PROF. DR. MAHMUT EROL KILIÇ İLE
“GELENEK VE MODERNİTE” ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Geride bıraktığımız birkaç yüzyıl, pozitivizmin imzasını taşıyor. Savaşlar, sömürgeler, kapitalist ihtiraslar bir anlamda tek dünyalılığın karnesine yazılıyor. Öte yandan farkında olarak veya olmadan hepimiz biraz pozitivizme meylettik. Ve dijital çağa bu zaaflarımızla yakalandık. Sizce yarınlardan ümitvar olabilir miyiz?

Şimdi buna külli kabul veya külli ret şekliyle bir cevap veremeyeceğim. Sorunun hem “evet”lik kısmı var hem “hayır”lık. “Evet”lik kısmı veya “hayır”lık kısmını belirlemek için de önce soruyu ve sorunsalı iyi tespit etmek lazım. Bir kere pozitivizmin ortaya çıkış dönemine baktığımız zaman bu durum, olgusallığın, olgunun işlenmesi ve buradan insanın maddi yaşamının kolaylaştırılmasına yönelik bazı metotların icat edilmesi ana felsefesinden hareketle ortaya çıkmıştır. Bu noktada kaldığı sürece pozitivizm veya pozitivist yaklaşımlar, araçsaldır; amaçsal değildir. İnsanın teknikalitesinin yani hayatının daha kolaylaştırılmasına yönelik kısmen müspet yönler de taşıyan bir yaklaşım tarzıdır. Ana felsefesi gene ruhani bir yere bağlı fakat sadece teknik düzeyde kalan ve insanın hayatını kolaylaştırıcı bir yaklaşım. Laboratuvar deneylerinin hızlanması, mikrobiyolojinin ilerlemesi, teknolojinin ilerlemesi aslında hepsinin arkasında bu pozitivist anlayışlar yer almaktadır. Ancak pozitivizm nereden sonra problemli hâle gelmeye başlar, onu iyi tefrik etmek lazım. Pozitivizm; görülenin iyileştirilmesi noktasında hareket ederken görünmeyenin dışlanması, inkârı ve de bütün varoluşun sadece “Mantıksal ispat yöntemiyle doğrulanırsa doğrudur, doğrulanmazsa yanlıştır.” metodolojisine indirgenmesi, metafiziğin dışlanması, öncelikle tabiatın, ardından insanın ruhsuzlaştırılması, insanın bir iskelet sistemi ve mekanik organlar yığınına indirgenmesi şekline evrildiğinde problem oluşmaya başlamıştır. Mesela Cezeri, bizim tarihimizde âdeta bir yönüyle pozitvist çalışmalar yapan birisidir ama ondaki pozitivist yaklaşımlar olgususalcıdır. Yani insana hizmet edecek olan araçların geliştirilmesi çalışmalarıdır. Bu da Cezeri’nin aynı zamanda dinle, maneviyatla, ruhla, ruhsallıkla irtibatının da devam ettiğinin bir göstergesidir.

Tarihimizde gök cisimlerinin incelenmesi, oradan zamanın tayinini ortaya çıkarılması bir bakıma pozitivist çalışmalardır. Kısacası bizdeki pozitivizm anlayışı, dinin ve maneviyatın rehberliği altında kaldığı sürece bir mahzur teşkil etmemiştir. Ta ki maneviyat ve din karşıtı hâle dönüşünceye dek.

Ümitvar olmalı mıyız, sorunuza gelince de Allah’la irtibatımızı her daim sıkı tutacağız, Allah’tan ümit kesmeyeceğiz ve her daim ümitvar olacağız. Ben ümidi, âlemde ne kadar trajik olaylar ve kötülükler olsa da Allah’ın varlığına inanmak olarak düşünüyorum. Allah olduğu sürece ümidimizi kesmek mümkün değil. Ancak günümüzde Müslüman’ım diyen dindarların manevi rehberlikten uzaklaştığını görüyorum ve maalesef Müslümanlık, sosyolojik bir olguya indirgendi. Bu durum da Müslümanlığı günümüzde pozitivist bir meta hâline dönüştürdü ki bunun da tek ilacı maneviyattır aslında.

Eliot, “Kültür dinin vücut bulmuş şeklidir.” der. Gerçekten de geleneksel pek çok davranışımızın, alışkanlığımızın dinin buyruklarıyla şekillendiğini görüyoruz. Peki, modern dünyada tek tipleşen kültürlerin bu organik dokuya zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

Kültürün dinin bir formatı, bir şekli hâline gelmesi başlangıç itibarıyla öyledir ancak sonrasında kültür dinle olan irtibatını kopardı. Medeniyetimizde kültür, “hars/ekin ekmek” ve din de “yol” demektir. Bizim anlayışımızda insanın ait olduğu yerle irtibatını kurmak, yolunu belirlemek, onun kültürünü ekmektir. Ancak modern dünyanın profan kültürü, insanı maneviyata yönlendiren bir kültür olmaktan ziyade insanı şeytana doğru götüren bir kültür hâline geliyor. O şeytani kültürler herkesi kendine benzetmeye çalışır. Asla ötekini kabul etmez, ötekine tahammülü yoktur çünkü. Bu uluslararası şeytani komploya direnecek olan tek insan da dindar insandır. O dindar insan modeli de ancak maneviyatla inşa edilir. Müslümanların son yüz yıldır yapmakta olduğu yanlışlık da bunun sosyolojik veya politik olarak inşa edileceğini düşünmek. Oysaki Ra’d suresi 11. ayetteki “Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” fermanında da olduğu gibi siz kendinizi dönüştürmedikten sonra toplumu dönüştüremezsiniz. Dolayısıyla günümüz Müslümanları kendisini bizatihi İslam’ın kendisi ve yürüyen Kur’an olarak gördüğü ve bu şekilde yaşadığı sürece modern dünyanın kendisine sunduğu tek tip kültürden uzak duracaktır. Bu durum da o Müslüman’ı kendi özüne ve kültürüne daha sıkı bir şekilde bağlayacaktır.

Anadolu’muzda her yeri aydınlatan ve sizin “aydınlanma erleri” olarak da nitelendirdiğiniz nadide şahsiyetlerin oluşturdukları Anadolu irfanı, kendi çağlarına, günümüz dünyasına neler katmıştır?

Onlar, her şeyden evvel insanın değerini ve ne olduğunu bizzat kendi üzerlerinde uygulayarak öğretmişler. Mesela Mevlana, bir medrese ve din âlimidir. Her şeyden evvel yaptığı ne varsa dinîdir. Dini anlatırken tahkiye dediğimiz yöntemi kullanır. Dini herkesin anlayabileceği formda hikâyeleştirerek anlatır. Allah da insanlara bir hikmeti, bir hakikati hikâyelerle anlatma yöntemi ilahi bir yöntemdir. Dolayısıyla bu manada Mevlana’yı din müfredatımızın içerisine çekmemiz gerekir.

Dini olabildiğince basit ve herkesin anlayabileceği şekilde anlatma yöntemi, sadece Mevlana’da değil Hoca Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi sufilerde vardır. Bu “aydınlanma erleri”nin basit bir anlatımı tercih etmeleri, onları sıradan bir şair yapmaz, ki söyledikleri de hikmetle söylenmiş sözlerdir. Ayrıca bu Anadolu erenleri sadece birer şair değildir, bunların her biri molladır ve aslında ilahiyat eğitimi almışlardır. Mevlana; hafızdır, hadis âlimidir. İbn Arabi’nin adı Endülüs muhaddisleri arasında geçer. Müfessirdir kendisi. İçtihat makamında fıkhi görüşleri vardır. Dolayısıyla bizim geleneğimizin İslam modeli, bu irfani İslam’dır.

Anadolu erenleri dinî anlayış ve duyuşlarını genellikle hikmet adını verdikleri şiirlerle dile getirmişlerdir. Şiirin mana penceresinden açılan ve irfana bürünen yönü hikmet, sufi şairler arasında önemli bir kıstas olmuştur. Şiirin hikmete dönüşümüne yönelik neler söylemek istersiniz?

Şiir, duygu ve düşünceleri anlatmada bir araçtır, bir ifade biçimidir. Hikmet ise senin gerçekten elde etmen gerekli olan Kur’ani bir prensiptir. El-Hakim, Allah’ın isimlerindendir ve hikmet de “...Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir...” (Bakara, 2/269) ayeti fehvasınca Allah’ın isminin mazharı olan kimselere verilir. Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de “...Allah sana kitabı (Kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir…” (Nisâ, 4/113) ayetinde de hikmet kelimesi geçmektedir. Bu ayetteki hikmet kelimesini bazı müfessirler “sünnet” olarak tefsir etmişlerse de bu hikmet derin bir kavrayış ve anlayış sahibi olan kimselerin ancak anlayabileceği derinlikli bilgilerdir. Dolayısıyla hikmet ehli kimseler o kadar derin, o kadar geniş dünya görüşüne sahip olurlar ama sahip oldukları o derinliği, o okyanusu dünya kelamıyla ifade etmede dil denen sınırlı aracı kullanmak zorundadırlar. Ancak bir okyanusu bir bardağın içine sığdırmak kadar zor bir anlatımda ister istemez dilin mecaz, remiz, sembollerini kullanırlar ve dolayısıyla da temsiller, teşbihler gibi sanatlar ortaya çıkmaya başlar. Ve de buna en yatkın araç da düz yazıdan ziyade şiir olmaktadır. Ondan dolayı sufilerin şiiri tercih etmeleri, mana derinliğini ve duygu yoğunluğunu anlatmada en uygun türün şiir olması hasebiyledir. Aynı zamanda en az kelimeyle en çok manayı nasıl nakledebilirim kaygısından neşet eden kaçınılmaz bir sonuçtur şiir.

Son olarak; şu an başında bulunduğunuz İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezinin (IRCICA) faaliyetlerinden ve İslam dünyası açısından öneminden kısaca söz edebilir misiniz?

IRCICA, İslam İşbirliği Teşkilatına bağlı altı alt organdan bir tanesidir. UNESCO muadili bir kuruluştur. Yani kültür sanat tarihi araştırmaları yapan altmışa yakın personelin çalıştığı, 57 İslam ülkesinin üye olduğu bir diplomatik araştırma merkezidir. Bu kurum, kırk yıl evvel Türkiye’de kurulmuştur. Ben dördüncü başkanıyım. Araştırma Merkezi olduğu için yüksek ihtisas çalışmalarının olduğu bir yerdir. Kendi bünyesi çerçevesince de neşriyatlar yapmaktadır.

ÖZ GEÇMİŞ

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, 1961 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu (1985). Lise ve üniversite eğitiminin yanında bazı hocalardan sarf-nahiv, tefsir, hadis, fıkıh dersleri okudu. Bazı ariflerin derslerine devam etti. Üniversite sonrası bir müddet İngiltere ve Mısır’da bulundu. Akademiye intisap etmeden evvel yayınevi direktörü olarak çalıştı. Asistan olarak göreve başladığı Marmara Üniversitesi İslam Felsefesi Anabilim Dalında “İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce” isimli yüksek lisans tezini hazırladı. Türkiye üniversitelerinde tasavvuf anabilim dalının kuruluşu gerçekleşince bu yeni akademik dalda yapılan ilk tez olarak nitelendirilen “İbn Arabi’de Varlık ve Mertebeleri” isimli doktora tezini savundu. 1998 yılında doçentliğe, 2004 yılında profesörlüğe yükseldi. Pek çok yüksek lisans ve doktora tezi yönetti. Yazdığı makaleler birçok ansiklopedi ve dergide yayınlandı. Millî ve milletlerarası kongrelerde tebliğler sundu. Sufi ve Şiir: Osmanlı Tasavvuf Şiirinin Poetikası isimli çalışması, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2004 yılı inceleme-araştırma ödülüne layık görüldü ve birçok dile çevrildi. Bugüne kadar 16 telif, 5 tercüme kitabı ve editörü olduğu 2 kitap yayımlandı. İngilizce, Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Prof. Kılıç, Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsünde de ders vermektedir.