ÇEVREYE VEFALI
BİR MÜMİN OLABİLMEK
Dr. Semih ACET
Burdur Müftü Yardımcısı
…وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، إِنَّ مَثَلَ الْمُؤْمِنِ لَكَمَثَلِ النَّحْلَةِ أَكَلَتْ طَيِّبًا، وَوَضَعَتْ طَيِّبًا، وَوَقَعَتْ فَلَمْ تَكْسِرْ وَلَمْ تُفْسِدْ
“...Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki mümin bal arısına benzer; temiz olanı yer, temiz olanı (bal) üretir, (güzel yerlere) konar, bir çiçeğe konduğunda onu kırıp bozmaz.”
(İbn Hanbel, II, 199)
Cevamiu’l-kelim olan Peygamberimiz (s.a.s.), bir şey ifade ederken zaman zaman teşbihte bulunurdu. Nitekim bir hadislerinde Allah Resulü, mümini bal arasına benzetmiştir. Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği ilham sayesinde dağlarda ve ağaç kovuklarında yuvalar edinen arının, şifa kaynağı balı üretmesi ve bu süreçte çiçekten çiçeğe konarken gösterdiği hassasiyet ile mümin arasında benzerlik kurulmuştur. Bu misalde Allah Resulü, bir müminin temiz ve helal gıdalarla beslenirken nezih ve meşru meclisleri tercih edeceğine, insanlığa faydalı hizmetler sunma gayretini gösterirken de nezaket ve zarafetten ayrılmaması gerektiğine işaret etmiştir. Müminin tabiatla olan ilişkisinin mahiyetini ifade eden bu benzetmede insanın çevresine karşı sorumlulukları vurgulanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde yeryüzünü temaşaya davet edilen insanoğlu, tabiatın eşsiz ahengini keşfetmek, canlılar arasındaki insicamı fark etmek ve kendisine sunulan nice nimeti idrak etmek mesuliyeti ile yüklenmiştir. Yeryüzünde varlık bulmuş her bir nesnede Allah’ın mührünü görebilme bahtiyarlığına eren insanın, çevresi ile anlamlı bir ilişki geliştireceği muhakkaktır. Yeryüzünü kendisi için hazırlanmış bir mekân, varlıkları kendisine verilen bir nimet ve yaratılan her şeyde Cenab-ı Hakk’ın tecellisini görebilme saadetine kavuşan bir kişinin, tabiatın hâkimi gibi davranmayacağı şüphesizdir. Çünkü o bilir ki tabiat, kendisinin ve diğer varlıkların yaşam alanıdır. Yaşam arzusu, kendisinde olduğu gibi diğer canlılarda da bulunmaktadır. Her iki tarafın hayatiyetinin devamı ise ancak karşılıklı saygının bir getirisidir.
Allah Teâlâ, yeryüzünü bütün canlılar için yayıp döşemiştir (Rahman, 55/10). Yeryüzünün halifesi insanın, etrafındaki canlıların kendisinin konforu için yaratılmış olduğunu düşünerek çevresine karşı cüretkâr olması muhtemeldir. Nitekim ayette zikredildiği üzere, karada ve denizde fesada yol açacak ve tabiatın düzeninin bozulmasına (Rum, 30/41) sebebiyet verecek bir girişim ancak böylesi bir iradenin eliyle gerçekleşecektir. Bununla birlikte, hizmetine sunulan bu varlıklar üzerinde insanın, dilediğince tasarruf edebileceğini düşünmesi yanılgıdan ibarettir. Nitekim “Konuşamayan hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.” (Ebu Davud, Cihad, 44) uyarısını dikkate alan sahabe, yolculuk esnasında istirahate çekileceği zaman hayvanlarının yüklerini de indirmeyi ihmal etmemiştir. Yolculuklarında, kendilerini ve eşyalarını uzak diyarlara götürmek üzere yardımcı olan hayvanlara karşı insan haddi aşmamalıdır. İnsanoğlu, hem kendisine musahhar kılınan çevre karşısında hem de Allah katında sorumluluk bilinci ile hareket etmelidir. Yeryüzündeki varlıkların kendisine boyun eğmesinin ise şahsından kaynaklı olmayıp varlıkların Cenab-ı Hakk’a olan teslimiyetinin bir tecellisi olduğunu idrak etmelidir. Yeryüzünde tek başına hayat sürmediğini ve tabiatta bulunan her canlının yeryüzünü ortak kullandığını unutmamalıdır. Dolayısıyla tabiatın kaynaklarından istifade ederken kendisi kadar diğer canlıların da bu kaynaklardan yararlanma hakkı olduğunu unutmamalıdır. Karşılıklı gösterilmesi gereken saygıyı lütuftan ziyade yeryüzünde bir arada yaşamanın getirdiği bir vazife addetmelidir. İşte bu kıvama gelen bir insan, karada ve denizde fesada yeltenmeyecektir. Hayvanat ve nebatatın kendi habitatlarında yaşam sürmesine karşı durmayacaktır. İstifadesine sunulan kaynakları sadece kendisine aitmişçesine hoyratça tüketmeye yeltenmeyecektir. Temiz ve namaz kılınmaya müsait bir mescit kabul edilen yeryüzünü (Müslim, Mesacid, 5) mezbeleliğe çevirmeyecektir. Hayatta sadece kendi rahatını düşünen, kendi haricindekileri gözü görmeyecek derecede hırsa kapılan birinin böylesi bir duyarlılığı sergilemesi ise muhal olacaktır. Öyle ki ulaştığı teknolojiden güç alarak tabiata meydan okuyan böyle bir insan mirasyedi tavrı ile güzelim doğayı hoyratça mahvedebilecektir. Oysa bugün yok ettiğimiz ormanlar yetişmeseydi nasıl bir doğa ile karşı karşıya kalırdık? Çocuklarımız, dedelerinin diktiği ağacın hesabını bizden soracak olsa cevabımız ne olurdu?
Allah Resulü (s.a.s.), Uhud Dağı’na atfen “…O öyle bir dağdır ki, o bizi sever biz de onu severiz.” (Buhari, Megazi, 27) hitabında bulunarak tabiattaki canlılar bir tarafa cansız addettiğimiz varlıklara karşı bile sevgiye dayalı bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu tavrın bir yansıması olarak çevre ile hürmet ve ahlaki ilkelere dayanan bir ilişki geliştiren Efendimiz (s.a.s.), Mekke’nin haremliğine halel getirecek her türlü fiili yasakladığı gibi Medine şehrinin belli bir kısmını da harem olarak nitelendirmiştir. Aynı zamanda rüzgâra sövmeyi yasaklamış (Tirmizi, Fiten, 65); su kaynaklarına, yol ortasına ve gölgelik yerlere abdest bozmayı ise lanete sebebiyet verecek işler olarak nitelendirmiştir (Ebu Davud, Taharet, 14). Bunun yanında, kıyamet kopuyor bile olsa elinde fidan olan kişiden onu dikmesi istenirken (İbn Hanbel, Müsned, III, 184) rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmanın sadaka olduğu da haber verilmiştir (Buhari, Cihad, 128). Aynı çevrede bir arada yaşadığımız varlıklara karşı sorumluluk ve duyarlılık çerçevesinde hareket etmeyi salık veren Peygamberimiz (s.a.s.), nazil olan Kur’an’ın yanında tabiat kitabının da fark edilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bu minvalde ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilen kimse olarak vasıflanan müminin (İbn Hanbel, II, 400), cana yakınlığını sadece insanlar özelinde değerlendirmemek gerekir. Öyle ki tabiat kitabını idrak eden, onunla hemhâl olan biri onu oluşturan varlıklarla da bir şekilde ülfet kurabilecektir. İşte bu seviyeye gelen bir müminin güzel şeyler yiyen, güzel şeyler üreten, güzel yerlere konan ve konduğu yeri kırıp bozmayan bal arısına benzerlik göstereceği şüphesizdir.