ADIYAMAN’DA BİR İYİLİK NEFERİ

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Göğün etrafında bulunan ve göğü çepeçevre saran melekler vardır. Yüce Allah, kendilerine izin vermeden ne konuşurlar ne de O’nun emrinden çıkarlar. Her daim Rablerinin emrine amadedir onlar. Kuşkusuz ki yeryüzünde de “Rabbinin adını an, bütün benliğinle ona yönel.” (Müzemmil, 73/8) buyruğu üzere gezinen, her türlü hayır ve güzellikte yarışan Allah’ın halifeleri vardır. İyiliğe adanmış bir ruhtur onlar. İyilikle şifa bulur, bir gönle dokunmakla huzura kavuşurlar. Darda kalana koşmak, kimsesizlere kol kanat germek, şefkat ve merhamet elini uzatmak hayatlarının vazgeçilmezidir. Kendi ihtiyacı varken dahi başkasının ihtiyacını önceleyerek muhtaçlara yardım ederler. Böylece onlar, din kardeşliğinin en yüce mertebesi sayılan îsâr ahlakını kuşanmışlardır. Sanki iyiliğin sancaktarlığını yapan birer süvaridir onlar. O sancak düşmesin diye gece gündüz demeden koşuştururlar. Koşuşturmaları sessizdir, bağırıp çağırmaz, gönül yormazlar. Usulca mazlumların, mağdurların ve kimsesizlerin kapılarını aralar, yaralarını sararlar. Sessiz sedasız olmalarından mütevellit o iyilik neferlerini herkes bilmez, tanımaz. Hâlbuki onlar her yerde ve her zaman ecirleri Rableri tarafından kendilerine verilecek olan iyiliği insanlara ulaştırmak için gayret ederler. Ümitsizliğin, yeis ve üzüntünün en kesif olduğu o toz bulutunun içerisine uzanan bir eldir onlar. Çaresizliğin ortasında kendisine uzanan o ele sıkıca sarılarak Allah’ın var olduğu yerde ümidin bitmediği ve hiç bitmeyeceği inancıyla hayata tutunur canlar. Sonrasında o iyilik neferlerinin kalplerini titreten bir nida yükselir: “Allah senden razı olsun.”

İşte yeryüzünde kendini iyiliğe adamış, hem deprem öncesinde hem de deprem sonrasında yıkık Adıyaman’ımızın da her bir köşesinde “Allah senden razı olsun.” duasının peşine düşmüş bir iyilik neferi Abdullah Sağlam. Kıymetli eşiyle kapı kapı dolaştığı Adıyaman’da yetimlerin, mazlumların, mağdurların yollarını gözlediği bir iyilik neferi onlar.

Öncelikle kendini hayırda yarışmaya adayan, iyilik yolculuğunun daimi yolcusu olan Abdullah Hocam, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Ben 1976 yılında Adıyaman iline bağlı Resûlullah’ın “Ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum” diye övdüğü Saffan bin Muattal’ın da metfun bulunduğu Samsat ilçesinde doğdum. Ortaöğretimi burada bitirdikten sonra liseyi Bursa’da Yıldırım İmam Hatip Lisesinde okudum. Bursa Dikkaldırım’da iki yıl fahri imam olarak görev yaptım. Sonrasında askerlik vazifem Şırnak’a gittim. Askerden geldikten sonra altı yıl Adıyaman’ın Kahta ilçesinde de fahri imam olarak görev yaptım. Akabinde Diyanet İşleri Başkanlığımızın açmış olduğu sınava girdim ve sözleşmeli olarak Kars’ın Ermenistan sınırındaki Digor ilçesine atandım. Buradaki görevimin sonrasında Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine atandıktan sonra Adıyaman’a geldim. Adıyaman’ın değişik köylerinde görev yaptıktan sonra Adıyaman merkezdeki Buldukbaba Camii’ne atandım ve dört yıldır da buradaki vazifemi yürütüyorum.

İyilik serüveninde Abdullah Hocamın yegâne yardımcısı, iyiliklerle iyi olan, huzur ve mutluluk bulan Ayşe Hanım, sizi de tanıyabilir miyiz?

Ben 1982 yılında Bursa’da doğdum, ev hanımıyım. İlkokulu Bursa’nın Yıldırım ilçesinde okudum. O zamanlar başörtüsü sorunlarından dolayı tahsil hayatıma devam edemedim ve Kur’an kursuna gittim. Abdullah Hoca’yla da Bursa’da tanıştık. Hatta onunla tanışmamıza ve evlenmemize vesile olan da Abdullah Hoca’nın bu iyilik serüvenidir diyebilirim. Çünkü kendisi teyzemin evinde kalıyordu ve orada çocuklara Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere dinî dersler veriyordu. Daha o zamanlarda bile hem öğrenci yetiştiriyor hem de ihtiyaç sahibi ailelere yardım ediyordu.

Asrın felaketi olarak da adlandırılan depreme siz evde yakalandınız. O büyük afet esnasında neler yaşadınız?

Deprem; gecenin, sükûtun en derin olduğu bir zamanda 4.17’de oldu. Sessizliğin perdesini afetin dehşeti, gürültüsü bir anda söküp attı. Böylesi bir afet ne yaşadık ne duyduk. Bir an için kıyametin zuhur ettiğini düşündük. Can parçalarımız evlatlarımızın yanına, onların bulundukları odaya gittik. Çocuklarımıza korkmamalarını Allah’a yalvarıp yakarmalarını telkin ettik. Hiç kuşku yok ki her şey O’ndandı. Her bir saniyenin sanki günlerin yükünü yüklendiği o zamanlar bir türlü geçmek bilmedi, sürdü de sürdü. Hareketsiz kaldığımız o anlarda Allah’a (c.c.) teslimiyetimizle birlikte deprem eğitimi esnasında öğrendiklerimizi tatbik ettik. Ve nihayet bitmek bilmeyen kıyameti andıran, dehşetli an durdu. Allah bizleri korudu. İşte o vakit, benim her zaman dillendirdiğim şu sözümü sanki biri o anda bana şöyle fısıldadı: “Yapılan hiçbir iyilik boşa gitmez ve Allah (c.c.), muhakkak onları hem bu dünyada hem de ahirette önüne çıkarır.” Yerin derinliğinden gelen afetin dindiğini anlayınca dışarı çıktık ve içimizi dağlayan bir manzarayla karşılaştık. Yıkıntılardan etkilenmemiş olan arabamız sanki “Hâlâ yetimlerinin emrine amadeyim.” diyordu bize. Arabamıza binip anne- babamızı ve aile yakınlarımızı aramaya koyulduk. Annem, babam ve kardeşlerimin hayatta olduğunu öğrendik şükür ancak halam ve ailesinden dokuz kişi vefat etti. On kişilik bir aileden sadece ailenin babası sağ çıkabildi. Diğerlerinin hepsi rahmetli oldu. Onlara ve tüm vefat edenlere Allah rahmet eylesin…

İsim isim bildiğiniz, ben gitmezsen ne olur onlar diye iç çektiğiniz, dilinizden ve gönlünüzden hiç düşürmediğiniz yetimlerinizden haber alabildiniz mi Hocam?

Kalbimizin üşüdüğü anlarda dualarıyla kalplerimizi avuçlarının içine alıp bizleri ısıtan o yetimlere ulaşmaya çalıştım ama bir türlü ulaşamadım. Birçoğunun evlerine koşmaya başladık lakin şiddetli yağmur, yanan yüreklerimizin alevini sanki daha da artırıyordu. Kiminin evleri komple yıkılmış ve enkazın karanlıkları arasına gömülmüştü kimileri de evden kaçmayı başarabilmişti.

Koca bir coğrafyayı vuran, şehirleri âdeta harabeye çeviren, nice canlarımızı bizlerden alan bu deprem sizin için neydi?

Zilzal suresindeki: “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında ve yer ağırlıklarını dışarı attığında ve insan, Ne oluyor buna! dediğinde” ayetinin âdeta bir benzeriydi burada yaşananlar. Bir nevi küçük bir kıyametti. Bizler için çok büyük ve çok zor bir imtihandı. Ancak her zorlukla bir kolaylığın olduğunu Rabbimizin bize müjdelemesi bir nebze olsun daralan göğsümüze inşirah olup bize güç veriyor. Bu müjde, mümine umut olup onu ayakta tutuyor.

Yüreklerimize kor ateşin düştüğü bu depremde 10 ilimiz, çok büyük hasar aldı. Nice insanımız da vefat etti. Bir o kadar da sevdiklerini, yakınlarını, evlerini kaybeden yaralılarımız var. Ancak bu afette milletçe kenetlendik. Kardeşliğin en güzel örneklerinin yaşandığı bir yardım seferberliği başlattık. Yaşanılan depremle birlikte neler neşvünema buldu bu topraklarda?

Yeryüzü bir depremle sarsıldı, yarıldı, yaraladı ve yaralandı. Bu zelzeleyle birlikte çok canımız gitti, çok insanımız öldü, şehirlerimiz yok oldu. İnsanların ve şehirlerin yok olduğu bu topraklarda âdeta bir insanlık dirildi. Cenab-ı Allah sanki yeryüzü meleklerini bir bir göndermişti buralara. Geldikleri yerin adını bile hiç duymadığım ve bilmediğim ilçelerden gelen yardım meleklerinin koşuşturmalarına şahit oldum. Bu meleklerden kimi mavi, kimi kırmızı, kimi yeşil elbiseler giymişti. Rengârenk elbiseleriyle her biri gökkuşağından bir renge bürünmüştü. Biz “Bittik Ya Rab!” dediğimiz anda Rabbimiz “Yettim ya kulum!” diyerek rengârenk meleklerle kuşatmıştı dört bir yanımızı. Yok yok bu tarihin tekerrürü falan değildi kendini Allah’ın (c.c.) rızasına adamış belki de bu dünyadayken cenneti kuşanan insanların ta kendisiydi. Canım Adıyaman’da şehir yıkılmış, insanlar ölmüş ama bir insanlık dirilmişti Rabbimin inayetiyle. Rabbimin gönderdiği iyi insanlar, iyiler ve iyilikler karanlığın ve soğuğun ardından gün yüzüne bir bir çıkıyor insanlara ışık oluyor ve onları ısıtıyordu. Peygamber Efendimizin “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66) diye buyurduğu insanlar sarıvermişti etrafımızı.

Mahallenin imamı olmaktan ziyade mağdur, mazlum, garip, yoksul, yetim ve kimsesiz insanları arayıp bulan, yeri geldiğinde köy köy dolaşarak iyiliklere birer köprü vazifesi oluşturan Abdullah Hocam, iyiler, iyilikler hep zor zamanı, bir afeti, bir felaketi mi bekler ve neden her daim görünür olmaz?

İyilik; Rabbimin sonsuz kereminin, lütfunun yer aldığı öyle bir hazinedir ki insan bir kez iyilik yapmaya ve onun tadını almaya başladığı vakit ondan vazgeçemez. İyiliğin olmadığı bir hayattan lezzet alamaz. Çünkü iyiliğin olduğu yerde Allah rızasını kazanmak ve Peygamber’in övgüsüne mazhar olmak vardır. İyiliği kuşanan o insanlar ki iyilikle hayatlarında mutluluk, huzur ve bereket bulur. O yüzdendir ki diğerkâmlığa bürünmüş, merhamet yüklü o iyiler, dertli insanların dertleriyle dertlenirler; yardıma muhtaç kimselerin cennete doğru koşarcasına yardımına koşarlar. Onlar, kanayan bir yara gördüklerinde ciğerleri yanar; ne pahasına olursa olsun o akan kanı dindirmek, acıyı sonlandırmak için gece gündüz, soğuk sıcak demeden gayret ederler. Cennete susamış ve ruhlarını Allah’a adamış insanlar ilahi aşkla yanıp tutuşan gönüllerini ancak öyle teskin edebilirler. Ezcümle iyiler ve iyilikler her zaman faaliyet hâlindedir ancak insanlar onlardan bihaber yaşamaktadır.