BİR BAĞIMSIZLIK MANİFESTOSU
İSTİKLAL MARŞI

Nermin TAYLAN

Orta Asya steplerinden Horasan’a, Sultan Alparslan önderliğinde Anadolu topraklarına, Altay Dağlarından Balkanlara İslam sancağını gün görmemiş topraklara dikme gayesi ile hak, adalet ve huzuru götürmeyi vazife bilmiş; Çanakkale, Kutu’l-Amare ve Kurtuluş Savaşı gibi varlık mücadelesi verdiği harplerde şanlı tarihine yeni destanlar eklemiş bir milletin kelimelerle ifade edilemeyecek bir şahlanışıdır esasında İstiklal Marşı.

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.” dizeleriyle başlayıp “Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet / Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.” sözleri ile sona eren bu on kıtalık manifesto, “Eğer bayrak inecekse, eğer ezan dinecekse git de geri gelme oğul!” diyen anaların gönlünün özetidir esasında.

93 Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele derken Anadolu insanının asırlardır varlık mücadelesi verdiği bir dönemin son deminde Maarif Vekaleti; yaşanan bu ölüm kalım mücadelesinin ruhunu yansıtacak, askerin ve halkın moralini yükseltecek, damarlarında dolaşan kanın ve geçmiş şanlı tarihin önemini anlatacak, nihayetinde ise Türk milleti için bağımsızlık mücadelesinin ne denli önemli olduğunu tüm dünyaya duyuracak bir şiir yazılması için yarışma tertip eder.

25 Ekim 1920 tarihinde başlayan bu yarışmanın süresi iki aydır ve süre bittiğinde Maarif Vekaletinin eline geçen şiir sayısı 724’tür. Bu şiirlerin arasından seçilen şiir sayısı ise altıyı geçmemiştir. Seçilen bu altı şiir, içlerinden bir tanesinde karar kılmaları için vekillere dağıtılmış ancak mezkûr şiirler, beklenilen ruhu yansıtmadığı için yeni bir arayışa girilir. Bu sıralarda yarışmaya girmesi için ısrar edilse de Mehmet Akif, yarışmadan para alınacağı gerekçesi ile yarışmaya katılmayı bir türlü kabul etmemektedir. Etrafındaki insanlar ise Akif’in kaleminin gücüne ve dahi vatan sevgisi dolayısıyla en güzel şiirin onun yüreğinden çıkabileceğine sonuna kadar inanmaktadır.

Akif, yarışmaya girmeyi kendince uygun görmese de kendisi için sancılı bir süreç başlar. Anadolu insanının yaşadıklarını düşündükçe benliğinde öyle acılar hisseder ki ruhunda kopan fırtınalar, beyninde çakan şimşekler bir gece onu uykusundan uyandırır. Tabir yerinde ise kan ter içindedir ve dilinden bazı sözler dökülmektedir. Kalbinden diline gelen sözleri not almak ister lakin etrafta kâğıt göremeyince kurşun kalemi ile yer yatağının yanındaki duvara,

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

dizelerini yazar ve sabah uyanınca da bunları temiz bir kâğıda geçirir. Akif bu dizeleri gece duvara yazarken kurşun kalemi de bitmiş son satırı çakısıyla duvara kazımıştır. Duvardaki yazıyı temizleyip tüm yazı izlerini ortadan kaldırınca şiirine bakar lakin Akif’e göre bu şiirde hâlâ bir şeyler eksiktir. Dizeler güzeldir ama şiirin ilk kıtası olacak yeterlilikte değildir. Devamını değil ilk kıtalarını yazmalıdır evvela.

Akif alır kalemi, kâğıdı; birkaç deneme yapar fakat hiçbirini beğenmez. Çünkü şiirin kahraman ordumuza ve dahi aziz milletimize hitap etmesi, onlara seslenmesi gerekmektedir. Şiire öyle bir kelime ve öyle bir dizeyle başlamalıdır ki o ilk kelime, anlam olarak şiirin tümünü kuşatmalı, aziz milletinin gönlüne inmeli ve ilk dize ile geçmişi ve geleceği izah etmelidir. Akif derin bir sessizlik içerisinde düşünürken masanın üzerindeki “Korkmayınız! Meyus (ümitsiz) olmayınız! Bu livâü’l-hamdin altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihâd-ı mukaddes fetvasını ilân ve tebliğ ediyorum” kelimeleri gözüne çarpar. Bu satırlar, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’nin 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunanlılara karşı yayımladığı fetvadandır. Diğer bir tarafta da Hasan Basri’nin Sebilürreşad’da Mart sayısında yayınlanması için gönderdiği yazısı vardır. Derin bir iç çekip “Ey imanlı kardeş! Çok şükür ufk-ı İslâm’da (Müslümanların ufkunda) rehâ ve halâs (kurtuluş) güneşi doğmaya başladı. Dünyanın her tarafında esarete düşen müslümanlar harekete geldi. Ehl-i Salib’in (Haçlıların) yaman kastı artık anlaşıldı. Bütün İslam âlemi hakk-ı hayatını (yaşama hakkını) müdafaaya, kelimetullahı i’lâya (Allah’ın davasını yüceltmeye) karar verdi. Bugün her vakitten fazla ümitlisin, fakat sabr u sebat et, yılma, usanma, korkma, haydi hamaset (kahramanlık, yiğitlik) meydanına. Allahuekber!” (Prof. Dr. Nurullah ÇETİN, “İstiklâl Marşı’mızın Açıklaması”, Mehmet Âkif Ersoy Anısına Türkiye ve Türk Dünyasi Araştirmalari-X, s.53) muhteviyatlı yazıyı okur.

Akif için o an âdeta kalem ağlıyor, masa konuşuyor, duvarlar inliyor, bahçe dile geliyordu. Daha sonrasında Bahtiyar Vahapzade’nin “Ben inanmirem kendisi yazdı, onun kulağına söylendi bu mısralar.” dediği gibi Akif’in ruhunda bir şeyler oluşuyordu. Ayağa kalktı, odada saatlerce gezindi. Cephedeki askerleri düşünüyordu, aklına Efendimizin (s.a.s.) Hz. Ebubekir (r.a.) ile mağaraya sığındıklarında Hz. Ebubekir düşmanların kendilerini görmesinden endişe ederken Hz. Peygamber’in büyük bir tevekkül içinde beklediği ve o an vahiy meleğinin gelip, “Korkma, Allah bizimledir!” ayetini indirdiği geldi. Akif de cephedeki askerlere hitaben “Korkma” diye başladı söze; “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünden tüten en son ocak” derken “Sen şanlı bir tarihin neferisin korkma, dön de bir geçmişine bak, bak ki bu millet neler yaşadı da bayrağını yere indirmedi, dön bir geriye şöyle bir tarihine bak. Eğer Anadolu’da bir ocak dahi tütmeye devam ediyorsa, bir vatan evladı dahi ayakta kaldıysa bu millet senin yanında ve arkandadır.” diyordu.

İlk kıta tamamdı belki ama saatler ilerliyor, ruhunda kopan fırtına dinmek bilmiyordu. Pencereden dışarı toprağa baktı, “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” diye not aldı. Al sancağın dalgalanışı ruhunu titretti “Çatma kurban olayım” dedi. Sakın ha ümitsizliğe düşme, sakın yere düşme. Düşme ki bugüne kadar senin için dökülen bütün kanlar sana helal olsun. İstiklalin şayet bir hak sahibi varsa eğer o da milletimdir dedi ve “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl” diye devam etti.

Polatlı’dan atılan top sesleri âdeta bu küçük odanın duvarını inletiyor, toprağında gezen ağyarın postalları her adımda ruhunu deliyordu. Düşman dört bir yanı sardı hissi gelince gönlüne,

“Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘Medeniyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?”

dizeleriyle Avrupa’nın geçmişinden dem vurarak kan ve gözyaşı üzerine inşa ettikleri sözüm ona medeniyetin nasıl boş ve beyhude bir kelamdan ibaret olduğunu düşmana haykırıyordu.

Akif; “Ya istiklal ya ölüm” temennisi ile çıkılan bu yolda bayrağından, askerinden, toprağından dileğini; imanın getirdiği sorumluluk ve toprağa karşı nasıl muamele edilmesi gerektiğini izah ettikten sonra son mısraları olan; “Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet / Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.” cümleleriyle de bu ana dek hür yaşamış ve bayrağını da hür yaşatmış bu milletin tüm milletlerden daha çok hürriyete hakkı olduğunu bütün dünyaya haykırıyordu.

Mehmet Akif Ersoy, iki gün boyunca kâh soğuk terler dökerek kâh uykusundan uyanarak küçücük bir odada birkaç metrelik bir bahçeye bakarak şiirini tamamlar ve Maarif Vekâletine gönderir. Şiir, 17 Şubat 1921 tarihinden itibaren başta Sebilürreşad ve Açıksöz olmak üzere dönemin gazetelerinde yayımlanır. Maarif Vekâleti, 26 Şubat 1921 tarihinde Mehmet Âkif Bey’in eseriyle birlikte seçilen diğer şiirleri bir tezkere ile Meclis’e sunar. Şiir, milletvekilleri tarafından öylesine beğenilir ki defalarca okunur. 12 Mart 1921 tarihinde kabul edilen şiirin para ödülünü Mehmet Akif Ersoy almak istemez ve “Şiir benim değil, Türk milletinindir.” diyerek şiirlerinin yer aldığı Safahat isimli eserine de koymaz.

Mehmet Akif Ersoy, sonraki zamanlarda kendisine sorulduğunda “Şu an İslam âleminde benim omuzlarımdaki ağır yükü hisseden bir ikinci insan var mıdır? Tamam, İstiklal Marşı’nı yazacağım dedim. O hâlle birlikte bir hâl geldi ki gözümün önüne, o mağarayı düşündüm ve “Korkma! diye başladım. Bazen beynimden geçenlere, kalemim yetişmiyordu.” diye anlattığı, yaşanması oldukça zor olan o acı günleri izmihlâl tehlikesini yüreğinin her zerresinde hissedip yapılması gerekenleri ve alınması elzem olan dersleri ölümsüz mısralarıyla bizlere hediye etti. Aslında Akif; sadece istiklalin değil, istikbalin de marşını yazmıştır.

İstiklal Marşı, esasında yalnızca belirli bir dönem için yazılan bir marş veya dizelerden oluşan bir şiir değildir yalnızca. Akif, maddi kavramlardan dem vurduğu gibi metafizik yahut manevi anlamları da dillendirmiştir. Din, dil, kültür, ekonomi, geçmiş, gelecek hâsılı tüm alanlarda verilmesi gereken bir mücadeleyi ifade etmiştir. Dikkatli incelendiğinde varoluşun temel direkleri olan din, vatan, millet ve devlet İstiklal Marşı’nın temel kavramlarıdır.

Ne diyelim; Merhum’un duası ile “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.”

Tarihte

bu ay neler oldu?

Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. (3 Mart 1924)

Türkiye Diyanet Vakfı kuruldu. (13 Mart 1975)

Çanakkale Savaşı kazanıldı. (18 Mart 1915)

Süveyş Kanalı açıldı. (19 Mart 1866)

Âşık Veysel vefat etti. (21 Mart 1973)

Samiha Ayverdi vefat etti. (22 Mart 1993)

Verem mikrobu keşfedildi. (24 Mart 1882)

Kaynak: İstiklal Marşı’nın tüm kıtalarının Osmanlıca olarak yazıldığı görseller TDV İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır.