TÜRKİSTAN'IN PİRİ
Hoca Ahmet Yesevî
Dr. Lamia Levent ABUL
Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında İslam’ın çağrısı yankılanmaya başladığında bu avaza bigâne kalmayan Türkistan diyarı, İslam’ın hayat veren hakikatlerine büyük bir iştiyakla kulak verdi ve İslam’ı zorlanmadan kabul etti. Daha hicretin ikinci asrında İslam’a ram olmuş zahit sufiler, İslam’ın Orta Asya’nın dört bir yanına yayılması için faaliyetlere başladılar. Abdullah b. Mübarek, Ebu Turab Nahşebî, Hakim Tirmizî, Kelabazî, Yusuf Hemedanî ve daha nice meşhur sufiler, tekkeler ve ribatlar açarak din-i mübin-i İslam’ı halka anlattılar. Merv, Buhara, Semerkant, Tirmiz ve Horasan İslam’ın ilim ve kültür merkezleri olduğu kadar tasavvufi ekollerin tohumlarının atıldığı yerler olarak da öne çıktı. İşte bu sufilerden biri de Pîr-i Türkistan olarak nam salan Hoca Ahmet Yesevî'dir. O, İslam’ın aşk ve irfan kıvılcımını gönüllere yerleştirdi ve yetiştirdiği aksiyoner alperenleri Asya’nın bir ucundan Avrupa içlerine kadar göndererek İslam’ı insanlara yaydı. Hoca Ahmet Yesevî, İslam’ın ışığını Anadolu’ya, Rumeli’ye ve Balkanlar’a kadar ulaştırdı. Yesevî dervişlerin öncülüğünde Yesevîlik düşüncesi Balkanlarda Gül Baba, Sarı Saltuk ile Anadolu’da Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi abide şahsiyetlerle neşvünema buldu (Necdet Tosun, Kemal Eraslan, Hoca Ahmet Yesevî Külliyatı, Ankara 2019, s.4).
Bismillah deyip beyan ederek hikmet söyleyip
Talep edenlere inci, cevher saçtım ben işte
Riyazet sıkı çekip, kanlar yutup
“İkinci defteri”n sözlerini açtım ben işte
Türkistan’ın gönül eri, hikmetle eyledi, hikmetle söyledi; "Rabb’in yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et..." (Nahl, 16/125) emrini kendine düstur belleyip hikmet incileri saçtı taliplere. Hikmet ki sözün ve amelin birbirine mutabık olmasıdır. “Bildikleriyle amel edene bilmediklerinin bilgisi de verilir.” sözüyle kast edilen mana lütfu ilahiyle verilen vehbî bilgidir. O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nail olmuş demektir... (Bakara, 2/269) Bu ilahi lütfa nail olmak da her babayiğidin kârı değildir. Hikmet ancak ilimde ve irfanda kemal derecesine ulaşmış Allah âşıklarının, dostlarının erişebileceği irfani bilgidir. Âşıkların kalbine dolan ilahi tecelliler inci mercan misali hakikatler, hikmetler olarak dillerden dökülür:
Aşkın bağını gezmeden âşık olunmaz
Horlanma, ağlama olmadıkça nefsin ölmez
Bir damlaya razı olmadan o inci olmaz
Razı olup has cevherinden aldım ben işte
Hak yolundaki âşıklar, Hak Teâlâ’ya duydukları aşkı tıpkı Hazret-i Pir gibi her biri bir mücevher kıymetinde olan hikmetlerle terennüm ederler. Ahmet Yesevî Hazretleri de gönlünden taşan hikmet incilerini durmadan etrafındakilere saçtı. Onun aynı zamanda irşat için söylediği bu manzum hikmetler, "Divan-ı Hikmet" adlı eserde bir araya getirildi. Onu Pîr-i Türkistan yapan hususiyetlerden biri de hikmetlerini arı duru bir Türkçe ile söylemesidir. Zira dönemin ilim ve kültür dili Arapça ve Farsçadır. O, bu dilleri bilmiş olmasına rağmen anadili Türkçeyi kullanmış ve Türkçenin bir ilim, irfan ve aşk dili olmasına öncülük etmiştir. Hoca Ahmet Yesevî bir hikmetinde bu hususu şöyle dile getirir:
Mürşittir Hoca Ahmed, verir kalplere safa
Sözler gerçeğe açar gönüller ülkesini
Ey Miskin Hoca Ahmed! Yedi ceddine rahmet!
Fars dilini bilir de güzel söyler Türkçeyi
Türkler, hem İslamiyeti hem de tasavvufi terbiyenin inceliklerini bu hikmetlerden öğrenmişlerdir. Sonraki asırlarda Yunus Emre de onun izlerini takip ederek aynı tat ve neşvede şiirler söylemiştir. Onun “Bana seni gerek seni” nakaratlı şiiri, Yesevî’nin “Menge sen ok kerek sen” (Bana sırf sen gereksin) şiirinin mana ve şekil yönünden tekrarı gibidir. Bu hikmetler asırlardır Kazak bozkırlarında, Özbek köylerinde, Kırgız çadırlarında söylenegelmiştir. Özbek çayhanelerde Yesevî hikmetlerini okuyan Yesevîhanlar vardır. Bugün Kazakistan’ın Türkistan şehrinde düğün yapan gelin ve damatların Ahmed Yesevî türbesine gelip dua etmeleri bu büyük gönül erinin asırları aşan tesirinin göstergesidir (Tosun, Eraslan, a.g.e., s. 29).
O, Türkçeyi kullanarak kitleleri etkileyen ilk Türk mutasavvıftır. Bugün geniş bir coğrafyada konuşulup yazılan edebî bir Türkçeden söz ediliyorsa banisi Ahmed Yesevî’dir (Tosun, Eraslan, a.g.e., s. 4). Fuat Köprülü, Divan-ı Hikmet'in Türk edebiyatının, Kutadgu Bilig’den sonraki en eski ve en önemli örneğini teşkil ettiğini ifade eder. Ona göre Hoca Ahmet Yesevî, sahip olduğu ilmi çevresindeki halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri sade bir üslupla aktarmıştır. Bir mürşit olarak onlara şeriat hükümlerinin yanı sıra tasavvuf esaslarını ve tarikat adab ve erkânını öğreterek İslamiyeti Türklere sevdirmiş ve ehl-i sünnet akidesini yaymıştır. İslam şeriatına ve Hz. Peygamber’in (s.a.s) sünnetine sıkı sıkıya bağlı olan Ahmed Yesevî’nin şeriat ile tarikatı kolayca telif etmesi, Yesevîliğin Sünni Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan birçok tarikata tesir etmesinin başlıca sebebi olmuştur (Kemal Eraslan, “Ahmed Yesevî”, DİA, c. II, s. 161).
Yesi'den Buhara’ya
Yedi yaşta Arslan Baba’ya verdim selam
“Hak Mustafa emanetin eyleyin armağan”
İşte o anda binbir zikrini eyledim tamam
Nefsim ölüp lamekâna yükseldim ben işte
Tarihler 11. yüzyılın ikinci yarısını gösterdiğinde Türkistan'ın Sayram kasabasında sufi bir ailenin evladı olarak dünyaya gelir Hoca Ahmed Yesevî. İlk eğitimini Hz. Ali’nin (r.a.) soyundan gelen ve Sayram’ın meşhur şeyhlerinden olan babası Şeyh İbrahim’den alır. Ancak daha yedi yaşında iken babasının vefatı ile hem yetim hem öksüz kalır. Ablası Gevher Şehnaz ile eğitimine devam etmek üzere Yesi şehrine gelirler (Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yayınları, Ankara: 1976, s.61). İlk mürşidinin Aslan Baba olduğu nakledilir. Ahmed Yesevî, Arslan Baba ile Yesi’de karşılaşır ve ona intisap eder. Arslan Baba onun manevi terbiyesini üstlenir. Arslan Baba’nın terbiye ve irşadı ile Ahmed Yesevî kısa zamanda mertebeler aşar, şöhreti etrafa yayılmaya başlar. Fakat Arslan Baba ertesi yıl vefat eder. Ahmed Yesevî, onun vefatından bir müddet sonra zamanın önemli İslam merkezlerinden biri olan Buhara’ya gider. Bu şehirde devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf el-Hemedanî’ye intisap ederek onun irşat ve terbiyesi altına girer (Eraslan, a.g.m., s. 160). Nakşibendiyye tarikatının manevi piri olan Şeyh Hemedânî'nin yanında tasavvufi eğitimine devam eder. Burada Hemedânî'nin halifesi olarak irşat makamına oturur. Bir süre Maveraünnehr’deki sufileri yetiştirdikten sonra memleketi Yesi'ye döner (Hayati Bice, Divan-i Hikmetten Seçmeler, s. 14).
Hoca Ahmet Yesevî, Buhara’da manevi olarak seçkin bir makamda iken Yesi’ye gelerek halkın irşadı ile meşgul olmaya başladı. Etrafına toplanan müritlerin sayısı her gün çoğalıyor, şöhreti genişleyerek bütün Türkistan ve Maveraünnehr'i, Horasan'ı, Harizm'i içine alıyordu. Zahir ve bâtın ilimlerini kendisinde toplayan Türkistan'ın Pîr'i bir taraftan müritlerinin manevi eğitimiyle ilgilenirken diğer yandan ibadet ve taatte kalan vakitlerinde maişetini sağlamak üzere kaşık kepçe yontuyordu. Bu yonttuğu kaşıkları satarak geçimini sağlayan büyük sufi, tekkesine bağışlanan nihayetsiz hediyelerden ve bağışlardan ise bir lokma dahi almıyordu. Pek çok kerameti halk arasında ağızdan ağıza yayılıyordu. Bu rivayetlerden birinde anlatıldığına göre Hoca Ahmet Yesevî’nin bir öküzü vardı. Yonttuğu kaşıkları ve kepçeleri öküzün üstündeki heybeye koyar, öküzüyle şehrin çarşısına doğru yol alıp çarşısında dolanırdı. İnsanlar heybeden ihtiyaçlarını alır, parasını heybeye bırakırlardı. Eğer bir kimse kaşıkların parasını heybeye koymaz ise öküz bütün gün onun peşinde dolaşır, ta ki heybeye parası konuluncaya kadar. Öküz, akşam olunca da Pîr'in yanına döner, o da eliyle konulan paraları alırdı (Köprülü, a.g.e., s. 32).
Peygamber Efendimize (s.a.s.) Olan Sevgisi
Sünnetlerin sıkı tutup, ben Resul’e ümmet oldum
Yer altına yalnız girip, içim dışım, nurla doldum
Hak âşıkları yanında ehil oldum, mahrem oldum
Bâtın mızrağı ile kör nefsimi yendim ben
Hazreti Pîr, Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) olan sevgisini ve sünnetine olan bağlılığını hikmetlerinde pek çok kere zikreder. O, çocukluğundan itibaren sünnetleri yerine getirmeye gayret ederdi. Hayatını İslamiyeti sevdirmeye ve ehl-i sünnet akidesini yaymaya adamış bir veli idi. Efendimiz’e olan muhabbetinin remzi olarak altmış üç yaşına gelir gelmez yerin altında inzivaya çekilmek istedi. Tekkesinin bir tarafını kazdırıp yer altında küçük bir çilehane yaptırdı. Ömrünün kalan kısmını orada ibadet ve tefekkürle geçirdi. Vefatından sonra lahdi andıran bu hücrenin biraz ilerisine defnedilip üzerine küçük bir türbe yapıldı.
Bugün Orta Asya'nın en önemli ziyaret mekânları arasında yer alan türbesinin yapılışının da dikkat çekici bir hikâyesi vardır. Rivayetlere göre bölgeyi ele geçiren Emir Timur, Türkistan’da şöhreti ve nüfuzu iyice yayılmış olan Ahmet Yesevî'nin kabrini ziyaret etmek için Yesi’ye gelir. Emir Timur, bu ziyareti esnasında rüyasında Ahmet Yesevî’yi görür ve rüyada kendisine zafer müjdeleyen Yesevî’ye bir şükran nişanesi olarak o küçük türbenin yerine büyük bir külliye yapılmasını emreder. Türkistan bölgesinin en meşhur mimarı Hoca Hüseyin Şirazi görevlendirilir. Birkaç yıl içinde türbe, cami, kütüphane, aşevi ve dergâhıyla birlikte bir külliye inşa edilir. Külliyenin cephelerinin büyük kısmı çinilerle kaplıdır ve çini tuğlalar üzerinde büyük boy kûfi harflerle yazılmış hatlar yer alır. Külliyenin üst kısmını Bakara suresinin elli sekizinci ayeti çevreler. Ahşap kapılar ve altın yaldızlı tunç tokmaklar da nadir güzelliktedir. Türk veliler silsilesinin serhalkası olarak kabul edilen Ahmet Yesevî’nin türbesi kısa zamanda Müslümanlar için bir ziyaret mekânı hâline gelmiştir.
Orta Asya’dan Balkanlara kadar büyük bir bölgeyi etkileyen Ahmet Yesevî, şiirleri, fikirleri ve eserleri ile İslamiyetin, ahlak ve maneviyatın yayılmasına önemli katkıları olmuş bir Allah dostudur. O, sadece şiir söyleyen bir sufi değildir. Aksine asırlardır geniş bir coğrafyada yaşayanların gönüllerinde yer etmiş, sevgi ve hürmetle yâd edilen bir mutasavvıftır. Çünkü o, tüm bu hikmetleri, münacatları, menakıpları halkı hak yoluna sevk etme gibi yüksek bir gaye ile dile getirmiştir. “Erenlerin sözünü dinlemek, Kur'an ve Hadis hükümlerine uymak, şeriat ile tarikati mezceylemek, boş dünyayı bırakmak, riyazet ve mücahede yoluna girmek” onun en çok tavsiye ettiği şeylerdir. O da sair mutasavvıflar gibi, bu dünya hâlinden şikâyetçi olduğu hususları da zikreder: Asıl erenlerin sözlerine bakılmadığını, insanların nefs-i emmâreye esir olduğunu çok samimi bir iç yanmasıyla anlatır (Köprülü, a.g.e., s. 150). Hem hayatı hem de geride bıraktığı eserler ile derin izler bırakan Pîr-i Türkistan, saçtığı bu hikmet incileriyle Hak âşıklarını geçmişte olduğu gibi bugün dahi mirasıyla irşada devam ediyor.