Şöhretin sunduğu imkânlar inkâr edilemez ancak

bu imkânların bedeli çoğu zaman mahremiyetin

erozyonu ile sonuçlanır.

İnsan, özünü koruyabilmesiyle ve çizdiği sınırlarıyla insandır.


Söyleşi: Mustafa BERK


Dijital dünya birçok şeyi olduğu gibi şöhreti de ulaşılması zor bir zirve olmaktan çıkarıp herkesin cebine sığan bir imkâna dönüştürdü. Beğeni, takipçi ve görünürlük üzerinden kurulan bu yeni ün biçimi, bireye hızlı bir tanınırlık sunarken aynı hızda bir tüketim de dayatıyor. Kalıcılıktan çok dolaşıma, derinlikten çok etkiye yaslanan bu şöhretin; modern insanın değer, anlam ve benlik algısını yeniden şekillendirmesi konularını Mürşid Ekmel Aybek’e sorduk.

Sosyal medyanın gündelik hayatın merkezine oturmasıyla birlikte “ün” kavramı da daha ulaşılabilir ama bir o kadar da kırılgan hâl aldı. “Değerli olma” ihtiyacıyla iç içe ilerleyen şöhretin psikolojik anlamı nasıl dönüştü? Manevi açıdan bakıldığında bireyin, değerini dış onaydan alması ne kadar yerinde?

İnsan, yapısı gereği görülmek, bilinmek ve değerli hissetmek ister. Bu ihtiyaç pek tabiidir ve sağlıklı kullanıldığında bireyin öz benlik gelişimini destekler. Elbette bu durum, doğal bir sorumluluk ve bilinçli olma hâliyle de dengelenmelidir. Ancak günümüzde, modern dijital kültürle birlikte “ünlü olma”nın artık bir emanet ya da sorumluluk alanı olmaktan çıkıp kimliğin merkezine yerleştirilen bir değer ölçütü hâline geldiğini gözlemliyoruz. İşte şöhretin psikolojik anlamının da burada köklü biçimde dönüşmeye başladığını görüyoruz; “ünlü olma” eskiden bir sonuç ya da yan etkiyken bugün başlı başına bir amaca dönüşmüş durumda.

Manevi açıdan bakıldığında ise bireyin değerini bütünüyle dış onaya bağlaması fıtrata aykırı bir yüklenmedir. Çünkü insanın değeri, dış onayla veya sayılarla artıp azalan bir meta değildir. Dış onay geçicidir, dalgalıdır ve bireyin iç dünyasını istikrarsızlaştırır; kişiyi dışarıya yani başkalarına bağımlı hâle getirir. Oysa insana değeri, Yüce Allah tarafından yaratılışı itibarıyla özünde verilmiştir. Yani değer, dışarıdan kazanılmamıştır. Kişi bu hakikatten koptukça ve görünürlük arttıkça kendinden uzaklaşmaya, bu uzaklaşmayla birlikte içsel boşluk da derinleşmeye başlar. Bu nedenle şöhretin kolaylaşması, insanın değer ihtiyacını doyurmak yerine çoğu zaman onu daha kırılgan ve zayıf hâle getirmektedir. Sonuç olarak insanın özünden uzaklaşması, karakteri ve kişiliğinin de zayıflama riskiyle karşı karşıya kalması anlamına gelir.

Dijital ortamlarda görünürlük çoğu zaman beğeni, takipçi ve onay sayıları üzerinden şekilleniyor. Bu sürekli onay ihtiyacının bireyin benlik algısı, öz güveni ve ruh sağlığı üzerindeki etkilerini nasıl değerlendirirsiniz?

Sürekli onay ihtiyacı, psikolojik olarak “dış referanslı benlik yapısı”nı güçlendirir. Böyle bir tabloda birey, kendisini ne yaptığı ya da kim olduğu üzerinden değil nasıl karşılandığı üzerinden tanımlamaya başlar. Bu durum ise kişinin benlik algısında parçalanmaya yol açar. Çünkü sayılar değişkendir; bugün alkışlanan yarın görünmez olabilir. Böyle bir zeminde inşa edilen benlik, sağlam değil aksine oldukça zayıf ve koşulludur.

Ruh sağlığı açısından baktığımızda ise bu kısır döngü kişide; kaygı, yetersizlik ve değersizlik hissi ile tükenmişlik sendromlarını ortaya çıkarır. Kişi, kendisini sürekli bir vitrinde görür ve izlenme, görülme hissiyle yaşar; daima aktif ve performansı yüksek hâlde yaşama ve paylaşım yapma ihtiyacı hisseder. Kişinin dinlenmesi, geri çekilmesi ve sessizlik hâli ise “performans kaybı” olarak algılanır. Oysa insan fıtratının durmaya, dinlenmeye, içe dönmeye ve sükûnete de ihtiyacı vardır. Bu içe dönüş, aynı zamanda kişinin Rabb’iyle buluşmasının da yegâne yoludur. Bu yüzden, sürekli görünürlük hâli kişinin hem manevi yolculuğunu zedeler hem de ruhu yoran aşırı bir uyarılma durumunu ortaya çıkarır. Uzun vadede ise duygusal donukluk ya da değersizlik ve yetersizlik hissine zemin hazırlar.

Şöhret; beraberinde güç, prestij ve imkânlar getirdi ama mahremiyet kaybı, yalnızlık ve tükenmişlik gibi sorunları da ortaya çıkardı. Bu çatışmayı onarmada kişinin manevi pratikleri nasıl bir rol oynar?

Şöhretin sunduğu imkânlar inkâr edilemez ancak bu imkânların bedeli çoğu zaman mahremiyetin erozyonu ile sonuçlanır. İnsan, özünü koruyabilmesiyle ve çizdiği sınırlarıyla insandır. Sürekli açıkta olmak, izlenmek ve yorumlanmak kişinin kendisiyle baş başa kalma alanını daraltır. Bu da kalabalıklar içinde olsa da aslında kişinin yalnızlığını artırır. Doğal olarak binlerce/milyonlarca kişi tarafından tanınan bireyler derin bir içsel yalnızlık yaşayabilir.

Tam da bu noktada manevi yolculuklar bir denge unsuru olarak ortaya çıkar. Tefekkür, iç muhasebe ve değer farkındalığı kişinin kimliğini yaptığı işten ve aldığı tepkilerden ayırmasına yardımcı olur. Maneviyat ve tefekkür sayesinde “Ben kimim?” sorusuyla kişi, kendisini dış dünyadan iç dünyaya taşır. Bu sayede ünlü ve görünür olmakla gerçek kişiliği arasına sağlıklı bir mesafe koyabilir. Böylece dış dünyası ile iç dünyası arasında anlamlı bir “denge” ortaya koyar. Aksi hâlde şöhret, kişiyi besleyen değil tüketen bir güce dönüşür.

Özellikle gençler arasında “tanınır olma” ve “fenomenlik” güçlü bir ideal hâline gelmiş durumda. Onların bu arzusunun bireysel gelişim, değerler dünyası ve uzun vadeli ruhsal denge açısından taşıdığı riskler nelerdir?

Gençlik dönemi, kimliğin henüz şekillenmeye başladığı, değerlerin içselleştirilmeye çalışıldığı hassas bir evredir. Bu dönemde fenomenlik idealinin öne çıkması emek, anlam ve süreç ilişkisini zayıflatır. Genç, değerini kendi var olma bütünlüğü ve derinliğiyle değil görünürlüğüyle, aldığı takdirlerle ölçmeye başlar. Bu da gencin kendini ve hayatı tanıma, anlama alanını daraltır; aynı zamanda sabır, sebat ve içsel doyum gibi fıtri gelişim alanlarını köreltir.

Bu arzunun uzun vadede oluşturacağı en büyük risk ise anlam boşluğudur. Çünkü tanınır olmak, insanın “Niçin yaşıyorum?” sorusuna kalıcı ve derin bir cevap sunmaz. İlgi azaldığında ya da takdir yön değiştirdiğinde genç birey kendisini değersiz ve yetersiz hissetmeye başlar. Bu durum da depresif eğilimler, kaygı, gelecek endişesi, kimlik karmaşası ve aidiyet sorunlarını beraberinde getirebilir. Oysa insanın özü, yaradılışı gence daima şunu fısıldar: Sen bir proje değilsin, bir “emanet” olarak varsın.

Sosyal medya, bireyleri özgün hedefler ve değerler üretmekten çok benzer arzu ve başarı ölçütleri etrafında hizalayan bir alana da dönüştü. Bu tek tipleştirici sürecin toplumun anlam dünyası üzerinde nasıl etkileri oluyor?

Sosyal medya, görünürde çeşitlilik sunuyor gibiyse de derinlikte anlam fakirliği ortaya çıkarır. Sanal dünya çok renkli ve sıra dışıymış gibi görünse de aslında herkes için benzer hayaller, benzer başarı tanımları ve benzer vitrinler oluşturur. Bu durum, toplumun düşünsel ve sosyal zenginliğini zedeler. Esasen her bir bireyin kendine has yapısı, özgünlüğü ve yaradılışı yani fıtratı vardır ama sanal âlem zamanla kişiyi belli bir potada eritmeye, birbirine benzetmeye başlar. Oysa kişinin değeri, özgünlüğü ve anlam dünyası taklitle değil içsel kavrayış ve farkındalıkla kök salar.

Birey, kendi yolunu, yolculuğunu inşa etmek yerine başkalarının yolunu ve yolculuğunu kopyaladıkça hem kendisiyle hem toplumla ilişkisi sıradanlaşmaya ve yüzeyselleşmeye başlar. Toplumsal bağlar; anlam, samimiyet ve duygusal bağı güçlendirme yerine gösteri üzerinden sahte ve yüzeysel olarak kurulur. Fıtrat ise farklılıkların bir tehdit olmadığını, aksine bir gelişim ve hikmet alanı olduğunu ortaya koyar. Tek tipleşme ise bu hikmeti ve gelişimi örter, insanlığı geriletir. Aslında “Ol!” emrinin sürekli bir açılım, gelişim ve hâlden hâl’e bürünme, hareketlilik olduğunu düşünecek olursak bu tek tipleştirme ortamının fıtrata başka bir boyutta savaş açma hâli olduğunu ifade edebiliriz.

Sosyal medyada inşa edilen kimlik ile gerçek benlik arasındaki mesafe hayli açık durumda. Şöhret ve görünürlük çağında ruh sağlığını korumak adına bireylere ve ailelere neler önerirsiniz?

En temelde fıtratın, kişinin özünün ve varlığının korunması gerekir. Yani kişinin ilgi alanını, merakını, ritmini, istidadını anlamak ve onu bu yönlerde beslemek yine onun en doğal “olma hâli”ni ortaya koyar. Kişinin kendini bulması ve varlık amacını keşfedip fark etmesi dış faktörlerin onu kolayca etkilemesinden kurtarır. Fıtrat dolu gelir. Fıtrat korundukça ve güçlendikçe ona nüfuz edilmesi zorlaşır. Kısaca şöyle özetleyebiliriz; bir şeyin içini boşaltırsanız istediğiniz şeyle doldurabilirsiniz. Ama içi doluysa ona fıtrata aykırı hiçbir şeyi ekleyemezsiniz. Rum suresindeki ayet-i kerimede, “Hakk’a yönelen bir kimse olarak yüzünü (Hanif olan) dine çevir. Fıtrata sımsıkı tutun!” emri vardır. Bu emri anlamak ve ona göre ortam hazırlamak günümüzdeki birçok sorunun çözümünün anahtarıdır aslında.

Pratik için öneride bulunacak olursak ekranla ilişkinin bilinçli ve dengeli hâle getirilmesi gerekir. Sosyal medya, kimlik kurulan ana alan değil araç olarak konumlandırılan bir alan olmalıdır. Birey, kendine zaman zaman şu soruyu sormalıdır: “Ben burada kim olmaya çalışıyorum?”, “Ben kimim?”

Sosyal medyanın çocuklar üzerindeki etkisinin en temel nedeni değersizlik ve yetersizlik hisleridir. Kendini yetersiz ve değersiz hisseden bir çocuk ya da genç, başkalarının onayının, takdirinin peşine düşer. Hayatta başarı elde edemediği için kendini yetersiz hisseden bir genç, yeterli olma duygusunu bilgisayar oyunlarında kazanmak duygusu ile tatmin etmeye çalışır. Bu nedenle ailelerin, çocuklarını mümkün olduğunca eleştirmeden, çocuklarına rehberlik ederek onların kendi olma yolculuğuna eşlik etmesi, çabasına şahitlik etmesi hayati bir önem taşır. Böyle bir atmosferde yetişen çocuk, kendini yeterli ve değerli hissedeceği için dış dünyanın etkisi altında kalmadan kendi olma yolculuğuna devam eder. Ayrıca ev içinde veya dışarıda ekran dışı anlam alanları oluşturmak, anılar biriktirmek, ortak duyguları çoğaltmak, “çocukla çocuklaşabilmek” çok kıymetlidir: birlikte üretebilmek, birlikte paylaşabilmek, birlikte düşünebilmek, birlikte aile olabilmek… Ruh sağlığı, görünürlükten beslenmez; samimi ve içten ilişkilerden beslenir. Fıtratla uyumlu bir hayat, insanı kalabalıklar içinde kaybolmaktan korur ve ona kendisiyle temas edebileceği güvenli ve doğal bir alan sunar.