sorduğun kadar kimin hatır sorduğu da mühim değil midir şu kısa ömürde? Selam Allah’ın! Eyvallah! Elbette herkese her şeye selam vermeden geçmeyiz; insan olmanın, insanca davranmanın gereğidir bu. Lakin ikisinin arasındaki ince çizgiden haberdar mısın? Bülbülün güle sorduğu hâl hatır ile kafese sorduğu hâl hatır bir midir? Ya serçenin ağaca sorduğu hâl hatır ile tüneğe sorduğu hâl hatır? Mecnunun Leyla’ya sorduğu hatır, çiçeğin meyvesine sorduğu hatır, balığın denizine sorduğu hatır bambaşka değil midir evlat?
Mecnun dedim de aklıma geldi. Zamanın terkisinde, terkinin heybesinde, heybenin de ta köşesinde bir testi vardır. Bu testi her nasılsa bir şekilde Mecnun’un eline geçer. Mecnun testisini suyla doldurur ve düşer bir bilinmez yola. Yol gider, Mecnun gider; nice dağlar ovalar aşar; nice yeşil, adam boyu çayırlarda uzanıp soluklanır. Bacaklarında derman kalmayınca kurumuş bir ağacın gölgesinde oturur kalır. Kuru ağacın gölgesinden ne olacak, ha varlığı ha yokluğu. Etrafta onca gür ağaç, onca kalabalık orman varken neden bu kuru ağaç? Neyse, âşığa Bağdat sorulmaz. Testisinden bir yudum su içer, memnuniyetsiz yüz ifadesinden anlaşılır ki su pek yavandır. Tekrar yola düşer Mecnun, az mı gitti çok mu bilinmez, bu kez bir duvar kenarına oturur. Bir yudum su alır ki testiden; yine sıcak, yine yavan, yine aynı yüz ifadesi… Her yolun bir sonu vardır ancak Mecnun’un yolu tükenmez. Günlerce, aylarca belki daha da fazla gider de gider. Günün birinde bir ırmak keser yolunu; ırmak coşkun, ırmak derin, ırmak serin. Eğilir testisine su katar günlerdir yürüyen yorgun adam. Testiyi kafasına diker; yok, Mecnun’un yanan içine bu serin ırmak suyu da yavan gelir. Ona göre faydasız, vefasız olan testiyi atıverir ırmağa. Tabiat aheste akadurken ahu gözlü, huri yüzlü, sülün bakışlı bir güzel çıkagelir ırmağın kenarına; testisini doldurur, elini yüzünü yıkar, çekilir kenara oturur. Bakar ki yalnız değil orada. Selam ikramdır, testisini alıp Mecnun’a uzatır. Kana kana suyunu içen adamın içi ferahlar, susuzluğu gider. İçtiği şey sanki yüce dağların başından akıp gelen buz parçası. Sağ ol, der Mecnun kıza, elin dert görmesin.
Meseli dinleyen zat bu durumu testinin yapıldığı toprağın haslığına mı yorar yoksa ahu gözlü güzel kızın ellerine mi bilinmez. İkram, ikram edenin ellerinde şekillenir, niyetiyle tatlanır, kerametiyle neticelenir.
Bir iyi misin cümlesiyle mevzu nerelere geldi evlat. Ee ne demişler; “Söz on türlü, söylenecek birdir.*”
Nasılsın ,diye soracak olursan, nicedir pek hoş değildir içim. Sen buna evham mı dersin yoksa korku mu bilemem. Ama içimdeki kuruntular günbegün artmakta. Şahsi menfaatlerimle alakalı değil elbette bu hislerim. İnsan adına, insanlık adına endişelenir dururum yollarda. Sen sanır mısın ki yürümek hepten ferahlatır kişiyi. Yol, yorar evlat! Seyreyleyeceğin manzaranın güzelliği ile birlikte çirkinlik de artar. Tazelik ile birlikte çürümüşler de çıkar meydana. Gördüğünü görmezden gelemezsin, içine dert olur anlık tesadüfler bile. Peki var mıdır bu işin bir hâl çaresi diye sorarsan dertleşmek, söyleşmek, halleşmektir benim lügatimdeki devalar. Dedim ya; kişi sevdiğine, anladığına, omzunu omzuna dayadığına bir başka hâl hatır sorar. Bir başka çare olur, bir başka merhem olur. Sana yazar, sana dökerim kelimelerimi. Umutsuzluğa düştüğüm her an, umudum olursun evlat. İşte bu his, bu inanç, evham denen dikenli yolun hemen kenarındaki çimenlik alana yayılmış kır çiçeklerinden hâllicedir.
Tahmin ediyorum ki düşüncelerimi çok net aktaramamaktayım ama sana ve senin gibi nice güzel nesillere sevgi ve güvenimi olanca netliği ile belli edebilmekteyim. Değerlisiniz ki değerli olanı aktarmaya çalışıyorum sizlere.
Aldığın sorumluluklar sana ağır gelmesin evlat. Allah, dağına göre kar verir. Karını gururla taşı, zemheriyi nimet bil, güneşe hürmet göster ama serinliği de elden bırakma. Kim bilir belki en dar anında sana da toprak bir testide soğuk bir su ikram eden çıkar ve dünyanın tadına tuzuna şükretme sebeplerinden birisi olur bu.
Şükrün bol, bahtın gür olsun evlat! Selametle…
*Kutadgu Bilig