TARİHİ

KABRİSTANLARDA

ARARKEN

YOLUMUZ

ASRİ MEZARLIKLARA

DÜŞTÜ

Selma MAŞLAK


Sümerler, ilk yazılarını yazarken gelecekte bu iş için kayalar ve taşlar yerine tüy kadar hafif kâğıtlar kullanılacağını hayal etmiş midir? Ya Gutenberg, matbaayı ilk tecrübe ettiğinde yüzyıllar sonra dakikada iki yüz, üç yüz metre baskı yapılacağını düşündü mü dersiniz? Bir oda dolusu bilgisayarın ceplerimize sığacak kadar küçüleceğini kim bilebilirdi? Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yazarken yakın gelecekte saatlerin yalnızca zamanı değil kalp atışını, adım sayısını, nabzı da ölçeceğini aklına getirmiş midir? Peki, mağaralarda yaşayan insanlar yahut çadırlarını bir mendil gibi katlayıp ceplerinde taşıyan göçebeler, gün gelip de taşı, toprağı, betonu bir kenara bırakın demir konstrüksiyonlarla dikilmiş dört tarafı camdan, başı göğe değecek kadar yüksek evlerde yaşanılacağını tahayyül etmiş midir? Etmemiştir elbette. Ne Gutenberg ne Ahmet Hamdi ne o göçebe insan ne de mağaradaki… Fakat hepimiz biliriz ki bu değişim, dönüşüm ya da nasıl diyelim; tekâmül canlı olmanın özünde vardır. Öyle ki bundan ölülerimiz bile nasibini alır. Bizim şehirlerimiz, yollarımız, caddelerimiz, evlerimiz, yaşayışımız değişecek de onların kabristanları aynı mı kalacaktır?

1800’lü yıllardan itibaren bütün Avrupa’yı ve oradan da ülkemizi saran asrileşme dalgası öylesine kuvvetli olmuştur ki dünyanın hayhuyundan kurtulduklarını sanıp mezarlarında keyfince yatan ölülerimiz dahi bu rüzgârdan etkilenmiştir. Mezarlıklar da asrileşmiş; yollarıyla, sokaklarıyla, parselleriyle, ağaçlandırmasıyla ve mimari düzeniyle klasik Osmanlı mezarlıklarından tamamen ayrışmıştır. Her şey daha nizamidir; betonarme havuzlar Avrupai tarzda dökülmüş, kabirler iki hatta üç mevtayı alabilecek biçimde tasarlanmış, mezarların taşlarına portreler yerleştirilecek alanlar açılmıştır.

Bu mezarlıkların bugün bilinen en meşhuru Zincirlikuyu Asri Mezarlığıdır. Yıllar içinde asri kelimesi unutulmuş, yalnız Zincirlikuyu adıyla anılır olmuştur. Başlarda sanat ve fikir adamlarının defnedileceği yer olarak planlanan mezarlığın ilk sakini 1937’de vefat eden, “Makber” adlı eseriyle tanıdığımız meşhur şair-i azam Abdülhak Hamit Tarhan’dır. Tarhan, heyhat naaşı Beyrutta kalan zevci Fatıma’dan ayrı düşmüş, ihtimal ki Zincirlikuyu’nun duvarlarına bakarak “Her yer karanlık, pür nur o mevki / mağrip mi yoksa makber mi ya Rabb” diye inim inim inlemiştir. Yine aynı sebeple Ömer Seyfettin de yattığı yerde rahatsız edilmiş, naaşı 1939’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı ile Kadıköy Mahmutbaba Mezarlığındaki kabrinden alınarak buraya defnedilmiştir. Bugün sanat ve fikir âlemi dışında da pek çok kişinin kabrinin bulunduğu Zincirlikuyu Mezarlığının ilk akla gelenleri şöyledir: Ahmet Kutsi Tecer, Sait Faik Abasıyanık, Faruk Nafiz Çamlıbel, Erol Güngör, Mehmet Emin Yurdakul, Remzi Oğuz Arık, Halil Dikmen, Cemil Topuzlu.

Çoğumuz bir şehirde otururuz da o şehrin nereden neşet ettiğini bilmeyiz; toprağın altında ağaç kökleri gibi birbirine dolanan ölülerinden, geçmişteki hastanesinden, postanesinden, ilk eczanesinden, camisinden, yokuşundan, çukurundan, belki Roma kalıntısından, kalesinden, sütunundan habersiz yaşarız. Şehrin içinde ama şehre uzak köşelerde alargadan bakarız ona, kalbine giden damarları bilmeden öylece kendi dünyamızda gün geçiririz. Ama biz duymasak da şehrin kalbi bir yerlerde sessizce atmaya devam eder.

Şimdi gelelim sırasını kollayan asıl konumuza, Cebeci Asri Mezarlığına. Cebeci Asri Mezarlığı eski gösterişli günlerinden uzak, biz duymasak da sessiz sedasız şehrin kalbini beslemeye, Ankara’nın geçmişini sırtında taşımaya devam ediyor.

Altındağ sınırları içindeki bu mezarlık aşağı yukarı Zincirlikuyu’dakiyle aynı tarihlerde açılmıştır. Fakat İstanbul’daki gibi akla kazınacak şaşalı bir isimle açılış yapılmadığından mezarlığa ilk kimin gömüldüğü hiçbir vakit mesele hâline gelememiş, ne geçmişte ne günümüzde ajanslarda kendine yer bulamamıştır. Yazıktır ki resmi kayıtlar Cebeci’ye ilk gömülen mevtanın Ayten Karabacak adında henüz bir yaşında bir kız çocuğu olduğunu söylüyor bize. Aynı günlerde yine seksen yaşlarında Enise Şahin adında bir kimse defnolunuyor; el ele verip mezarlığın küşadını bu ikisi yapıyor. Fakat Cebeci Mezarlığı asrileşmeden önce burada 1920’lere kadar giden definlerin yapıldığını da biliyoruz. Mesela Türk siyasetçi Cavit Bey’in ölüm tarihi 1926’dır.

Mezarlığın projesi, 1935 yılında Sümerbank binasından da tanıdığımız Alman mimar Martin Elsaesser tarafından hazırlanır. Düzenlenen bir yarışma neticesinde on iki kişi arasından seçilen Elsaesser, Cebeci Mahallesi’ndeki mezarlığı toplamda 630.000 m²’lik geniş bir alana kurar. Mezarlığın tamamlanması 1938 yılına kadar devam eder.

Gidenler bilirler. Mezarlıkta iki yarım daireden müteşekkil yonu taşıyla örülmüş kümbeti andıran oval bir yapı vardır. Bu yapı, bir yatır bir türbe havası verse de hadise tamamen başka. Şehir başkent olmanın verdiği ağırlıkla şişmiş, büyümüştür. El çare, Ulus ve çevresindeki eski mezarlık alanlarına kepçeler dayanır, ölüler kaldırılır dirilere yer gösterilir, dutluklar imara açılır. Çoğu isimsiz mezarlar Cebeci’deki bu kümbete nakledilir. İlerleyen yıllarda da yine imar amaçlı rahatsız edilen bilhassa kimsesiz naaşlar buraya taşınmıştır. Bu kümbet, resmî evraklarda kemiklik ya da kemikhane şeklinde geçer. Mesela Mamak Belediye Başkanlığına ait resmî bir evrakta kemiklik ifadesi şu şekilde kullanılmıştır: “Belediyemiz hudutları dahilinde bulunan, eski Karaağaç Köyü Mezarlığının kaldırılması, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 2.10.1989 tarih ve 242 sayılı kararı ile öngörülmüştür. Anılan mezarlığa, defni yapılmış cenazelerin nakil işlemleri 11.12.1989 tarihinden itibaren otuz gün içerisinde yapılacaktır. Cenaze sahiplerinin bu süre içerisinde, cenazelerini Karşıyaka Mezarlığına nakletmeleri gerekmektedir. Nakledilmeyen kadavralar, belediyemizce Cebeci Asri Mezarlığındaki kemikliğe kaldırılacaktır.” 1974 yılına kadar aktif bir şekilde kullanılan mezarlık, bu tarihten itibaren Cebeci Asri Mezarlığı Müdürlüğünden alınan özel izinler ve talepler dışında yeni definler için kapatılmıştır.

Bir şehri tanımak için yaşayanlarından ziyade ölenlerine bakmak daha isabetli ki konunun en muteber örneği Ankara için Cebeci Asri Mezarlığıdır. Bugün caddelere, stadlara, okullara, bulvarlara hastanelere isim olmuş pek çok tarihî şahsiyet burada yatmaktadır. Kocatepe Camii’nin mimarı Vedat Dalokay, belediye başkanı Refik Saydam, siyasetçi Ahmet Tevfik İleri, bugün edebiyat serileriyle bildiğimiz köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel, Gençlerbirliği Kulübünün başkanı İlhan Cavcav, eğitimci Atıf Kansu, ünlü hekim Rıdvan Ege, Türkiye’nin ilk yerli uçağını üreten Vecihi Hürkuş, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan bir çırpıda akla gelenler. Lütfi Doğan, Rıfat Börekçi, Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen, Eyüp Sabri Hayırlıoğlu da yine burada medfun Diyanet İşleri reislerimizdir. Hani TRT Radyo’da spiker mikrofona uzanır, billur sesiyle “Şimdi Muzaffer Sarısözen’in derlediği şu yöreye ait şu türküyü dinliyoruz.” der ve çokluk aynı kişinin derlediği türküleri çalar ya… İşte o dağ taş, köy kasaba dolaşıp derlemedik türkü bırakmayan Muzaffer Sarısözen de Cebeci’dedir.

Memduh Şevket Esendal da bütün mütevazılığıyla Ankara’da Asri Mezarlıkta yatmaktadır. O vekillik, yurtdışında sefirlik yapmış hem bir politikacı hem de yazma biçimiyle kendinden sonrakilere ilham vermiş bir öykücüdür. Bilhassa Haldun Taner’in baş ucu yazarıdır. Taner, nasıl kıymeti bilinmedi Memduh’un, der dizlerini döver, adına bir ödül bile tertip edemedik diye vah vahlanır. Onun ince bir alayla insanı yerden yere çalan muzip tavrı hep Memduh’tan geçmedir. Memduh Şevket yazıyı bir tür intikam alma şekliyle değerlendirir, sevmediği insan tiplerinden intikam alma. Tabii siyasetin içindeki bir yazar olarak misal bulmakta hiç mi hiç zorlanmamıştır. Hatıratında oğlu Şevket’e şunları yazmasına hiç şaşmamalı: “…yazı yazmak bahsine gelince; bu bence bu hayatta en büyük teselli ve intikamdır. Yeryüzünde öyle ahmaklar öyle ahmaklıklar vardır ki adamın yüreğini yakar da gene onlara hiçbir şey söylemezsin. Bir Ayaşlı’da ne kadar adamlara hayvan, öküz, eşek denilmiştir. ‘İki Ziyaret’i aklına getir. Bu tiplerin yaşamakta olduklarını ve yaşayacaklarını maskara etmekten daha iyi bir yol var mıdır? Ben öyle sanıyorum ki kendi ulusuma en büyük hizmetimi, aldığım devlet işleri ile değil yazdığım beş on tiple beş on hikâye ile edeceğim.”

Bir Ankaralıyı Esendal’a bağlayan en mühim sebep tabii ki hikâyelerinin pek çoğunu Ankara’da geçirmesidir. “Yoksulların avukatı” Rıza Uruk, yeni aldığı arabasıyla önüne gelene seni Kızılay’da Dikmen’de gezdireyim mi, demez mi! İçinde Ankara geçen bir cümle Anadolu’dan yazan edebiyatçı için ne kadar değerlidir. Haşmet Gülkokan’ı Cebeci’de yürürken gördüğünüzde içinizin yağı erir. Bir Üsküdar değildir ya eh yine de bir şeydir, onun değerini ancak Ankaralı bilir.

Memduh Şevket Esendal, “İstanbul’da bir yapışkanlık vardır. Burada yapılacak her işi insan yarıda bırakır. Yahut bana öyle gelir. İstanbul yalnız benim için kışın üşüyüp zatürre olmamak şartı ile iyidir.” der. Her fırsatta Ankara’ya kaçmanın yollarını arar. İşte şimdi Memduh Şevket, Cebeci Asri Mezarlığında servi ağaçlarının dibinde hiç gitmemecesine sakin sakin uzanıyor. Ne tuhaf değil mi? Sağlığına yetişemediğimiz, yetişsek de yanına teklifsizce varamadığımız niceleri böyle kendi hâlinde gösterişsiz, kimsesiz yatıyor, her geleni kabul ediyor.