BİR YUVA SICAKLIĞINDA…
Zeynep DEMİR
Anne sevgisinden, baba şefkatinden mahrum çocukların yaşadığı yoksunluğu bilir misiniz? Onlara “Hadi kalk oğlum!” diye seslenen olmamıştır, “Geç kalacaksın kızım, doğru kahvaltıya!” çağrısını hiç duymamışlardır. “Anne beş dakika daha…” diyerek nazlanmamışlardır hiç. Hayatları zillerle anonslarla tanzim edilmiştir. Şimdi kalkma vakti, sırada kahvaltı zili var. Birazdan okul servisleri yurdun kapısına gelir, işte anonsu duydunuz. Okul da zillerin, anonsların hükmü altındadır. Böyle böyle büyür kimsesiz çocuklar. Biraz şanslı olanlar koruyucu bir aile bulur, evlat edinilir. Gidenin ardından sevinç kaplar içlerini fakat gidememenin hüznü de çöreklenir kimsesizler yurdundaki çocukların kalbine.
Yaşadığımız yoksunluk yılın her anını, mevsimleri ayları esir alırdı. Karne günlerinden bayramlara, ramazan akşamlarından kandil gecelerine bu yoksunluğu hissederdik. Bizimle ilgilenen memurlar, müdürümüzden aşçı teyzemize kadar her biri sevgisini gösterirdi belki ama bir yuvanın sıcaklığından mahrumduk. Belki de bu yüzden eğitimimi tamamlayıp yurttan ayrıldığımda en büyük hayalim sıcak bir yuva kurmaktı.
Üniversiteyi bitirmiştim, memur olmak için çabalıyordum. Yurt müdürümüz rahatça çalışabilmem için yurdun bütün imkânlarını seferber etmişti. Osman, çok güzel yerlere gelecek, eminim buna derdi. Sınavdan yüksek bir puan alıp bir Anadolu şehrinde öğretmen olduğumda da beni elleriyle götürmüş, babalığını göstermişti. Kayseri’de çalıştığım okulda benimle birlikte atanan genç bir öğretmen vardı: Gülsüm. Bir isim bir yüze bu kadar mı yaraşır. Gülsüm, Kayseriliydi. O da yüksek bir puan aldığı, yaşadığı şehre atandığı için kendini şanslı hissediyordu. İstanbul’dan çıkıp geldiğim bu şehirde Gülsüm’ün ve ailesinin gösterdiği sıcaklıkla yabancılık hissetmemiştim. Hele bir ramazan ayında babası Hikmet Amca, benim gibi kimsesiz yahut ailesinden uzak bütün öğretmenleri iftara davet etmiş; annesi Sevim Anne sofrayı donatarak hepimizi ağırlamıştı. Erkekler Hikmet Amca’yla birlikte teravih kılmak için caminin yolunu tutmuştuk. Sevim Anne de namazdan sonra bize közde kahve pişireceğini söylemişti. Döndüğümüzde bahçede kahvelerimizi içerken Hikmet Amca bizlere ramazanın bereketinden bahsetti. Sohbeti o kadar tatlı o kadar içtendi ki… Zaten Sevim Anne sadece Gülsüm’ün değil hepimizin annesiydi. Derdimizi dinler, hasta olsak herkesten önce koşturur, bekâr evlerimizi sıcak çorbasız bırakmazdı.
Zamanla Gülsüm ile aramızdaki arkadaşlık duygusal bir boyuta geçti. Ona kalbimi açtığımda yüzünde beliren gülleri, o mahcubiyet kırmızısını bugün bile hatırlarım. Babası ve annesi de rıza gösterince onu Allah’ın emri ile istemeye niyetlendim. Fakat ben bir gariptim ve bu hayırlı yolda önüme düşecek bir büyüğüm yoktu, daha doğrusu ben öyle sanmışım. İstanbul’a telefon ettiğimde yurt müdürümüz hemen o hafta sonu Gülsüm’ü istemek için Kayseri’ye geldi. Nişandan düğüne, bütün o telaşlı fakat bir o kadar heyecanlı günlerde yanımda oldu, babalığını gösterdi. Nihayet hayallerimde büyüttüğüm o sıcak yuvaya karışıyordum. Ben de bir aile babası olacak, çocuklarımı sevgi dolu evimizde büyütecektim.
Hikmet babam ve Sevim annem, öz evlatları gibi bağırlarına bastılar beni. Onlardan uzak olmak istemedik. Hemen yan sokakta bir ev tuttuk. Gülsüm ile çok iyi anlaşıyorduk. Kayserili olmuştum ben de. Mahalleliden esnafa, herkes İstanbullu damat diye takılırdı bana, seni de Kayserili ettik bak, derlerdi. Elhamdülillah, diye cevaplardım. Sahi nereliydim ben? İstanbul’da açmıştım gözlerimi ama bir yere ait olmak için kendini o memleketin evladı saymak için sırf orada doğmak yeterli miydi? Şimdi kendimi bu şehre ait hissediyordum; evim yuvam, iki gözüm Gülsüm’üm, Hikmet babam, Sevim annem buradaydı. Ben artık bu toprakların bir evladıydım.
Seneler geçti. Bu topraklarda kök saldım. Öğretmenlik mesleğini yaparken nice evlat yetiştirdim, hâl hatır bilen, arayıp soran öğrencilerim oldu. Rabbim yuvamızı da çocuk sesleriyle şenlendirdi. Üç kız babası olmayı nasip etti bana. Üçüncü yavrumuzu kucağıma aldığımda Hikmet babam, Peygamber Efendimizin “Kim üç tane kız çocuğu yetiştirir, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa o kişi için cennet vardır.” sözlerini hatırlattı. Kızlarımın kulağına isimlerini Hikmet babam okudu, beşiklerini Sevim annem dizdi.
Bahar mevsiminin kendini gösterdiği, üç ayların hanelere bereketler saçtığı şu günlerde geçmişe dönüp bakınca hüzünle olduğu kadar, neşe ile andığım yıllarım olduğunu görüyorum. Çocukluğumda eksikliğini duyduğum sıcak yuvamızda evlatlarımı sevgiyle büyütmeye çalışıyorum. En büyük yardımcım sevgili eşim Gülsüm. Hikmet baba ve Sevim anne ise bu sıcak yuvanın kök saldığı topraklar âdeta. Çocukken en çok da kandillerde, bayramlarda hissederdim kimsesizliğimi. Şimdi kızlarım dedelerinin gölgesinde, anneannelerinin dizi dibinde yaşıyor kandil gecelerini. Ramazan coşkusunu bizimle ve büyüklerimizle hep birlikte hissediyor. Mübarek recep ayının gelişini anneannelerinden öğrendi ufaklıklar. Regaip Kandili’nde dedelerinin elinden tutup camiye gittiler. Bu mübarek gün ve geceleri yuvalarının sıcaklığında, mahalle camimizin huzur veren kokusunda karşıladılar, karşılayacaklar da.
Berat Kandili yaklaşırken en küçükleri pek bir heyecanlıydı. Regaip Kandili’nde biraz rahatsızdı. Ablaları da ona pek bir iş bırakmamış, kandil hazırlıklarını ikisi birlikte yürütmüştü. En büyükleri Yasin okudu, ortanca ise Regaip Kandili’nin öneminden bahsetti. Şimdi benim sıram diyordu, ufaklık. Hikmet babam kandilde çocuklara birtakım görevler verir. “Berat” nedir, “miraç” nedir, bu kandillerin önemi nereden gelir, Müslümanlar bu mübarek geceleri nasıl ihya ederler, tek tek sorar. Kızlar da büyük insan gibi hazırlığa başlar. Hem kendileri öğrenir hem de dede ve anneannelerine, tabii Gülsüm’le bana da o günün yahut gecenin önemini anlatırlar. Hikmet babam da sanki o anda yeni şeyler öğreniyormuş gibi çocukları büyük bir dikkatle dinler, “Yaa, öyle miymiş?” diyerek arada bir şaşırır, en sonunda da bu güzel bilgiler için kızlara teşekkür eder.
Ufaklık, Berat Kandili’ni iple çekiyordu. Her gün bir şeyler öğrenip, biliyor musun baba, diyerek söze başlıyordu: “Recep ve şaban ayları Peygamber Efendimizin oruç tutmaya büyük önem verdiği aylarmış.” Maşallah kızıma diyor, gurur duyuyordum bu anlarda kızlarımla. Ufaklık hemen arkasından başka bir şey ekliyordu: “Yakında kutlayacağımız berat da dilimize Arapçadan girmiş ve şey, demekmiş, şey… Hatırladım, kurtuluş..."
Kandil günü sabah erkenden anneanneleriyle mutfağa girip türlü türlü hazırlıklar yaptılar. Mahallede kimi kimsesi kalmamış kim varsa kapılarını çalıp pişirdiklerinden ikram ettiler. Büyükler oruca niyetlenmişti, küçük de heveslendi ama dayanması zor olacağından onu da tekne orucu tutmaya ikna ettik. Akşam hep birlikte iftarımızı yaptık. Ufaklık durur mu, “Gündüzü samim, gecesi kamim." deyiverdi. Hep birlikte gülüştük. Büyük ablası “Gündüzü saim, gecesi kaim." diye düzeltti. Biraz bozuldu ufaklık ama belli etmemeye çalışarak yine söze başladı. “Dedeciğim, biliyorsun bu sene ben de ablalarım gibi Kur’an’a geçtim, Yasin’in ilk sayfasını bu akşam ben okuyacağım.” Dedesinden bir maşallah, bir de öpücük koparınca biraz önce yaptığı yanlışı çoktan unutmuştu.
Önce Kur’an okuyup ardından dualarımızı ettik. Çaylarımızı içerken de ufaklık bize Berat Kandili hakkında öğrendiği bilgileri anlatmaya başladı. Görseniz nasıl hazırlanmış, notlar almış.
“Duhan suresinin ilk ayetlerinde belirtildiğine göre bu gecenin üç önemli özelliği varmış dedeciğim.”
“Öyle miii…” diyerek şaşırdı dedesi, “Anlat bakalım neymiş bu özellikler?”
“Birincisi: Bu gecede Hayri ve fazilet çokmuş.”
Ablaları gülüşerek araya girdi, Hayri mi, hayır olmasın o, iyilik anlamındaki hayır. Ufaklık da güldü bu defa, “Ben de anlamamıştım Hayri’nin ne işi var, demek Hayri değilmiş, hayırmış.” diye düzeltti. Anneanneleri hadi kızım çok merak ettim diğer iki önemli maddeyi diye sordu.
“İkincisi Kur’an-ı Kerim’in Hz. Peygamber’e (s.a.s.) indirildiği geceymiş. Ve üçüncüsü de… Burayı çok dikkatli dinleyin. Bir yıl süreyle olacak hadislerin, amellerin, rızıkların filan karara bağlandığı geceymiş.”
Ufaklık coştukça coşuyor, bu geceyi güzel geçirip dua edersek bütün yılımızın güzel geçeceğini anlatıyordu.
Bir de hadis ezberlemiş bizim yaramaz.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
"Şaban ayının yarı gecesi (Berat Gecesi) oldu mu onu ibadetle geçirin. Gündüzünü de oruç tutun. Zira Allah Teâlâ, bu gece güneşin batışından itibaren dünya semasına rahmetle tecelli eder ve kullarına şöyle hitap eder:
- Yok mu benden af dileyen, onun günahlarını bağışlayayım?
- Yok mu benden rızık isteyen, ona rızık vereyim?
- Yok mu bir derde düşen, ona afiyet bahşedeyim?
- Yok mu şunu isteyen, yok mu bunu isteyen diyerek tan yeri ağarıncaya kadar devam eder."
Bu sahneyi gözlerim dolmadan izlemem mümkün değildi. İşte olmuştu, yıllardır aradığım yuva sıcaklığına kavuşmuştum. Sadece kendi çocuklarıma babalık etmiyordum, bir zamanlar o soğuk karyolalarda kandil geceleri bir başına dua eden küçük Osman’ın da gönlünü almıştım. Onu da içimde büyütmüş, kırgın kalbini onarmıştım.