DOÇ. DR. ZEYNEP KEVSER

ŞEREFOĞLU DANIŞ

İLE SÖYLEŞİ


Söyleşi: Mahir KILINÇ


Bir yazar, yaşamı boyunca farklı dönemlerden geçer ve her dönemde farklı perspektifler geliştirebilir. Bu gerçeği göz ardı etmez ve metinle doğrudan ilişki kurabilirsek o metnin hem bugüne hem de yarına söyleyecek çok sözü olduğunu daha net görebiliriz.

Cinsiyet kimliği ve rolleri, toplumların âdeta kültürel hafızası olan edebî mahsullerinin yer aldığı edebiyata nasıl yansımıştır?

Biyolojik olarak kadın ve erkek oluşumuza dair toplumun bizden beklediği roller vardır. Sanat ve edebiyat dünyasında erkeklerin daha görünür olduğu, kadın imzalı edebî verimin ise son yıllarda arttığı bir sahne var gözümüzün önünde. Sanat özelinde üretmenin, imza atmanın, kadın ve erkeğin biyolojisi ile ilişkilendirildiği bir literatürden geliyoruz. Burada bazı sorunlar öne çıkıyor.

Kadının doğası gereği sanata yatkın olmadığı yönündeki düşünce, uzun yıllar boyunca kadınların bestelemekten çok icra etmeye, roman yazmaktansa okumaya daha yatkın olduğu iddiasıyla savunuldu. Doğurganlığın zihinsel üretimi dışladığına dair bu görüş, antik çağlardan itibaren neredeyse bilimsel bir gerçekmiş gibi aktarıldı ve tekrarlandı. Sanatın şekillendiği kamusal alan erkeklerin hâkimiyetinde gelişirken kadın çoğu zaman üretimi yalnızca çocuk doğurmakla sınırlı görülen bir figür olarak konumlandırıldı. Kamusal alandaki sanat üretiminin, özel alandaki emeğin sömürüsüyle mümkün olduğu gerçeği ise büyük ölçüde göz ardı edildi. Annelik, insanlık tarihinin en kurucu en dönüştürücü tecrübelerinden biri olarak büyük bir değer taşırken bu değer, zaman zaman kadının düşünsel ve sanatsal üretiminin alternatifiymiş gibi yorumlandı. Aile içinde üstlenilen annelik rolü ile kamusal alandaki üretimin birbirini dışlayan değil doğru imkân ve destekle birbirini besleyen alanlar olduğu; kadının, hem aile hayatında hem de kültürel ve sanatsal üretimde etkin biçimde var olabileceği göz ardı edildi.

Modern sosyal inşalar sorgulanmaya başlandıkça sanatsal üretimin biyolojiden çok içinde bulunulan ortamla ilgili olduğu daha net biçimde ortaya çıktı. “Büyük sanatçı” olarak anılan erkek sanatçıların aslında belirli bir kültürel ve entelektüel ortama doğdukları, bu ortamda desteklendikleri, metinleri ve üretimleri üzerine geri bildirim alarak yetiştikleri gerçeği konuşulmaya başlandı. Buna karşılık kadınların bu eğitim ikliminden ve sanatın kamusal alanından büyük ölçüde uzak yetiştirildiği dillendirildi. Örneğin, Fatma Aliye ismini bugün anmamızın sebeplerinden biri, abisine gelen hocaları kapı aralığından dinleyerek kendini yetiştirmesi ve babası Cevdet Paşa’nın bir süre sonra bu yetkinliğe kayıtsız kalamamasıdır. Oysa benzer imkânlara hiç erişememiş, aynı potansiyeli taşıdığı hâlde uygun ortamı bulamadığı için adını bugün bilmediğimiz pek çok kadın da vardı. Ne zaman ki kadınlar bu ortamlara erişebildi, ne zaman ki bu imkânlardan faydalanabildi, o zaman sanatın cinsiyetle sınırlandırılamayacağı açık biçimde görüldü. İlham mekanizmasının kadınlar için de işlediği, sanatsal üretimin onlar için de mümkün ve doğal olduğu deneyimle ortaya kondu.

Bir başka sorun da üretimlerin kayda geçirilme biçimiyle ilgili diyebiliriz. İlk edebî metinlerden bugüne baktığımızda, edebiyat tarihinin erkek sanatçıların verimleri üzerinden kesintisiz bir zincir gibi kurulduğunu görüyoruz. Buna karşılık, kadınların edebî eserlerinin birbiri üzerine eklemlenerek süreklilik arz eden bir gelenek oluşturduğunu söylemek oldukça güç.

Ne yazık ki edebiyat tarihi yazımı, erkek edebiyatçıların metinlerini sanat ve edebiyat kavramları çerçevesinde değerlendirirken; kadın edebiyatçılara geldiğinde psikolojiden ödünç alınmış, cinsiyetlerini öne çıkaran bir dil kullanma eğiliminde olabiliyor. Örneğin bir erkek yazarın metni “estetik bütünlüğü”, “üslup gücü” ya da “düşünsel derinliği” üzerinden ele alınırken bir kadın yazarın metni çoğu zaman “duygusal yoğunluğu”, “kadın hassasiyeti” ya da “özel hayatının izleri” üzerinden okunabiliyor. Böyle bir yaklaşım, edebiyat tarihinin hiyerarşik ve piramidal bir yapı içinde kurulmasına yol açıyor. Bu piramidal yapıda kadınların edebî üretimleri -bazı istisnalar dışında- çoğu zaman en alt basamağa itiliyor.

Sanat metinleri kendi özel ikliminde bir nevi toplumun, insanın ve hayatın nabzını tutmaktadır. Yazarlarını herhangi bir ayrıştırmaya tabi tutmayan toplumlarda bu durumun kültür ve edebiyata etkileri nasıl olur?

Mekânların kendine özgü ontolojik özellikleri vardır. Şiir, felsefe, edebiyat ve sanat iklimleri de belirli kabulleri doğal olarak içinde taşır. Ancak bir metin eleştirisi, yazarın cinsiyetinden tamamen bağımsız yapılabilir mi? Bu gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soru. Metin eleştirisi çoğu zaman yazarı, belirli bir kanonun, ideolojinin ya da camianın içinden değerlendirir. Yazarın öz yaşam öyküsü, içinde bulunduğu çevre ve kabul gördüğü fikirler eleştirel bakışın temelini oluşturur. Bu nedenle tam anlamıyla ayrıştırmasız bir eleştiri ortamı ne yazık ki ütopik kalır. Yine de eleştiriyi metni merkeze alarak, her şeyi metnin kendi iç dinamikleri üzerinden değerlendirmeye çalışırsak belki daha ideal bir atmosfer oluşturmak mümkün olabilir.

Sanatçılardan söz ederken de benzer bir genellemeye düşüyoruz. Sanki hayatları boyunca tek bir düşünceye sahipmişler ve hep aynı bakış açısıyla üretim yapmışlar gibi yaklaşıyoruz. Oysa bir yazar, yaşamı boyunca farklı dönemlerden geçer ve her dönemde farklı perspektifler geliştirebilir. Bu gerçeği göz ardı etmez ve metinle doğrudan ilişki kurabilirsek o metnin hem bugüne hem de yarına söyleyecek çok sözü olduğunu daha net görebiliriz. Örneğin, Rasim Özdenören’in Çok Sesli Bir Ölüm adlı hikâyesi, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü aldı. Merhum Özdenören, kendisiyle yaptığım bir röportajda, köydeki imkânsızlıklardan beslenen bu hikâyenin sosyalist ve toplumcu gerçekçi bir çerçevede senaryolaştırılıp Prag’da ödül alması hakkında şu sözleri söylemişti: “Ben buna hiçbir yorum yapamam. Hikâye benimdi ama ötesine karışamam. Hikâyem birine farklı bir bağlamda ilham olmuşsa bu onun kanatlanıp uçma yetisinin göstergesidir. Bundan övünç duyarım.”

Kadınlığı, erkekliği ya da diğer kategorileri bir an için geri plana alıp yalnızca metinle ilişkilendiğimizde, metnin açtığı farklı pencereleri daha açık biçimde görebiliriz. Bir eserin farklı zamanlarda ve farklı mekânlarda yeni anlamlar üretebilme potansiyeli, edebiyatın en önemli meziyetlerinden biridir.

Yazarlığın tek bir cinse ait iktidar alanı olarak görülmesi ne kadar doğru? Kadın ya da erkek fark etmez, yazarların cinsiyet üzerinden sınıflandırmaya tabi tutulması ya da ötekileştirilmesi konusunda neler söylersiniz?

Edebiyat ve sanat alanında her türlü kategorileştirmenin problemli olduğunu vurgulamak istiyorum. İnançla kurulan ilişkinin, belirli sınır ve ölçüler içinde katı bir kategoriye indirgenmesi başlı başına bir sorunken, “kadın yazar” kategorisi ayrı bir problemken, “İslamcı kadın yazar” gibi alt kategoriler oluşturmak meseleyi daha da karmaşık hâle getiriyor. Yazı, bilinç dışının ifşasıyla bağlantılı, zaman zaman nevrotik bir eylem olarak görülürken kadın olarak yazmanın sıkışıklığına bir de inanç temelli kategoriler eklemek, yazarın alanını daha da daraltmak demektir. Edebiyat alanında “girilemez noktalar” ve “konuşulamaz konular” oluşturmak, yazıya önceden belirlenmiş sınırlar koymak yaratıcı üretimi kısıtlıyor. Peki, bu koşullar altında gerçekten özgürce yazmak mümkün mü? Eğer mümkünse ortaya çıkan metin ne kadar sahici olabilir?

İnsan, hem duygu hem de söz dünyasına hitap eden edebiyatla ilk annesiyle yani kadınla tanışır. Kadının edebiyattaki varoluşunun önemine dair neler söylemek istersiniz?

Meseleye gerçekten çok güncel bir yerden bakmışsınız. Aslında burada, genel bir anlatıcı eliyle işleyen bir kültürlenme süreci var. Tam da bu noktada Julia Kristeva’nın dil edinimine dair teorisi önemli bir çerçeve sunuyor. Kristeva, dilin nasıl oluştuğunu psikanaliz ve göstergebilim üzerinden ele alıyor ve bu süreci iki temel aşamada açıklıyor.

Ona göre bebek, doğumdan itibaren annesiyle bütünleşmiş bir hâlde yaşıyor. Henüz kelimeler yok; ama sesler, jestler, ritimler, tonlamalar var. İçsel dürtüler ve duygular var. Bu dönemde bir iletişim söz konusu fakat tam anlamıyla bir dil yok. Kristeva, bu evreyi “semiyotik dönem” olarak adlandırıyor. Daha sonra bebek, anlamlandırma sistemine giriyor; kelimeleri ve gramer yapılarını öğrenmeye başlıyor. Toplumsal ve kültürel kodlar devreye giriyor ve birey artık toplum içinde bir özne olarak konumlanıyor. Bu aşamaya da “sembolik dönem” diyor.

Kristeva’ya göre bebek, genellikle ilk altı aydan sonra Lacan’ın “babanın adı” kavramıyla ilişkilendirilen “babanın yasası” sürecine giriyor. Bu süreçte anneden ayrışıyor ve dilin kurallarını öğrenmeye başlıyor. Sembolik düzende anlamlar belirli kalıplar içinde sabitleniyor. Birey de bilinç dışı arzularını doğrudan değil dil aracılığıyla ve dolaylı biçimde ifade etmek durumunda kalıyor. Semiyotik ve sembolik boyutlar ise dilin içinde sürekli iç içe geçiyor ve anlam üretim sürecini birlikte şekillendiriyor. Bu açıdan bakınca bebeğin dil ile ilişkisi önce bedensel ve duygusal bir akış olarak başlıyor; zamanla toplumsal kuralların içine yerleşerek daha sistemli bir yapıya kavuşuyor. Kristeva’nın “dişil yazı” dediği şey de tam burada devreye giriyor. O, kadınların kurtuluş imkânını sembolik düzenin dışında ya da en azından sınırlarında konumlanan bir ifade biçiminde görüyor. Kadınlar, sembolik sistem içinde bir gedik açabildiklerinde, anneden gelen o semiyotik unsurlara yeniden temas edebildiklerinde, kuralları esnetip dilin katı mantığına karşı bir akışkanlık üretebildiklerinde yazınsal üretimde gerçekten kendileri olarak var olma imkânı bulabilirler.

Kadınlar son yüzyılda sadece edebiyatta değil siyasetten medyaya, sanattan bilime pek çok alanda yaptığı başarılı çalışmalarla varlığını hissettirdi. Modern dönemde kadın, toplumsal dönüşümün neresinde duruyor?

Bence mesele tam ortada duruyor ama bir nesne olarak değil öznenin tam da kendisi olarak. Üstelik bu durum yalnızca kadınları ilgilendirmiyor. Erkekler de aynı etkilerle karşı karşıya, aynı habitatın içinde yaşıyorlar. Dolayısıyla aslında kadınlar ve erkekler olarak birlikte bir sınav veriyoruz.

Kadınların erkekle paydaş, işteş ve birlikte hayatı inşa eden bir özne konumuna geçmesi -ki bunun modernizm öncesinde ve geçmiş toplumlarda da pek çok örneğini görüyoruz- yalnızca kadınlar için değil erkekler için de özgürleştirici bir süreç. Çünkü bu paydaşlık iklimi, mevcut egemen ataerkil sistemin erkekler üzerindeki baskısını da hafifletiyor. Böyle bir düzende mesele üstünlük kurmak değil birlikte var olmak ve birlikte üretmek oluyor.

Tarihin yalnızca iktidar sahiplerinin bıraktığı izlerden ibaret olmadığını biliyoruz. Tarih, her bireyin katkısıyla oluşan kolektif bir hafızadır. Bu nedenle, hiçbir bireyin varoluşuna zarar gelmeden, herkesin kendi yerini bulabildiği ve toplumun bir parçası olarak söz üretebildiği bir düzlemden geriye kalan söz gerçekten kıymetlidir.

Öz Geçmiş

Doç. Dr. Zeynep Kevser Şerefoğlu Danış, 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2006 yılında “Sosyal Kimlikleri Açısından Tanpınar’ın Roman Kahramanları” adlı tezi ile yüksek lisansını, 2012 yılında da “Son Dönem (1980-2000) Türk Kadın Hikâyecilerinde Kadın Kimliği” tezi ile de doktorasını tamamladı. 2003-2012 yılları arasında Kahramanmaraş'ta öğretmen olarak görev yaptı. 2012 yılından bugüne Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Modern edebiyat, edebiyat ve eleştiri, kadın hikâyeciler, çocuk edebiyatı, sosyal cinsiyet ve edebiyat ile ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.