Kadim medeniyetlerde ve Doğu kültüründe anlatının atası “kıssa”lardır. Hikâye, masal, fıkra, rivayet ve menkıbelerin genel adıdır bu terim. İçinde bir “hikâye” bulunduran kıssalarla olağanüstü durumlar, din kaynaklı fevkalade, kutsal olaylar anlatılarak insanlara ahlaki öğütler vermek amaçlanır. Başka bir ifadeyle gaye; insanlığa ibretlik olaylar anlatılarak sonucunda bir ders çıkarılmasıdır. Dahası toplumsal hayatı düzenleyen olaylar, erdemler, ahlaki değerler kıssalar üzerinden hikâye edilerek anlatılmıştır. Kıssalardan ekseriyetle alınacak bir hisse olduğu için, dilimize yerleşen “kıssadan hisse” tabiri buradan türemiş. Edebiyatımızı, dolayısıyla tahkiyeli/ kurmaca eserlerimizi besleyen pendnameler, Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları, eski Türk destanları, Bostan ve Gülistan, klasik Türk edebiyatındaki mesneviler, Oğuznâmeler vb. anlatıların hepsinde bir macerayla birlikte bir ibret ve öğüt yer alır. Bu ilk anlatılar, öğretici unsurlara fazlasıyla yer vermiştir.
Yazının tarihi, söz kadar eski değildir. Bu nedenle kadim anlatılar, dilden dile dolaşarak evvela sözlü gelenek içinde yer etmiştir. Birbirleriyle dil/söz/sözcük aracılığıyla iletişim kuran insan, düşüncesini, derdini yazının icadından sonra birtakım işaretlere dökerek bu sözlerin kalıcılığını ve etkileyiciliğini artırmak istemiştir. İlkin kanun ve kurallar gibi toplumsal hayatı düzenleyici sözler yazıya aktarılmış; daha sonra da kutsal emirler, insanlara tebliğ için taşlara, yapraklara ve kâğıda işlenmiş/yazılmış. Öğretici metinlerden sonra, giderek sanatlı söz öbekleriyle insana birtakım iletiler sunan yazılar üretilmeye başlanmış. İnsan, sergüzeşt yordamıyla bir şey öğreten bu metinleri daha çok sever olmuştur. Namık Kemal, hikâye ve romandan ders alma/öğrenme çabasını, harika bir bahçede nefis terbiyesine benzetir. Çünkü hikâyeler etkileyicidir, bir bakıma da eğlenceli. Beri yanda, onlardaki ileti kalıcıdır, zihinde yer etmesi daha kolaydır. Başkaca söylersek, bir kavramı, öğretiyi yahut bilgiyi hikâye ederek karşı tarafa anlatmak onun etkisini artırır.
Türk edebiyatında hikâye, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar, hemen neredeyse bu minvalde devam etmiştir. Ahmet Mithat Efendi’nin Latâif-i Rivayet serisi, adından da anlaşılacağı gibi, tatlı latifelerle merakı kışkırtan maceralarla mutlaka bir hisse çıkarmaya yönlendirir okuyucuyu. Ömer Seyfettin ve dönemin diğer yazarlarının çoğu, hikâyelerinde ibretlik olaylar anlatıp sonunda bir ders verme amacı gütmüştür. Söz gelimi, “Kaşağı”, “Pembe İncili Kaftan”, “Diyet” gibi hikâyelerde yapılan bir iyiliğin veya kötülüğün sonucunda başa gelebileceklerden bahsedilir. Bir öğretme kaygısı açıkça görülür bu metinlerde. Tanzimat sonrasında yazılan ilk romanlar da birçok ibretle doludur.
Daha sonra, 1920’lerden itibaren Memduh Şevket ile başladığını söyleyebileceğimiz bir dönüşümü görürüz. Özellikle kısa öykünün ustası Çehov’u okuyup ondan etkilenen Memduh Şevket, hikâyelerinde öğretici olmaktan ziyade insan hâllerine yönelip onlardaki tuhaflıkları, güzellikleri, çirkinlikleri göstermeyi arzulamıştır. Hayata daha çok “öykü”nen ve yaşam içindeki bir noktayı tırnak içine alıp gösteren hikâyenin biricik amacı, bilgi veya ders vermek değildir artık. Bu dönemde yazılan anlatma esasına bağlı (tahkiyeli/kurmaca/fictif) metinlerde, insanın estetik açıdan bir değer barındıran hikâyesi kelimelere dökülmüştür. Kimi zaman bir an kimi zaman bir ömür öykünün teması olmuştur. Öykü artık öğretici değil, okuyucuya estetik hazlar veren bir metne dönüşmüştür. Tabii ki her hikâyede bir ders vardır, almasını/görmesini bilene. Bu arada Sait Faik’le beraber, bilhassa onun 1940’lardan sonra yazdığı eserlerle hikâye öyküye evrilmiştir. Yani olayı, sonucu, hisseyi, öğretmeyi geri plana bırakan bir anlatma biçimi yaygınlaşır. Nişanyan’ın belirttiğine göre, 1930’ların ikinci yarısından sonra türün adı da daha çok “öykü” terimiyle anılır olmuştur.
Beri yanda, hikâyenin bir yazara veya yazar adayına öğreticiliği ise bakidir. Bu öğretim ders kitabı gibi değil, örneklikle okuyucuya yol göstermektir. Her zaman söylerim; iyi bir yazar mutlaka iyi bir okur olmalıdır. Nitelikli metinler okuyan kişinin oradan öğreneceği şey çoktur. Kendine ilhamı oradan bulur yahut başarılı yazarın bir vakayı nasıl kelimelere dökerek hikâye ettiğini öğrenir. Kelimelerin büyülü dünyasını tatbik etme noktasında öykülerin önemli bir işlevi vardır.
Hikâyeler, insanlara salt bilgi aktarmaktan ziyade, hayat görgüsü kazandırmakta yardımcı olur. İma eder, gösterir, bahseder, üstünden geçer, ipucu verir fakat yine sonunda okura bir görev bırakır. Okur, metnin karşısında özgürdür, çünkü ona dikte edilen bir şey yoktur. Bilinçli bir okur, eğitim sürecini kendi hazırlar, sürdürür. Heybesine alacakları, yine kendi algısı, kavrayışı kadardır.
İnsanı düşünmeye, hayal etmeye, anlamaya ve nihayet bilmeye davet eden bir sanattır edebiyat. Arapça “edeb” kökünden türetilmiştir. Yani insanı her bakımdan “terbiye” eden, olgunlaştıran bir tarafı da vardır. Dünyanın farklı zamanlarında, değişik coğrafyalarında yaşamış zeki ve muhayyilesi geniş insanların düşüncelerini, duygularını, tasavvurlarını edebiyat sayesinde okuruz, duyarız, bilme şansı buluruz. Büyük bir imkândır insan için edebiyat. İnsanı insana tanıtır, insanın binbir yüzünü gösterir, insanlık hâllerine ışık tutar. Zihnimizi besler, düşünce ve ruh dünyamızı düzenler ve zenginleştirir, dilimizi sağlamlaştırır. Anlama becerimizi ve algımızı geliştirir. Şu zorlu hayat yolculuğunda neyi, niçin yaptığımızı edebiyat yordamıyla kavrarız çok zaman. Diyebilirim ki edebiyata teğet geçen kişioğlunun; insanı, tabiatı, kâinatı, hayatı tanıma şansı yoktur. Hâsılı edebiyat, yaşamayı anlamak sanatıdır. Çağdan çağa üstünü başını yenileyen, ama asla eskimeyen hikâye/öykü de edebiyatın en kadim türlerinden biri olduğuna göre, yukarıda söylediklerimizi onun için de kabul edebiliriz.
“Edebiyat insanı büyütür, yaşatır ve iyinin, doğrunun, güzelin emrine yöneltir.” Edebiyatın yegâne amacı bu değildir elbette, fakat en genel ifadeyle edebiyat insana iyi gelir. Her insan, şöyle ya da böyle, bir hikâyedir. Âdemoğlu kendi hikâyesini taşır benliğinde. Dünyaya şu ana kadar kaç insan gelmişse o kadar öykü vardır demektir bu. Milyarlarca hikâye arasında, kendini büyütecek öyküyü bulan insan, edebiyat sayesinde olgunlaşabilir. Sanat; iyi, güzel ve doğruyla elbette yakından ilişkilidir. Onun etkisini güzel kılan da budur. Alıcı yani okur, öykü denizine girip bu dünyanın imkânlarına kendini açmışsa, mutlaka gelişiminin bir parçasını da bu metinler sağlayacaktır. Öğretmek ve öğrenmek önce niyetle başlar.