ÇOK SESLİ SOLO


Safiye GÖLBAŞI


Diğeri susunca başlayan sessizlikte kendi sesimi duyuyorum. Benim susmamla başlayan sessizlikte diğerinin sesini…

Dört duvarı aynalı bir odada ne yana baksam kalabalık görürüm kendimi. Bütün aynalar bana çevrilmiş, tüm oklar beni gösteriyorken tek kişi değilimdir; aynı anda hem özne hem nesne hem yüklemimdir artık. Eskiler, aya ve aynaya fazla bakmamak lazım, derlerdi oysa. Görünmeyen varlıklar musallat olurdu insana eğer aynaya fazla bakarsa, insanın kendisine nazarı değerdi ya da. Ama girdiğim her çıkmaz sokak, altından kalkamadığım her sorun, cevapsız kalmış her soru bende durmadan yankılanıyorken ve giderek çoğalıyorken aynalarım, kendi nazarımdan kim koruyacaktı şimdi beni?

Ne yaman bir yalnızlıktı bu. Benden başka yanlış yapacak, benden gayri hata işleyecek, benden özge işleri berbat edecek kimse yoktu hayatımda. Dört duvarı aynalı odamı, bilerek mi kendimden başka kimseyi içine almayacak kadar küçük tutmuştum acaba?

Ve ne muazzam bir güçtü bendeki. Bahçedeki kayısı bu yıl meyve vermediyse suç bendimdi. Sular kesilse benden sebep, güneş bulutların ardından çıkmasa benim uğursuzluğuma işaret, kasiyer sinirliyse onu kızdıran ben, çocuklar hastaysa benim bilgisizliğimden. Her şeyin müsebbibi kuşkusuz benim ben olmasına lakin nasıl oluyor da hem her şeye sebebiyet verecek kadar güçlü hem her şeyi mahvedecek kadar beceriksiz olabildim şimdiye dek?

Muhayyilemde bir kulübe var. Kokulu ağaçlar var etrafında. İğde mi, mimoza mı, ikisi de değil mi? Bu ağaçlar bir dağda. Demek bir dağ var aslında muhayyilemde. Dağda rüzgâr var. Rüzgâr açıp kapatıyor kulübenin kapısını. Önce keskin bir ışık sonra koyu bir loşluk doluyor gözlerime. Burası kimin evi? Hayali bunca canlı olan bu evin önü arkası yok. Orada yaşadım mı ben? Yoksa bir misafir olarak mı geçip gittim oradan?

Neyse diyorum, şimdi kapatalım o dağdaki kulübe bahsini. Ne diyordum, evet kalbim. Kalbim demiş miydim? Size kalbimden bahsetmiş miydim?

Akşam ezanı okunmuştu. Kalbimi eve çağırmıştım. Ben çağırdıktan çok sonra gelmişti. Evet, evden çıkıp giderdi benim kalbim. Hemen banyoya koşup elini yüzünü yıkamıştı o gün de.

“Yemek hazır,” demiştim, çatallaşmış sesimdeki kırgınlığı, endişeyi gizlemeye çalışarak, “balkona kurdum sofrayı. Elini yüzünü yıka da gel.”

Gözleri yerde gelmişti. Sofraya oturmuştu. Karşısına geçmiştim ben de. İki kişilik bir sofrada kalbimin tam karşısında oturuyordum.

Şehrin uzaklardan gelen uğultusu, zar zor seçilen yıldızlar ve cırcır böceğinin sesiyle yemeğimizi yemeye başlamıştık. Göz ucuyla ona bakıyordum. Dudağı bükük, saçları darmadağın. Ayakları toz ve kurumuş kan içinde. Bir ara ekmeği almak için elini uzattığında baş ve işaret parmaklarının arasında taze bir yara gördüm. Bugün, hemen birkaç saat önce açıldığı belliydi. Kendimi tutamadım.

“Ah kalbim ah! Neden ille de dışarı gidiyorsun? Şu hâline bir bak Allah aşkına. Perperişansın, aradığını bulamamışsın, yaralanmış, kırılmış, ezilmişsin.”

Yüzü iyice kızardı, gözyaşları boncuk boncuk kirli dizlerine düştü. Elinde bir lokma ekmek kalakaldı. İçim acıdı kalbime. Hemen karşımdan alıp göğüs kafesime koymak istedim onu. Sesimi alçaltarak “Gitme kalbim,” dedim “lütfen kimseye gitme. Sen uzaklara gidince ben seni koruyamıyorum, gitme.”

Yaşlı gözlerini kaldırıp bu akşam ilk defa olmak üzere yüzüme baktı ve kararlı bir şekilde; “Sen de benimle dışarı gel.” dedi.

Şaşırdım. Yutkunarak, “Dışarısı çok uzak. Ben senin kadar güçlü değilim ve cesur.” dedim. Yavaş yavaş içime kaçtı sesim.

“Ama senin bir kafesin var; göğüs kafesin. O korur yaralanmaktan seni. Ya benim neyim var?” dedi. “Avucun kadar bir et parçasıyım altı üstü.”

“Yapamam.” dedim. “İnsanları tanımıyorsun sen.”

“Seni tanıyorum,” dedi. “ve benim yanım sıra bir başka kalbe daha ev sahipliği yapmayı her şeyden çok isterdin biliyorum.”

Kızardığımı hissettim. “Nereden çıkarıyorsun?” dedim. “Benim tek kalbim var o da sensin ve ben artık sensiz yaşamak istemiyorum. Lütfen beni bırakıp gitme.”

“Yapma,” dedi, “ben senin göğüs kafesine sığamam. Bugün girsem yarın çıkarım oradan. Ama beraber olursak, beraber çalarsak kapıları sahip olmadığımız şeyleri verebiliriz birbirimize.”

“Neymiş onlar?”

“Ben senin göğüs kafesinde dururum. Sen benden cesaret alırsın. Sen beni korursun ben de seni.”

“Gelemem.”

“Neden?”

“Hatırlamıyorsun.”

“Neyi.”

“Eskiden beraber çıkardık dışarı.”

“Sonra?”

“...”

Bir dakika bir dakika diyor. Bir çocuk geldi gözümün önüne. Kulübenin dışında duruyor, rüzgârlı dağın, kokulu ağaçların tam ortasında. Rüzgâr hem ağaçlara hem çocuğa sataşıyor. Balon gibi şişiriyor çocuğun üstünü başını. Koluna bir şey çarpıp kaçıyor sonra çocuğun. Sanki görünmez duvarlar varmış da onlara çarpa çarpa uçuşuyormuş gibi dönüyor beyaz bir naylon poşet çocuğun etrafında. Çocuk ilgiyle önce poşete sonra elbiselerine bakıyor. Rüzgâr poşeti uçurabiliyorsa pekâlâ onu da uçurabilir. Çocuk gülümsüyor. Topuklarını yerden kaldırıp ayak parmaklarının üzerine dikiliyor.

Bak şurada, diyor, çocuğu görüyor musun?

Bakıyorum, babam o benim, diyorum. Babamın çocukluğu.

Yok, diyor, bir çocuk o, baba değil, kollarını havaya kaldırdı bekliyor. Dolup taşmış rüzgârla ve gözleri kapalı olduğu için göremiyor ama şu anda o da uçuyor. Evet, kesinlikle uçuyor bak ayakları yerden kesildi. Çocuk mutlu, diyor. O an çok, hiç olmadığı kadar çok, havalandığı esnada burnuna gelen babasının kokusunu yadırgamayacak kadar çok mutlu. Ancak bir sorun var. Gittikçe yükselmesi gerekirken bir şeye takılmış gibi kalakaldı. Kendisini neyin tuttuğuna bakmak için gözlerini açtığında zayıflıktan içeri çöküp iki yerde iki derin çizgisi olan kavruk siyah bir deri gördü. Bu tanıdık siyah çizgilerden gözünü çekince babasının yüzü belirdi gözlerinin önünde. Birden afalladı çocuk, sonra toparlandı. Kaskatı gerdiği bedenini gevşetti babasının kollarında, sıkıca sarıldı ona. Eve doğru yürüyen babasının omzuna gömerken başını aynı boyda, aynı kalınlıkta kesilip birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmış odunları sırtlanmış iki büklüm tepeyi tırmanan annesini, kadını gördü.

Sustu. Kendi sesimi duymaya başladım yeniden. Hiç susmamıştım, dinlenmeden anlatıyor anlatıyordum. Muhatabım o muydu, kendimle mi konuşuyordum?

Kadın, mutfağın penceresinden bahçedeki meyve ağaçlarının, yoncaların, envaitürden çiçeğin arasındaki, bedeninin ancak sağ tarafını görebildiği kız çocuğuna bakıyordu.

Bu kadın benim anneannem, dedi. Siz nereden tanıyorsunuz onu?

Çocuk, çiçek tarhlarının yanına çömelmiş, düşünerek, seçerek menekşe koparıyordu.

Çocuk mu, benim annem bu çocuk. Pardon siz kimsiniz?

Kadın, çocuktan gözünü ayırmadan az evvel yıkadığı bulaşıkların ıslattığı önlüğünü çıkarıp pencerenin kulpuna astı. Dirseklerine kadar sıvanmış kollarını pencerenin pervazına dayayıp giderek yoğunlaşan bir dikkatle seyre daldı çocuğu. Çiçekleri koparmadan önce üzerlerinde itinayla gezdirdiği ellerine, ucu elbisesinin kuşağına değen incecik atkuyruğuna, çoraplarına, terliklerine bakıyorken gittikçe yavaşladı gözleri ve çocuğun elbisesinin sarı çizgilerinde durdu. Ağaçlar uzaklaştı çocuğun çevresinden, çiçekler ortadan kayboldu, sarı çizgiler gittikçe kalınlaştı, kadının burnuna yine o nergis kokusu geliyordu.

Hayır, hayır siz o günü biliyor olamazsınız, annemi küçücük bir kızken görmüş olamazsınız, lütfen susun artık, anlatmayın.

Buram buram nergis kokuyor odanın içi. Çocuk kocaman gülümsüyor nergisleri uzatırken. “Anneciğim bunları senin için topladım.” Anne kayıtsız, donmuş gibi çocuğa doğru bakıyor. Çocuk annenin az önce aldığı haberi bilmiyor. “Anneciğim bunları sana…” Anne boş gözlerle çocuğa bakıyor. Nergis kokuyor oda. Çocuk korkuyor. “Anneciğim… Beni duyuyor musun?” Kadın duymuyor, çocuk bilmiyor, kadının bildiğini çocuk bilmiyor. Korkuyor. “Anne bu çiçekleri sana, anne beni duyuyor musun, beni görüyor musun anne...”

Kadın sıkıntıyla çekti gözlerini sarı çizgilerden. Bahçenin ağaçlarını gördü. Her birinin yapraklarındaki yeşilin ne kadar parlak ve yoğun olduğunu ayrımsadı birden. Sonra cevizin ve elmanın yapraklarının arasındaki ton farkını seçti. Gözünü kaydırdığı her ağaç, başka bir tonunu gösterdi yeşilin. Her yer dalga dalga, ton ton yemyeşil kesildi. İçinde apansız peydah olan esenlik duygusuyla havayı soludu; tertemizdi. Kuşların cıvıltıları geldi kulağına.

 Üzerindeki eski zaman kadınlarının elbiselerine benzeyen, ince belli, kabarık etekli kostümde, kumral saçlarının arasında meltemin yumuşaklığını duyuyor kadın. Sandalyesi bir ileri bir geri gidiyor. Bir deniz gibi dalgalanıyor önünde bahçesinin yeşilliği. Bu yeşil denizin içinde elinde bir demet nergisle kızı beliriyor derken. Kollarını iki yana açıyor kadın. Kızı koşuyor ona doğru. Kadın nergislerle beraber kucaklıyor kızını. Yanaklarını öpüyor, saçlarını okşuyor. Kız, çiçekleri uzatıyor annesine. Gülümseyerek alıyor onları kadın, sevgiyle kokluyor. Kızını kucağına oturtuyor…

Yüzündeki alev alev yangını, boğazına düğüm atmış aşina kederiyle birlikte yutkundu kadın. Kahırlı bir pişmanlıkla çocuğu seçti gözleri yeniden. “Seni görüyorum,” dedi fısıltıyla, “seni duyuyorum. Nergis kokusu geliyor senden bana, hanımeli kokusu geliyor biliyor musun? Bana hiç benzemiyorsun. Bu benzemezlikten korkuyorum. Senin yanında çok kalın, çok kaba kalıyorum. Anneler de korkar biliyor musun? Masumiyetin sarsıyor beni. Bir gün sana yetişebilir miyim, ne diyorsun?”

Sustuk. Konuşmuyorduk artık. Ama kesilmiyordu ses. Bu ses… Kimin sesiydi bu, konuşan kimdi, nereden geliyordu bu çığlıklı haykırış, kime, neyi anlatıyordu bu uğultulu mırıltı?