DİJİTAL ÇAĞDA DOĞRUYU
AYIRT ETMEK
Ahmet Melih KARAUĞUZ
Dijital çağın bilgi bombardımanı altında, gerçek ile yalanı ayırt etmek her zamankinden zor hâle geldi. İnternet ve sosyal medya, haberlerin dünyanın dört bir yanına anında ulaşabildiği bir ortam sağlıyor. Ancak bu hız ve yaygınlık, doğru olmayan bilgilerin -popüler tabirle “fake news” (sahte haber)- aynı kolaylıkla yayılmasına da zemin hazırlıyor. Her gün ekranlarımıza düşen sayısız haber ve içerik arasında hangilerinin güvenilir olduğunu saptamak ciddi bir çaba gerektiriyor. Üstelik bu mesele yalnızca bireysel düzeyde değil aile hayatında da kritik bir önem taşıyor; özellikle anne-babalar, çocuklarının maruz kaldığı dijital içeriklerin doğruluğundan endişe duyuyor.
Fake news, genel anlamıyla kasıtlı olarak üretilen ve haber formatında sunulan yalan veya yanıltıcı içerikleri ifade eder. Bu kavram günümüzde dezenformasyon olgusunun en çok göze çarpan yüzlerinden biridir. Dezenformasyon ise daha geniş bir terim olarak yanlış bilgilerin bilerek ve kötü niyetle yayılmasını karşılar. Amaç, kitleleri yanıltmak, algılarını belirli bir yöne çekmek veya toplumsal kaos yaratmaktır. Buna karşılık kimi zaman yanlış bilgi paylaşımı kasıtsız da olabilir; buna literatürde misinformation (yanlış bilgilendirme) denir, yani hatayla veya iyi niyetle yapılan yanlış bilgi yayma durumu. Ancak sonuçta ister kasıtlı ister hatayla olsun, yanlış bilgi dolaşıma girdiğinde ortaya bir bilgi kirliliği çıkar. Bilgi kirliliği, dijital bilgi okyanusunda doğruyla yanlışın birbirine karıştığı, güvenilir kaynakların sesi duyulmaz olurken asılsız iddiaların gürültü çıkardığı bir ortamdır. Bu ortamda, mevzubahis ister toplumsal bir olay olsun ister sağlıkla ilgili bir tavsiye, gerçek bilgiye ulaşmak her zamankinden meşakkatli hâle gelmektedir.
Sahte haber ve dezenformasyonun etkisini daha somut anlamak için yakın geçmişten örneklere bakabiliriz. Doğal afetler sonrasında sosyal medyada hızla yayılan söylentiler panik ve karmaşaya yol açıyor. 2023 yılında ülkemizde yaşanan depremden sonra “Baraj çöktü.” gibi teyit edilmemiş bir haber duyulduğunda insanlar arasında ciddi bir korku yayılmıştı. Deprem felaketinin ardından sosyal medyada yayılan diğer asılsız iddialar arama kurtarma çalışmalarını ve yardım koordinasyonunu olumsuz etkiledi.
Peki sahte bilgiler, yanlış yönlendirmeler dijital platformlarda ne kadar hızlı yayılıyor? Maalesef gerçek, sezgilerimizin de ötesinde ürkütücü. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) tarafından Twitter üzerinde yapılan kapsamlı bir araştırma, sahte haberlerin gerçek haberlere kıyasla altı kat daha hızlı yayıldığını ortaya koydu. Bu çalışmada 2006-2017 arasında Twitter’da dolaşan 126 bin söylenti incelendi ve sonuçlar gerçekten çarpıcıydı: Sahte içerikler, gerçek haberlere oranla %70 daha fazla retweet alıyor ve yaklaşık 1.500 kişiye ulaşma hızları gerçek haberlerden 6 kat daha hızlı gerçekleşiyordu. Yani yalan, doğru olandan çok daha süratli bir şekilde kullanıcıdan kullanıcıya sıçrıyor. Dahası, araştırma bu yayılımın sebebinin sadece otomatik bot hesaplar olmadığını, bizzat insanların ilginç ve çarpıcı buldukları yanlış bilgileri paylaşma eğiliminden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Sahte haberler çoğu zaman gerçek haberlere nazaran daha “heyecan uyandırıcı” başlık ve iddialar barındırdığı için kullanıcıların dikkatini çekip, duygularına hitap ederek hızla geniş kitlelere erişebiliyor.
Algı yönetimi ve sosyal medya manipülasyonları da dijital çağda bilgi kirliliğinin ayrı fakat bağlantılı bir boyutunu oluşturuyor. Günümüzde devletler, siyasi aktörler, şirketler veya çıkar grupları kamuoyunu etkilemek ve yönlendirmek amacıyla sistematik dezenformasyon kampanyaları yürütebiliyor. Buna literatürde “algı yönetimi” deniyor. Algı yönetimi, gerçekleri anlamaktan ziyade kitleleri belirli bir düşünceye inandırmak için planlı iletişim taktikleri kullanılması anlamına geliyor. Özellikle sosyal medya, algı yönetiminin en etkili araçlarından biri hâline gelmiş durumda. Sahte sosyal medya hesapları, troller ve botlar aracılığıyla yapay gündemler oluşturulabiliyor; sahte veya çarpıtılmış içerikler sürekli tekrar edilip farklı mecralarda servis edilerek kitlelerin bakış açısı istenilen yönde şekillendirilmeye çalışılıyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a atfedilen meşhur bir söz vardır: “Bir şeyin gerçek olması pek önemli değildir; asıl önemli olan, onun gerçek olarak algılanmasıdır.” Nitekim bu söz, günümüz medya ortamında sıkça karşılaştığımız durumu özetler nitelikte. Sosyal medyada gördüklerimizin ne kadarının nesnel gerçeklik, ne kadarının kurgulanmış bir algı olduğu bazen belirsizleşiyor. İnsanlar, sürekli maruz kaldıkları bilgiler içinde gerçeğin payını sorgulamazlarsa algı yönetiminin kurbanı olabilirler. Özellikle genç nesiller, dijital dünyaya doğmuş olsalar da bu tür manipülasyonlara karşı tamamen bağışık değiller. Aksine dijital mecralarda gerçek ile kurgu arasındaki çizginin flulaşması onları etkilenmeye açık hâle getiriyor. Algoritmaların, kullanıcının ilgi alanına göre içerik süzmesi de bu durumu pekiştiriyor: Kişi yalnızca kendi görüşlerini teyit eden, sansasyonel ve kutuplaştırıcı içeriklerle karşılaştığında zamanla sunulan bu “sanal gerçekliği” gerçek dünyanın ta kendisi sanmaya başlayabiliyor. Bu bağlamda, sosyal medyada bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız algı operasyonlarına karşı uyanık kalmak zorundayız.
Dijital dezenformasyonun aileleri ve özellikle gençleri etkilemesi meselesi ise son derece kritik. Çocuklar ve gençler, interneti en aktif kullanan kesim olmalarına rağmen, gelişim özellikleri gereği karşılaştıkları bilgilerin güvenilirliğini değerlendirmekte zorlanabilirler. Gelişme çağındaki bir çocuğun her gördüğünü doğru sanması gayet doğal bir durumdur; zira eleştirel düşünme ve kaynak ayrımı yapma becerileri henüz tam oturmamıştır. Nitekim araştırmalar gösteriyor ki çocuklar çoğu zaman güvenilir kaynakları ayırt edemiyor, bu yüzden yanlış bilgiye inanıp zarar görebiliyor hatta onu arkadaşlarına da yayabiliyorlar. Üstelik çocuğun sosyal medyaya erişimi olmasa bile aile içinde veya okulda, başkalarının dillendirdiği yanlış bilgilere maruz kalabiliyor. Küçük bir çocuk televizyonda gördüğü asılsız bir haberi anne-babasına sorabilir; burada ebeveynin vereceği cevap büyük önem taşıyor. Aile içinde dijital farkındalık ve medya okuryazarlığı bu nedenle hayati önemde. Ebeveynler, çocuklarının çevrim içi ortamlarda ne tür içeriklerle karşılaştığını yakından takip etmeli ve onlarla iletişim hâlinde olmalı. Çocuklarla birlikte internette karşılaştıkları haberler hakkında konuşmak, onlara şüpheci ve sorgulayıcı bir yaklaşım aşılamak gerekiyor. Bir genç, sosyal medyada popüler olan bir iddiayı gerçek sanıp ailesine aktardığında ebeveynlerin bunu hemen alaya almak veya yok saymak yerine birlikte kaynak araştırması yapması gerekmektedir. Bu konuda hazırlanan çalışmalarda vurgulandığı üzere çocuklara yanlış bilgiyi fark etme ve onunla başa çıkma becerisi kazandırmak en etkili yöntemdir. Küçük yaşlardan itibaren eleştirel düşünme alışkanlığı edinmiş çocuklar, ileride karşılarına çıkan çelişkili bilgiler karşısında daha dirençli olacaktır. Aile ortamında, “İnternette her gördüğün doğru değildir.” fikri, somut örneklerle ve çocuğun yaşına uygun şekilde sık sık dile getirilmelidir.
Anne-babaların kendileri de dijital dünyanın tuzaklarına karşı bilgili ve hazırlıklı olmalıdır. Bazen yetişkinler dahi sosyal medyada bir haber gördüklerinde hemen inanıp paylaşma eğilimine girebiliyor. Özellikle toplumu sarsan kriz dönemlerinde, örneğin büyük bir felaket ya da terör olayı sırasında, hepimiz duygusal tepkiler verebiliyoruz ve bu duygu yoğunluğu içinde karşımıza çıkan içeriklerin doğruluğunu soğukkanlılıkla değerlendirmekte zorlanıyoruz. Uzmanlar, insanların olumsuz duygu atmosferi içindeyken yanlış haberlere inanma ve yayma ihtimalinin arttığını belirtiyor. Hatta bir araştırmaya göre, duygusal açıdan negatif içerikler, pozitif içeriklere göre altı kat daha hızlı yayılma eğilimi gösteriyor. Bu yüzden, özellikle ebeveynler kendi davranışlarıyla da çocuklarına örnek olmalıdır. Aceleyle her okuduğumuza inanmamalı, toplumsal gerilim anlarında teyit edilmemiş bilgileri paylaşmaktan kaçınmalıyız. Dijital okuryazarlık yalnız çocuklar için değil yetişkinler için de sürekli geliştirilmeyi bekleyen bir beceridir. Aile içinde karşılıklı bir öğrenme süreciyle hem ebeveynler hem de çocuklar, internette yer alan bilgiye temkinli yaklaşmayı birlikte deneyimleyebilirler.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de sözü ve bilgiyi doğru kullanma konusunda müminlere önemli uyarılarda bulunmuştur. Bir hadis-i şerifte “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!” (Ebu Davud, Edeb, 80) buyurulmuştur. Bu hadis, insanın duyduğu her şeyi araştırmadan yaymasının ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Gerçekten de bir kişi, gelen her haberi filtresiz biçimde etrafa anlatmaya kalkarsa kaçınılmaz olarak yalan yanlış şeyler de söylemiş olacaktır. İslam, işte bu yüzden sözü ölçüp tartmayı, doğruluğunu bilmediğimiz rivayetleri başkalarına aktarmaktan kaçınmayı öğütler. Yalan söylemek dinimizde büyük günahlardandır; hadis-i şerifte bu husus “Doğruluktan ayrılmayın, çünkü doğruluk insanı iyiliğe götürür... Yalandan sakının; zira yalan insanı günaha, günah da cehenneme götürür.” (Müslim, Birr, 105) şeklinde ifade edilmiştir. Yalan haber yaymak da elbette bu kapsamda değerlendirilir. Hele ki iftira boyutuna varırsa kul hakkına da giren çok büyük bir vebal olur.
Kur’an-ı Kerim, başkalarının şeref ve haysiyetine zarar verecek şekilde arkalarından konuşmayı, yani gıybet etmeyi, müminlere yasaklamıştır. Hucurat suresi 12. ayette gıybet, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetilerek son derece çirkin bir fiil olarak tanımlanır. Efendimiz (s.a.s.) de bir hadisinde, gıybetin ne olduğunu soran sahabeye, “Kardeşini, hoşlanmayacağı şeyle anmandır.” cevabını vermiş; “Eğer söylediğim onda varsa yine de gıybet olur mu?” diye sorduklarında ise “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yok eğer onda olmayan bir şey söylüyorsan, o zaman ona iftira etmiş oldun.” buyurarak konuyu açıklamıştır. Demek ki paylaştığımız bilgi doğruysa fakat muhatabının şahsiyetini zedeleyici mahiyetteyse gıybet günahına giriyoruz; eğer bilgi doğru değilse bu sefer iftira gibi daha da büyük bir günaha düşüyoruz. Her iki durumda da kul hakkının ihlal edildiği, toplumun güven dokusunun zedelendiği ortadadır. Üstelik yalan ve iftiranın toplumsal çapta yol açtığı tahribat sadece söylentiyi çıkaranla sınırlı kalmaz; yayılma zincirine dâhil olan herkes bu vebale ortak olabilir. “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). ” (Enfal, 8/25) mealindeki ayet, asılsız haberlerin yol açtığı kaosun toplumun geneline sirayet edebileceğini de hatırlatıyor. Nitekim yanlış bilgiler bazen öyle bir fitneye dönüşür ki başlangıçta masum görünen bir paylaşım, sonunda sosyal huzuru bozan büyük bir yangına kıvılcım olabilir.
Bunca tehdit ve tehlike karşısında karamsarlığa kapılmak yerine çözüm ve önerilere odaklanmak gerekiyor. Dijital çağın imkânları, her ne kadar sorunlar doğursa da doğru kullanıldığında çözümleri de beraberinde getiriyor. Bir defa, hem bireyler hem de toplum olarak dijital bilgi okuryazarlığını geliştirmek zorundayız. Okullarımızda medya okuryazarlığı derslerine ağırlık verilmeli; ebeveynler, öğretmenler ve sivil toplum kuruluşları iş birliğiyle özellikle genç nesillere yönelik farkındalık programları düzenlenmeli. Çocuklarımıza küçük yaştan itibaren “Güvenilir bilgiye nasıl ulaşılır, bir haber nasıl doğrulanır?” gibi beceriler kazandırmalıyız. Yine aile içinde açık iletişim ortamı kurarak çocukların internette karşılaştıkları şeyleri gelip ebeveynleriyle konuşabilmelerini sağlamalıyız. Unutmamalıyız ki yasaklar veya katı denetimler tek başına çözüm olamaz; asıl güç, bireyin kendi süzgecini oluşturmasındadır. Gençlere güvenip onlara rehberlik ederek hem teknolojinin faydalarından istifade etmelerini hem de zararlarından korunmalarını sağlayabiliriz.