SOSYAL

MEDYA ve

ÜN ALGISI


Prof. Dr. Muhammed KIZILGEÇİT


Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

Sürekli zirvede, her an en’lerde…” hazzı, bireyin bilişsel kurgusunu; kalıcı ve eşsiz nitelikteki duygulara kapılmasına, sınırsız mahiyetteki tecrübelere düçar kalmasına ve sonrasında sonsuz bir tevehhümi yaşama ameliyesine dönüştürmektedir. Kelime olarak ün/şöhret, kişiye toplumda saygınlık kazandıran ve bir tutku hâlini alarak ahlaki hayata zarar verebileceği düşünülen şan, câh, mevki anlamında ahlaki ve tasavvufi bir terimdir. (Mustafa Çağrıcı, “Cah” md., TDV İslam Ansiklopedisi, c.7, s.14-15) İmam Gazali, bütün sosyal huzursuzlukların kaynağı olarak düşündüğü mevki tutkusunun temelinde, insanın bencil arzularını gerçekleştirme eğilimini görür. Ona göre esasında dünyanın iki rüknü olan servet ve mevki arzusunun psikososyal sebebi insanın başkaları nezdinde saygınlık kazanma eğilimidir. Özellikle mevki ve şöhret kazanma isteği bulunan kişi, sahip olduğu veya sahipmiş gibi göründüğü yüksek meziyetler dolayısıyla insanların gönüllerinde kendisi hakkında hayranlık uyandırmak suretiyle onların bağlılıklarını sağlar ve bu şekilde “hürleri kendisine köle yapar.” (Gazali, İhya, III, 274-293)

Sanal düzlemde, sanal medya araçlarını kullanarak bilimde ya da sanatta herhangi bir maharet göstermeden şöhrete ermiş sayısız kişiyle karşı karşıyayız. Bahsedilen bağlamda şöhret, “haz odaklı” bir yaşam biçimi olup ünlüleri her an sınırda olmayla ve haddi aşıp aşmama imtihanıyla baş başa bırakmaktadır. Bu durum bize Kur’an-ı Kerim’de geçen Talut’u ve askerlerinin imtihanını hatırlatmakta: Talut, Calut’un (Golyat) ordusuyla savaşmak üzere yola çıkar; askerlerine Allah’ın kendilerini bir nehirle imtihan edeceğini ve nehirden bir avuçtan fazla su içmemelerini söyler. Ancak askerlerin çoğu nehrin suyundan bol miktarda içer ve Calut’a karşı savaşma güçlerini yitirir. Talut’un uyarısını dikkate alanlar ise nehri geçip Calut’un ordusuyla savaşır. “Talut, askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca ‘Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir.’ dedi. İçlerinden pek azı dışındakiler ondan içtiler. Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince ‘Bugün Calut’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, ‘Nice az birlik vardır ki Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.” (Bakara, 2/249)

Talut’un seferini şöhret ile ilişkilendirerek bir metafor niteliğinde temellendirecek olursak;

* İnsanlık, her zaman rol modellere ihtiyaç duymaktadır. Allah Teâlâ’nın lütfuna mazhar olmuş veya olacak şahsiyetlerin ya da kurumsal yapıların olması insanlık için elzem ve mutat bir durumdur. Çocuğun öğrenme süreçlerini pedagojik olarak izah eden yaklaşımlarda, öğrenmenin başlangıcı ezber olup öğrenilenin içselleştirilerek sürdürülmesi de rol modelle ilişkilendirilmektedir. Ün, şöhret, makam, mevki ve servet dünya hayatının geçici ihtiyaçlarındandır. Dünyevi olan her imkân gibi bunlardan da ahiret için faydalanılabilir. Öyleyse bu imkanlar kendi başına bir gaye olarak alınmamalı, özellikle dinî değerler bu gayeye vasıta kılınmamalıdır. Gazali bu durumu, “İbadet vasıtasıyla mal ve câh kazanmaya kalkışmak dine karşı işlenmiş bir suçtur ve haramdır.” şeklinde yorumlamıştır. (a.g.e., III, 285)

İbn Haldun, Zuhruf suresinin 32. ayetini (Rabb’inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabb’inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.) de delil göstererek sosyal hayatta farklı mertebelerde mevki ve makamların bulunmasını, gayesi insan türünün idamesi olan ilahi bir kanun şeklinde görmüştür. İbn Haldun’a göre bu kanun uyarınca mevki sahibi, adalet ölçüleri içinde, şer‘i ve siyasi hükümlere göre izin, yasak, zorlama gibi değişik tasarruflarıyla fertleri sosyal dayanışmaya sevk eder; faydalı işlere yöneltme ve zararlı olanlardan uzaklaştırma çabası gösterir. (İbn Haldun, Muḳaddime, II, 919-925) Dünyanın adalete ve barışa daha fazla ihtiyaç duyduğu bugünlerde adil ve sorumluluk bilinci yüksek Müslümanların, adalet ve merhamet adına bu mevki ve hallere talip olması ve işleri deruhte etmeleri ne kadar da gerekli!

* Nehir, hep akıp durmakta olan ve dijital dünyada kendisinden tadılmadan durulmayan bir akıntı ve akış olarak karşımızda durmakta. Yapay zekâ çağında dijital araçları kullanmamak artık neredeyse imkânsız görünmekte. Bu durum insanlığı sürekli “yakaza” olmaya mecbur bırakmakta. Âdeta sınır boyunda bir mevzide düşmanı bekleyen askerin gözünü kırpmadan beklemesi gibi bir uyanıklık ve hazır oluş hâli.

* Bu çağda ebeveynlerin en önemli görevi, benlik süreçlerini tamamlayamamış ve henüz ergenlik krizlerini aşamamış çocukları ve gençleri sanal akış nehrinin suyunda -eliyle bir avuç alan müstesna olmak üzere- daha fazlasını içmemelerini sağlamak ve bağımlı olmalarının önüne geçmek, onları sanal araçları ihtiyaç temelli kullanma kıvamında tutmaktır. Bu durum Talut’a, “Acaba mümkün olacak mı? Bu nehirden geçtiğimizde bir ordumuz kalacak mı?” sorularını muhtemelen sordurduğu gibi bize de, “Acaba öz denetimini sağlayacak iradeli bir nesil elimizde kalacak mı? Biz, dijital geleceği kendi değerlerimize ve insanlığın geleceğine adalet ve merhamet katacak bir düzlemde sürdürecek miyiz?” sorgulamalarını beraberinde getirmekte. Sanal medya kullanımı konusunda, sanal medyayı insanlığın kullanımına sunanların kendi vatandaşları için aldıkları tedbirlere baktığımızda onların da gençleri için sanal araçları kullanma sınırlamaları getirmeye çalıştıklarını görmekteyiz.

* İradi eylem gösterenler az olsa da dünyayı yönetenlerin aslında az bir zümre fakat iradesi güçlü kişiler olduğu bilinen bir durumdur. Sanal düzlemin ürettiği problemlerden elbette tüm insanlığın muhafaza edilmesi gerekmektedir. Çünkü her geçen gün birey, elektronik bir insana/kitle insanına dönüşmek üzere hızlı adımlarla ilerlemektedir. Kitle insanı, yerkürenin elektronik bir yerlisi ve aynı anda diğer insanlarla bağlantı içinde, sanki küresel bir stadyumda izleyici gibidir. Bir stadyum dolusu insanın içinde insan nasıl hiç kimseyse bu elektronik vatandaş da kendi özel kimliğini yoğun baskı sonucunda psişik olarak sildirmiş gibidir. (Byung-Chul Han, Sürünün İçinde: Dijital Dünyaya Bakışlar, Çev: Zeynep Sarıkartal, İnka Kitap, İstanbul: 2023, s.21) Silik bir varlık düzleminin herkes için sıradanlaştığı dünyaya; iradi eylem gösterenlerin sayısı az olsa da “Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir.” fermanını bir umut olarak görmek ve mücadeleye devam etmek gerekmektedir.

* Peygamberlik, tanınırlık ve bilinirlik açısından ayrıca rol model olma bakımından şöhretle ilişkilendirilebilir. Bu noktada Peygamberler, tanınırlıklarını tebliğleri için imkân olarak değerlendirerek şehadete dönüştürmüşlerdir. Nitekim Hz. İbrahim’in ve genel anlamda tüm peygamberlerin yürüttüğü tevhid mücadelesi bunun örneğidir. Tarih boyunca bu mücadele karşısında iki tavır oluşmuştur: İman ve inkâr. Allah, dünyada takdir ettiği imtihanı gerçekleştirmek için her iki tavır erbabına da dünya nimetlerini lütfetti, onlara yaşama imkânı verdi, nesiller birbirini takip etti ve nihayet sıra Hz. Muhammed (s.a.s.) ve ümmetine geldi. O, ilahi mesajı kavmine tebliğ edince ona inanmayanlar, kendi değerler kültürüne uygun bir tepki gösterdiler. Onlara göre değerli olan soy sop, zenginlik, iktidar ve sosyal itibar gibi maddi, dünya ile ilgili ve tabii olarak geçici şeylerdi; insanları ancak bu değerler büyük kılardı. Peygamberlik değerli bir şey idiyse Muhammed’e değil kendilerine göre Mekke ve Taif’in büyüklerinden birine gelmeliydi. Bu mantığa Kur’an’ın verdiği cevap aynı zamanda İslam’ın hedeflediği sosyal ve ahlaki değişimin nirengi noktalarına ışık tutmaktadır: Allah; maddi, dünyada geçerli olan ve orada kalan nimetini imtihan gereği herkese verir; peygamberlik gibi Allah nezdinde değerli ve bu yüzden rahmet olan manevi nimetini ise herkese değil üstün meziyetleri sebebiyle seçtiğine verir ve bu rahmet (nimet) onların değer verdiği asaletten, servetten, iktidardan çok daha iyidir, hayırlıdır, insanlar için kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİB Yayınları, c.4, s.773-774)

* Sanal düzlemde varlığını sürdüren bireyin, kaybettiği en büyük imkân tevbe etme imkânı/imkânsızlığıdır. Şöhretin, ünün varlığı daha fazla görünme ve göstermeye bağlıdır. Tıpkı nehirden içtikçe içen ve içtikçe de gücünü, maneviyatını ve kararlılığını yitiren Talut’un askerleri gibi. Dijital ayak izleri bırakma ve bu izleri de her şeyi araçsallaştıracak insanların avuçlarına bırakmaktır.

Dijital düzlem, her yeni gibi beraberinde yeni imkânlar getirmekte. İslam dini, beraberinde tevhide ram bir âlem ve düzlem imkânı sunmakta tüm çağlara. Müslüman da yeniye ve yeniliklere imkân veren ve fakat yeninin mahiyetini sorgulayan çağın vicdanıdır. Zira Orta Çağ’da gökleri astronomik okumaya tabi tutan yine Müslümanlar olmuştur. Burada karşımızda duran temel sorun, dijital düzlemin ne düzeyde ve hangi şartlara uygun kullanılacağından öte bir durumdur. Ailelerimize düşen, dijital düzlemi adalet ve merhamete uygun inşa edecek nesiller yetiştirmektir. Bunlar alanında yetkin, uzmanlaşmış ve anlam odaklı kişiler olmalıdır: Resul-i Ekrem (s.a.s.), “Yeryüzündeki âlimler, gökyüzündeki yıldızlar gibidir.” (Ahmed. b. Hanbel, Müsned, III/157) hadisinde ulemanın etrafını ilimle aydınlatmasını yıldız benzetmesini kullanarak hatırlatmıştı. İnanç, amel ve ahlak konularına dair Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından anlatılan kıssalar, Müslümanların terbiye ve eğitiminde son derece önemlidir. (Hadislerle İslam, DİB Yayınları, c.6, s.584) Buna karşın sanal düzlemin ürettiği yıldızlar ise gençleri bağımlılığa, tüketime ve araçsallaşmaya yönlendirmektedir.

Peki, gençler bizden ne bekliyor:

• Duygularına değer verilmesini,

• Kendilerini araçsallaştırmayacak bir yakınlığı,

• Başaracaklarına dair hüsnüzan ve itimadı,

• Karşılıksız ve yürekten sevgiyi,

• Dünyayı avuçlarına bırakabileceğimiz hissini verecek umut dolu bir bakışı.

Peki, ebeveynler ne yapmalı:

• Tutarlı bir ebeveynlik,

• Öğrenmeyi süreç odaklı sürdürecek yakınlık,

• Çocuğa nitelik katacak bir terbiye,

• Adaleti ve merhameti önceleyen sıcak bir yuva,

• Ufku varlığı değiştirmeye yetecek yürekli bir çocuk,

•          Çocuğu ile etkileşiminin kıyamete kadar varlıkta iz bıraktığını bilecek bir farkındalık…