ERKEN Mİ YORULDUK GENÇLER
Doç. Dr. Hızır HACIKELEŞOĞLU
Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Son zamanlarda yorulduğumuzu daha fazla hisseder hâle geldik sanki. Tam olarak neden yorulduğumuzun farkında mıyız? Daha şimdiden yaşlandık mı yoksa? Geleceğimizi şekillendirecek olan sınavlar, kurslar, ailemizin yüklediği sorumluluklar bizi böylesine yorgun hissettirecek yoğunlukta olabilir mi gerçekten? Oysa günlük hayatta bizi fiziksel olarak yoracak bir sürü işi artık teknolojiye havale etmiş durumdayız. Eskiden bir günün yarısını alan işler şimdi birkaç dokunuşla bitiyor: Faturalar uygulamadan ödeniyor, alışveriş kapıya geliyor, yol tarifi cebimizde, hatta bazen “Ne yiyeceğim?” sorusuna bile algoritma karar veriyor. Yani bedenimiz eskisi kadar yorulmuyor; koşturmaca azaldı, işler pratikleşti, zaman sanki biraz daha bize kaldı gibi görünüyor: En azından kâğıt üzerinde. Bu noktada kritik soru kapımızı çalıyor: Günlük yaşam içerisinde özellikle fiziksel açıdan yorulmadığımız hâlde niye hâlâ kendimizi bu kadar yorgun, bitkin hatta bazen umutsuz ve tükenmiş hissediyoruz? Gelin bu sorunun peşine düşelim.
Her ne kadar çalışmakla ilişkilendirsek de adını tam koyamadığımız, içten içe kemiren bir yorgunluk çağındayız. Sosyal medya, reklamlar ve arkadaş gruplarımızın yadsınamaz etkisiyle bir şeylere yetişmeye çalıştığımız günler yaşıyoruz. Başarıya, sosyal hayata, beden hedeflerine, aile beklentilerine, kariyer planlarına, “cool” ve sağlıklı görünmeye; yani mutluluğa yetişmeye çalışıyoruz. Kendimizi toplum içerisinde farklı kılacak nitelikleri sağlamak için “performans” sergilemeye mecbur hissediyoruz. Bu performans kanıtlarını çeşitli filtrelerle gerçeklik üstü bir çerçevede başka insanlara sunma derdindeyiz sürekli.
Teknoloji bize zaman kazandırsa da bedenimizi görünüşte yormasa da aynı zamanda zihnimize bambaşka bir tempo yükleyerek bizi psikososyal açıdan yorgun düşürebiliyor. Nitekim gün içinde bir sürü küçük uyarana maruz kalıyoruz: bildirimler, mesajlar, kısa videolar, sürekli akan içerikler, kıyaslar, gündemler… Sürekli elimiz telefona gidip geliyor; zihnimiz hiç “kapanma” fırsatı bulamıyor. Dolayısıyla oturuyor ya da dinleniyor gibi gözüksek de iç dünyamızda koşmaya devam ediyoruz. Günün sonunda ise şu cümleyi kuruyoruz: “Neden bu kadar yorgun ve tükenmiş hissediyorum?
Burada sürekli bir şeylere yetişmeye çalışma hâli gizli ve sinsi bir yük olarak karşımıza çıkıyor. Dışarıdan bakınca aktif, üretken, hareketli ya da tam tersi bir şekilde hiçbir şey yapmayan bir profil olarak gözüksek de aslında “hiçbir şeye tam olarak yetişememe hissi”ne bağlı olarak ortaya çıkan ortak bir duygu alanına sahibiz: mutsuzluk ve yorgunluk. Üstelik sosyal medyada görünen mutlu ve başarılı kimliklerimizin aksine gerçekte hissettiğimiz mutsuz ve yorgun hâlimiz iç dünyamızda çelişik duygular meydana getirebiliyor.
Sürekli kendimizin en iyi versiyonu olmaya çalışmak bir süre sonra paradoksal bir zihin hâline dönüşebiliyor. Çünkü yukarıda saydığımız hedefleri 12’den vurma gayretimiz kaçınılmaz olarak bir noktada ulaşılamaz görünmeye başlıyor. O zaman da zihnimizde şöyle bir kırılma meydana geliyor: “Madem mükemmel olamıyorum, o zaman hiç olmayayım!” ya da “Hayatı zaten kaçırdım, o zaman kendi iç dünyamda zaman geçirmenin yolunu bulayım.” İşte paradoks tam da burada: Daha iyi olmak için çıktığımız yolda, tam tersi yönde, gerçeklikten uzaklaşıp kendi kabuğumuza çekilebiliyoruz. İçinde yaşadığımız toplumun en iyi ihtimalle seyircisi oluyoruz. Aile ve çevre ile bağlarımızı gevşetiyor, yavaş yavaş kendimizi tecrit etmeye başlıyoruz. Arkadaşlarımızla buluşmak bir yüke dönüşüyor. Okulu erteleme, başvuruları sürekli “Sonra yaparım.” diye öteleme davranışları rutine dönüşürken dışarıdaki hayat, eve yabancı bir misafir geldiğinde kendimizi odamıza kapatıp atmosferine dâhil olamadığımız bir kâbusa dönüşüyor.
Başkaları tarafından belirlenen çoğu gereksiz popüler hedeflere ulaşmanın imkânsızlığı, elbette bizi gereğinden fazla yoruyor ve umutsuzluk/tükenmişlik girdabına doğru sürüklüyor. Bazen “Neden uğraşıyorum ki?”, “Ne yaparsam yapayım yetmeyecek!” gibi sorulara aranan nafile cevaplarla vücudumuzu saran derin bir boşluk hissi, umutsuzluk ve tükenmişlik girdabını daha da derinleştirebiliyor. Biriktikçe büyüyen, sebebi belirsiz bir cinayete benzeyen yapısıyla bu sessiz hisler bizi yaşama tutunmaktan alıkoyabiliyor.
Dürüst olmak gerekirse içimizde hissettiğimiz bu sessiz çığlığı haklı çıkaracak gerekçelerimiz çok fazla:
• “Yapmamız gerekenler listesi” hiç bitmiyor ve nereden başlayacağımız konusunda kararsızız.
• Gelecek çok belirsiz, seçenekler karmaşık ve risk çok fazla.
• Herkes bir şeyleri fazlasıyla başarmış görünüyor; bizse tam anlamıyla bir “hiç”iz.
• Başarısız olmaktansa bir köşede pusmak çok daha mantıklı gibi geliyor.
Bu ve buna benzer cümlelerin her gün önümüzü kestiği bir dünyada kendimizi dinamik hissetmemiz elbette mümkün değil. İnsan kendisini dinlemeden sadece dışarıdan gelen seslere kulak kesilince içerideki sesi kısılıyor maalesef. Sonra da önemli olan tek şey dışarıdan gelen seslerle mücadele etmek oluyor. Hâlbuki insanın değerleriyle ördüğü o biricik iç sesi, kendisine doğruyu gösterecek en isabetli pusuladır çoğu zaman. Zaten umutsuzluk ve tükenmişliğe sürükleyen nedenler de burada önemli hâle gelmekte. Çünkü bireyin kendi iç sesine kulak tıkaması, iş yüküne bağlı fiziksel bir yorgunluktan ziyade tüm vücudunu saran bir “benlik yükü”ne dönüşüyor.
“Ama yine de iyi ilerliyoruz gençler!” Karamsar bir atmosferin tam ortasında; bu kadar olumsuz faktöre maruz kalmamıza rağmen yaşama tutunmayı bir ödev gibi görmemiz, zor da olsa ilerlemeye çalışma gayretimiz, çıkış yolu arayışımız ve en önemlisi de “iyi insan” olmaya programlı oluşumuz gerçekten kendimizi takdir etmemiz gereken nedenler olarak sayılabilir. Fakat tam da burada bir tehlike alanı beliriyor: “Yeni nesil nedenlere takılıp kalmak.” Bizi umutsuzluk ve tükenmişliğe sürükleyen söz konusu bu durum çoğu zaman kötü etiketli olsa da konfor alanı gibi gözükebilir. Yeni dünya düzeni, sosyal medya, akademik problemler, eğitim sistemi vb. dış faktörleri öne çıkararak içinde bulunduğumuz psikolojik sorunları dile getirmek maalesef bizi sağlıklı bir yere taşımıyor. Peki ne yapmamız gerekiyor? Gelin her gün yaptığımız gibi bir navigasyon uygulaması açıp bu kez dış dünyadaki bir mekâna değil de iç dünyamızda bulmaya zorlandığımız bir adrese doğru yol alalım…
Akışkan yaşam içerisinde iki yol haritası üzerinden varlığımızı sürdürebiliriz. Birincisi, rüzgâr nereye eserse oraya savrulan kuru bir yaprak gibi yaşamayı vadeden, kısa ve konforlu gibi görünen fakat sürücüyü yoracak zahmetli bir serüven sunuyor. Bu yaşam biçiminde, her yeni günde ne yapacağını rüzgârın takdirine bırakmış bir insan modeli karşımıza çıkıyor. Diğer yol tercihinde ise insanın ahlaki bir özne olarak yani tutum ve davranışlarından sorumlu bir “ben” olarak hayatın içerisinde yer aldığı bir rota söz konusu. Bu tercihlerin her biri kendine has avantajlara ve dezavantajlara sahip. Fakat yaşamın uzun bir maraton olduğu düşünüldüğünde ikinci yolun daha işlevsel olduğu iddia edilebilir.
Rüzgârda sürüklenen bir yaprak gibi hisseden ve yaşayan bir insan olmaktan çıkıp ahlaki bir özne olarak yaşam içerisinde rol almanın ilk adımı, insanın kendisini tanımasından geçiyor. “Ben kimim?” sorusunu kendisine sormadan son nefesini veren o kadar insan var ki. Bu soruyu cevaplayanların hepsi tabii ki mutlu ve başarılı değil; hayatları yine zor ve iniş-çıkışlı. Fakat akıntıda sürüklenen bir insandan ziyade karşımızda hayatına anlam merkezli bakan bir insan var artık. Ne yaptığını, neyi niçin seçtiğini, nelerin kendisini tükettiğini ya da tam tersine beslediğini daha net görebilen “eşref-i mahlukat” olmanın sorumluluğunun farkında bir özne var karşımızda.
Benliğine dair iyi ve iyileştirilebilir noktaları bilen insanları akıntıda sürüklemek kolay değildir. Çünkü o, kendisiyle ilgili şu temel prensibi kavramıştır: “Ben olaylara sadece belirli tepki veren bir varlıktan ibaret değilim; seçen, yön veren, değiştirme kabiliyeti olan, sorumluluk sahibi biriyim.” Böyle kimseler, ömürlük idealleri peşinde ağır ama emin adımlarla yürüyen kahramanlardır. Hedefleri vardır, değerleri vardır, “Asla vazgeçmem.” dediği iç ilkeleri yanında hayata esnek bakabilme kabiliyetine sahip dinamik bir iç dünyası vardır. Övgüler ve yergiler, onlar için hayatlarını gereksiz yücelten ya da altüst eden unsurlar değil sadece iç dünyalarında halletmeleri gereken soru işaretleridir. “Bu eleştiri beni geliştirebilir mi?”, “Bu iltifat beni şımartıp özümü gölgede bırakır mı?” sorularını sürekli kendisine sorarak geleceğini şekillendiren bu insanlar, içinde yaşadığı toplumla barışık bir şekilde kendi yolculuğunun yürüyen kahramanları olarak karşımıza çıkarlar.
Tam da burada yazının nasihat rehberine dönüşmesini engellememiz gerekiyor sanırım. Hemen her gün duyduğumuz “Gençliğinizin kıymetini bilin.”, “Biz sizin yaşınızdayken…”, “Telefonu bırak biraz, kitap oku!” vb. cümleler çoktan anlamını kaybedip arka planda çalan gürültülere dönüşmüş olabilir. Özellikle umutsuzluk ve tükenmişlik girdabındaki birine zaten yeterince yorgun hissederken “yapmalısın, etmelisin, bırakamazsın” gibi emir kipinde sunulan cümleler en son lazım olan şeyler olarak karşımıza çıkar…
Aslında bu yazı, bir nasihat el kitabı olmaktan ziyade hepimizin birlikte yorulduğu bir yaşam içerisinde yorgunluğumuzu ciddi bir şekilde masaya yatırdığımız bir mola yeri olarak tasarlandı. Çünkü bu sorun, her yaştan insanın muzdarip olduğu bir süreci ifade ediyor. Belki de en büyük ayrışma, bu kısır döngüyü fark edip gerekli minik adımları atma cesareti sergileyen insanlar ile bu döngü içerisinde hapsolmayı zehirli bir konfor alanı olarak tercih eden insanlar arasında olacak… Unutmamak gerekir ki umutsuzluğun ve tükenmişliğin en etkili panzehiri hayata bakmakta değil hayata akmak ve onu anlamlı kılmakta gizlidir. Üstelik elimizde hayatı anlamlı kılma yolunda etkili bir güç olarak İslam gibi bir pusulamız varken… Şimdi karar zamanı: Hayata (b)akacak mıyız?