MERHAMET ERDEMİ VE

ÇEVRE DUYARLIĞI


Dr. Kâmil YAŞAROĞLU


İslam dinindeki tevhid inancına göre insan ile doğa ilişki içerisindedir ve her ikisi de Allah’ın emrindedir. Bu çerçevede İslam’da çevre anlayışının temeli, bütün mahlukatın (canlı-cansız) Allah tarafından yaratıldığı esasına dayanmaktadır. Kur’an, göklerde ve yerdeki bütün varlıkların yani doğal çevrenin tüm unsurlarının Allah’ın olduğunu söylemektedir: “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.” (Nisa, 4/126)

Çevre problemleri ile ilgili çözümlerin üretilme sürecinde kamu otoriteleri tarafından çeşitli tedbirler alınmakta ve değişik yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Ancak bu tür teşebbüslerin her zaman yeterli olmadığı görülmektedir. Bu bakımdan bireyleri, çevrenin korunması doğrultusunda davranmaya teşvik edecek ahlaki ve dinî referansların yönlendirmesine de ihtiyaç bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de yeryüzünün korunması, geliştirilmesi ve imarı için gerekli düzenlemelerin yapılmasının insana yüklenmiş ahlaki bir sorumluluk olduğuna dikkat çekilir (Hud, 11/61). İslam dini bu hususta bir taraftan sevgi ve merhamet erdemlerini ön plana çıkarırken diğer taraftan yeryüzünde gerek doğal gerekse sosyal çevrede bozulmaya yol açan yaklaşım ve davranışlara yönelenleri şiddetle kınamaktadır (Bakara 2/37, 205; Enam, 6/165).

Çevreyle ve özellikle de çevremizdeki canlılarla ilişkimizde dikkate almamız gereken önemli erdemlerden biri merhamettir. Merhamet öncelikle, haksız yere öldürmemek, acı ve zarar vermemektir. Merhametin bir diğer yönü ise kendimiz sebep olmasak da zayıf ve mazlum durumda olanların duygularını anlamaya çalışmak ve onlara yardım elini uzatmaktır. Sevgi, merhamet ve şefkat bir kimsenin inancının gücünü, kalbinin rikkatini, ahlakının değerini göstermesi bakımından önemlidir. Bugün gerek gündelik hayatın içinde gerekse işgal, ihtilal ve savaşlarda insan ve hayvanlara uygulanan şiddet ve işkencenin temelinde merhametsizlik yatmaktadır.

Bütün yönleriyle insanlığa örnek olan Hz. Peygamber, merhamet ve başkalarına yardımda bulunma gibi konularda da söz ve uygulamalarıylaiyi bir örnek olmuştur. Çünkü o, bir rahmet peygamberi idi. İnsan ve diğer varlıklara nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili olarak merhametli olunmasını öğretmiştir. Bir hadis-i şerifte, “Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 58) buyurulmaktadır. Buradaki merhamet vurgusu, doğal çevreyi tahrip etmeden sürekliliğini sağlama yükümlülüğüne işaret etmektedir. Bir diğer hadiste ise “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” buyrulmuştur (Buhari, Tevhid, 2). Bütün varlıklara rahmet nazarıyla bakan Hz. Peygamber’in, Kur’an’ın yeryüzünün sütunları olarak nitelediği dağlardan biri olan Uhud Dağı hakkındaki sevgi dolu sözü, onun çevreye bakışını göstermesi açısından önemlidir. Tebük Gazvesi dönüşünde Medine’ye yaklaştıklarında karşıdan Uhud Dağı görününce Hz. Peygamber’in dudaklarından şu söz dökülmüştür: “İşte bu Tâbe’dir (iyilik ve güzellik şehridir). Bu da Uhud’dur, öyle bir dağdır ki o bizi sever biz de onu severiz (Buhari, Meğazi, 82).

Vakıf kurumu, İslam coğrafyasında yüzyıllarca sadece geniş insan topluluklarına değil aynı zamanda doğal çevrenin bütün unsurlarına hizmet sunmuştur. Maddi bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi son derece değerli bir düşüncenin ürünü olan pek çok vakıf türünün temeli şefkat, merhamet ve yardımlaşmaya dayanıyordu. Hasta ve uçamayan göçmen kuşlara kışın bakmak için kurulan vakıflardan ağıllarına dönmekte olan hayvanların su içmeleri için yapılan “çoban çeşmeleri”ne kadar nice hayır faaliyeti bu düşüncenin pratiğe yansımış örnekleridir.

Hz. Peygamber, doğal çevreye zarar verilmemesi yönünde zaman zaman hatırlatmalarda bulunmuştur. Söz gelimi, hayvanların yemesi için ağaçtan yaprak silkeleyen kimseleri bu işi sopayla vurarak değil ağacı sallayarak nazik biçimde yapmaları konusunda uyarmıştır. Peygamberimiz, genel olarak ağaçların gereksiz yere kesilmesini ve bitkilere zarar verilmesini yasaklamıştır. Hatta çeşitli ihtiyaçlarla zorunlu olarak ağaç kesmek isteyenlere, kestikleri ağaçların yerine yenilerini dikmeleri şartını koşmuştur. Savaşa çıkan ordusuna ağaçları kesmemelerini özellikle emretmiştir.

Hz. Peygamber, hayvanların var olma hakkına verdiği öneme binaen; yolculuk yaparken susayan, bir kuyuya rastlayınca su içen bir adamın, kuyudan çıktığında susuzluktan nemli toprağı yiyen zavallı bir köpekle karşılaşınca tekrar kuyuya inip ayakkabısına doldurduğu su ile köpeği suladığını, böyle bir davranışın karşılığında Allah’ın o kuldan razı olduğunu ve onu affettiğini anlatmıştır. Bunun tam aksine, aç bıraktığı ve hatta yerdeki küçük hayvanlarla karnını doyurmasına bile izin vermeyerek bağladığı bir kedinin açlıktan ölmesine sebep olan bir kadının da bu davranışı yüzünden cehenneme girdiğini nakletmiştir.

Çevre duyarlığının yerleşmesi açısından İslam'ın merhamet temelli değerlerinin gelecek nesillere aktarılması önemlidir. Yapılan araştırmalar, anne babanın olumlu davranışlarının çocuk üzerinde doğrudan etki bıraktığını ifade etmektedir. Bu bağlamda maddi ve sosyal çevreye karşı şefkatle davranma, çevreyi hor kullanmama gibi konularla ilgili pek çok dinî emir ve tavsiye çocuklara yaşayarak gösterilmelidir. Çocuklar güzel örnekleri görerek büyürse sevgi ve merhamet de onların hayatında o derece yer bulur. Bir çocuk anne babadan sadece konuşmayı, yürümeyi değil aynı zamanda hangi olay ve olgulara ne tür bir tepki vereceğini de öğrenir. Söz gelimi, anne bir uğur böceği gördüğünde “Ne kadar da güzelsin. Seni çiçeklerin arasına koyalım da kimse üstüne basıp canını acıtmasın.” şeklinde şefkat ve merhamet dolu bir davranış sergiliyorsa şüphesiz çocuk bunu hemen alıp kopyalar ve uygular. Böylece yakın çevresinde model edindiği kimselerden ahlaki güzellikleri öğrenir.