YÜREĞİ SOĞUYUNCA BAŞLAR
İNSANIN KIŞI
Mehmet Akif UÇAR
Antalya Muratpaşa Aydınlık Cami İmam Hatibi
“Kışı sevmem ben
Damı akan evler,
Ayakkabısı delik çocuklar,
Ocağı yanmayan analar,
Utanan babalar gelir aklıma
Sevmem ben kışı.”
Küçük bir kasabada geçti çocukluğum. Okula giderken ellerim ve ayaklarım çelik gibi donardı. Buz tutmuş yollarda kayıp düşmemek için korkak ve titrek adımlarla yavaş yavaş yürürdüm. Bodur saçlarıma ve sırtımdaki okul çantama lapa lapa karlar yağardı. Çünkü mevsim kıştı ve ben okula giden küçücük bir çocuktum.
Sınıfımızın ahşap penceresinden öğleye doğru güneşin yükseldiğini görür ve içten içe sevinirdim. Minik bir tebessüm ve gülümseme otururdu masum yüzüme. Çünkü teneffüslerde arkadaşlarla kar topu oynamanın çılgın ve tatlı sevinciyle dolup taşardı yüreğim. Kış mevsiminin en güzel yanı bu olsa gerekti. Kardan adam yapmak, kızakla kaymak, kar topu oynamak…
Babam, kasabamızın aşağı mahallesindeki küçük bir camide imamlık yapardı. Annemin ifadesine göre evlilik hayatları boyunca bütün gecelerini teheccüde kalkarak geçirmiş bir adamdı babam. Nitelikli, mert ve aynı zamanda soğuk yüzlü bir adamdı. Belki bilirsiniz, eski babalar ve eski adamlar öyleydi.
Okuldan çıkış saatlerim ikindi ezanına yakın bir zamana denk gelirdi. Zil çalar çalmaz çantamı kaptığım gibi evin yolunu tutar sonra da abdestimi alıp doğruca camiye koşardım. Kar kış demeden bu böyleydi ve babama göre hep böyle olmalıydı. Hangi vakit olursa olsun camiye gitmeliydim. Bunun önemini sonradan anladım. İyi ki de böyle bir terbiye vermiş. Babamdan aldığım bu miras ve bu terbiye ile şimdilerde ben de imamlık vazifesini ifa ediyorum. “Hiçbir baba evladına güzel ahlaktan daha iyi bir miras bırakamaz.” düsturu gereği babamdan geriye kalan en güzel servet işte buydu.
Orta yaşın üzerinde olan herkes bilir ki bizim zamanımızda kışlar çetin ve bereketli geçerdi. Lapa lapa yağan kar, tüm yeryüzünü bembeyaz bir çarşaf gibi örterdi. Kâinat, gelinlik giymiş kız misali beyaza bürünürdü. Evlerimizin kuytu bir köşesinde usul usul yanan sobalar vardı. Üstünde portakal ve mandalina kabukları kızartırdık. Hanesine yani çekmece kısmına kestaneler doldurur ve çıt-pıt sesler eşliğinde kızarmasını beklerdik. Odamızı kaplayan turunç ve kestane kokularıyla sobamızın etrafında döner dururduk. Ne kadar şirin, masum ve bereketli bir dünyamız vardı. Doğalgaz, kalorifer ve konforlu evlerle birlikte maziye gömülüp gitti o günler. Şimdilerde elimiz ayağımız üşümüyor belki ama yüreklerimiz üşüyor ve dünyamız yalnızlığın ve bereketsizliğin girdabında kaybolup gidiyor. Her geçen gün daha bir yalnızlaşıyor ve her geçen yıl daha fazla uzaklaşıyoruz tüm nostaljik masumiyetlerden, yaşanan siyah beyaz güzelliklerden. Kar ve yağmur eskisi gibi yağmıyor, rüzgâr eskisi gibi esmiyor ve mevsimler eskisi gibi capcanlı değil artık.